Bardaktan Boşanırcasına Yağan Yağmurun Fotoğrafı / Ahmet Doğru  

 

Gözümüz seğirtmeseydi unutmuştuk çoktan, çocukluğun tozlu hatıralarını. Hatırlamak, seğirtmeyi durdurmak için. Yoksa ne diye taşıyalım dünü bugüne? Yaprak peşindeki perişanlığı sürümenin ne âlemi vardı ardımız sıra? Hem yağmur yağdığında saçağımızdan sızan damlalara dost olacak, yüzümüzün atlasında rehberlik yapacak bir gözyaşı kırıntısına rastlamanın mümkünü yokken, hem yanağımızdan süzülen yağmur damlaları suratımıza zamansız gözyaşı fonu verecekken…

Gel gör ki yürek yanık, içimiz bir hoş, bakışlarımız boş… Fon gerçekçi bulunabilir. Acının peşine düşen zihin, gönlümüzdeki felaketlerin izlerini ayan beyan sergiliyor. Şenliklerde, şölenlerde gördüğümüz, görür görmez de zil-i hayalleriyle hemhal olduğumuz benzer sevgili suretlerini, ıstırabımızı hafifletecek lokal anestezi tarzında merhem olarak kullandığımızı ifşa ediyor. Bu çocuk saflığındaki sevgilerimizi, cemalperest yaklaşımla aşk kılıfında gönlün ortasına sürdüğümüzü fısıldıyor. Zihnin bu dağınıklığı gönlümüzü evlere şenlik bir kareye sıkıştırıyor. Onun için sürekli kuru yanaklarımız…

Yağmurdan kaçıp saklandığımız bahar bayramı… Yemyeşil gür yapraklı bir ağaç altındaki karşılaşma… Menekşe endamlı süzgün yağmur taneleriyle suretlerin birbirine karışması… Kim menekşe, kim yağmur, kim ne? Ayırt edecek vaziyette değiliz. Aceleci adımlarla yağmur altından ağaç altına doğru koştururken çakılıveriyoruz. Nerden geldiğini kestiremediğimiz bir şimşek aydınlığında ne kadar çok şeyi unutmaya çalıştığımızı o an fark ediyoruz: “Islanayım iyice, varsın yağsın yağmur delice” mısraı tecessüm etmişti, ıslanmanın kendine dönmek olduğunu görünce.

Ağaç dostlarımız vardı; dertleştiğimiz, kimseye söylemeye mecalimizin olmadığı konuları paylaştığımız… Benim sevdiğim iğdeydi daima. Her bahar sunduğu kokular, umduklarımı bulduklarımla birbirlerine yaklaştırıyordu. Mest oluyordum çiçeklendiğinde. Uzanınca gölgesine saatlerce ciğerlerimi şişirerek içime çekiyordum bütün kokularını. Hem bütün yaz öfkeli günün hışmından kurtulmak için onun gölgesine kaçıyordum hep. Üstelik güze kadar sürüyordu bu. Güz gelince de un kurabiyesinden daha tatlı meyveleri oluyordu, çiçeklerinin rayihasıyla meyveler arasında köprü kurarak günlerce çekirdeklerini dolaştırıyordum ağzımda.

Sonra akasya ağacı vardı dostumuz. Baharda çiçeklenince ayrılmazdık yanından. Çiçeklerine karşı muhabbetimiz oldukça derindi. Kokusuyla yetinmezdik çünkü. Elimize aldığımız çiçeklerini önce koklar, sonra dişlerimizin arasında dolaştırırdık. Mest olduğumuz rayiha, taç yapraklarının özsuyuyla damağımızdan dimağımıza doğru dağılınca kendimize gelirdik. Çiçek, sadece görüntü ve koku değildi çünkü. Tadı da vardı çiçeklerin; sularıyla, reçelleriyle görürdük bunu. Akasyanın çiçeği yenilebilir diye öğretilmişti bize. Yaprağıyla çiçeğiyle hem ağaç güzeliydi akasya, hem de açlığımıza çare. Akasya altında beklerdik bahar yağmurlarının dinmesini. Şemsiye gibi derli toplu dalları ve sık yapraklarıyla iyi bir korunak havası uyandırırdı bizde. Hem engindi, yıldırımları üstümüze çekmezdi.

Bu resim çekilirken akasyanın altında kimler vardı, kimler? Gül yüzlü çocukluğumuz, komşuluk oturmasında bulunan iğde çiçeklerinin ve akasya çiçeklerinin kokuları, sözle gövdelenmemiş hayallerimiz, yıldırım korkularımız, karanlık endişelerimiz, tedirgin bekleyişlerimiz… Çakılı kaldık öyle sırılsıklam. Utanmıştım varlığından, dönüp iğdenin altına gidebilirdim; gitmedim. Kaçıncı teneffüstü, düşünsem çıkarabilirdim; çıkarmadım. Okul muydu sonra, mahalle miydi emin olabilirdim; olmadım. Kuşkulu bir kayıt: iki ağaç, iki çocuk ve bardaktan boşanırcasına yağan yağmur!

Bu gönderiyi paylaşın:

Yazar: ramazan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir