Apartmanların Arkasındaki Aydınlığı Alan Fotoğraf / Ahmet Doğru

Çoktan dinmiş bir sızı akşam alacası. Gece, apartmanların gölgesinde hızla ilerlerken, caddenin mutantan ışıklarıyla süslenmiş pastanedeki garson kızın gözünde duruveriyor zaman. Duruyoruz biz de. Yüzü, gecenin cömertçe savurduğu solgunluktan payını almış hemen. Gözlerinin limanına yanaşan uyku, mahmurlaştırıvermiş onları. Yorgunluk kaşlarının hilalini buruşturmuş biraz. Oysa gözbebeklerinde hayatın güzelliği bütün ihtişamıyla parlıyor. Usulca bakıyoruz zamana.

Geriye doğru gidip kızın fotoğrafını küçültünce; pastanenin apartmanların arkasında kalmış bir aydınlığı küreleştirdiğini, büyük binaların soğukkanlılığına karşılık, sevecenlikle bize baktığını göreceğiz kuşkusuz. Elvan renkli aydınlığı çeviren birkaç küçük palmiye, vitrinlerin sunduğu çağın havailiğini atamıyor pastanenin üzerinden. Her yerde olduğu gibi doğa, taşranın bu küçük semtinde de sessizce boyun eğiyor modernizme.

Orada, kızın gözlerinde, duruyoruz henüz. Kızın eli masadaki bardağı almaya doğru uzanıyor. Parmakları yeniçeriler gibi uzun, ince; uzanırken, sanıyoruz Osmanlı yeni bir sefere kalkıyor. Gurur duyulacak bir anı anımsatıyor zaman. Perdelerin aralanacağını sanırken çok çabuk hüzünle örtülüveriyor aydınlanan yüzümüz. Ne Osmanlı var, ne yeniçeri; kurduğumuz bağlantı nostaljik bir esneyiş. Bu tahassürle Abdulhamid geçiyor içimizden, Sultan Ahmet, Ayasofya, Beyazıd…

Zaman kıpırdamadan duruyor hâlâ. Korkuyla bakıyoruz birbirimize. Aceleci ve telaşlı zamanın burada gevşemesi, hayra alamet olmamalı. Kız bardağı parmaklarıyla kavrayınca kendimize geliyoruz. Bardak, bir müşterinin yarım bıraktığı meyve suyuna ait. Belki on bininci kere aldığı bardak karşısında, tavırları tepkisiz kızın. Ne bardağın şeklinde gözü ne içilip içilmediğinde; geceye doğru ilerleyen zamanı bir an önce kendisini yatağının kollarına atacak hale getirmenin derdinde. Belki yeni bir rüya, belki yeni bir prens bulacak uyku sularında.

Biraz daha yakına, kızın gözbebeklerini içine alan siyah halkaya doğru baktığınızda, şaşkınlık içinde irkileceksiniz. Kahverenginin zifirleştiği gözbebekleri olabildiğince kıvrak, alabildiğince havai. Birkaç aşkın birden kıvılcımlaştığı görülür sonra. Köşkler, bahçeler, birbirinden güzel bebekler… Hayallerin ve ümitlerin toplandığı gözbebeklerinden halkaya ve halkanın dışındaki aklığa doğru kayınca sersemleyiveririz yeniden. Her konuya karşı hassasiyetini kaybetmenin ağır yenilgisi çöreklenmiştir buraya. İşin kötüsü, şaşırmayı unutacak kadar bilgiçleşmiş bu gözler, konulara karşı kendini duyarsızlaştırma girişimlerini ezberlemiştir. “N’olacak ki” ifadesiyle başlayan süzgünlükten şunları okuyabilirsiniz: “Lise bitti, üniversite hayal. Çalışmak, çeyiz için. Kendim gibi biri ister beni, kabullenirse annem babam; yurt yuva kurarız. Hayal bu, var mı daha ötesi? Doğana kadar olanı annemden dinledim, doğduktan sonrakine şahidim. Bugün ve yarın… Allah Kerim.” Yani kızın gözleri: “Tek düze bir hayat, kafanı yormazsan yaşamak rahat” havasında süzüldükçe süzülür.

Zaman hızla akıyor her vakit. Kendimizi gelince ilk işimiz; hızla peşinden seğirtmek! Gece yarısına doğru akıyoruz. Uykular, gözlerimizi teslim almak için bekliyor. İnatla direniyoruz bomboş sokaklara bakarak. Konuşacak adam sayısı azaldıkça kendi içimizle konuşmayı çoğaltıyoruz. Gözlerimizin yorgunluğuna inat, sözlerimiz dingin duruyor. Seviniyoruz bir parça, zamanın hızlanmasına aldırmadan.

Bu gönderiyi paylaşın:

Yazar: ramazan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir