Edebiyatin İçten İncelenmesinde İmaj, Metafor, Sembol ve Mit Unsurları / Hüseyin Saraç

metafor

GİRİŞ

Edebiyat alanında ilmî çalışmalara başlamanın en tabiî, en makul şekli edebî  eserlerin kendilerini incelemek ve yorumlamaktır.

İncelenmek üzere elde bulundurulan edebî eserin ise karışık unsurlardan meydana gelen bir yapı içinde olduğu dikkati çeker. Özellikle edebî eserin içten incelenmesinde bazı unsurlar üzerinde mutlaka durulması gerekmektedir.

Şiir sanatının anlam boyutu incelenirken, imaj metafor, sembol ve mit, üzerinde durulması kaçınılmaz hale gelen unsurlar arasında yeralmaktadır. Bu dört unsur tek birşeyi anlatmamakla birlikte, manaları birbirlerinden tamamen ayrı değildir. İmaj, metafor, sembol ve mit sıralaması şiir teorisi bakımından önemli sayılan iki özelliğin biraraya geldiğini göstermektedir. Bunlardan biri duygularla ilgili özellikler veya duygular, estetik unsurlardan meydana gelen şiirle müzik ve resmin paylaştığı, felsefe ile pozitif ilimlerde bulunmayan bir birleşimdir. Bir diğeri ise figuration yahut tropology kelimeleriyle de belirtilen birşeyi hayali bir benzetme yoluyla veya onun  yerine, metafor olarak adlandırılan bir ismin veya deyimin aslında doğrudan doğruya ait olmadığı birşey için kullanılan mecaz ve metonymi denilen birşeyin adı yerine ona ait bir özelliğin kullanılması suretiyle fikirleri başka kalıplara dökerek başka deyimlerle dolaylı olarak anlatma yoludur. Bunlar pozitif ilimlerde bulunmayan ve edebiyatın ayırıcı özelliklerindendir. Şiir, pozitif ilimlerin tek anlamlı kelimelerle yaptığı anlatım şeklinden farklı olarak kelimeleri yepyeni şekillerde birleştirerek ve onları hem eşya hem de işaret olarak kullanmak suretiyle şiirin dışında herhangi bir anlam taşımayacak şekilde kullanır[1].

İMAJ

Metnin açıklanmasında bu derece önem arzeden unsurlardan biri olan imaj, Türkçe’de imge olarak da kullanılır. İmaj, edebi ürünlerde, özellikle de şiirde dile getirilmek isteneni daha canlı, etkili, görülebilir ve duyulabilir bir biçimde anlatmak için anlatılmak istenenle başka şeyler arasında bağlantı kurularak zihinde canlandırılan yeni biçimlere (hayallere) verilen addır.Bu biçimler dış dünyadan alınmış ögelerle oluşturulur.

Gerçekte her imaj, dünyanın zihnimizde kimi yönleriyle yansıtılması, bunların arasındaki ilişki ve bağlantıların kurulmasıdır. Başka bir deyişle, zihnin, dış dünyadan algıladıkları üzerinde içebakış yöntemiyle yoğunlaşması, etkin olmasıdır. Bu da kelimelerle gerçekleştirilen bir olgudur. Zira, kâinattaki bütün varlıkları, kavramları ayırma, adlandırma kelimelerle gerçekleştirilir. Şiir için de durum aynıdır. Bununla birlikte şiirsel düşünüşte kelimelerin işlevi değişir. Kelimeler yüklendikleri anlam yükünün ötesinde yeni anlamları adlandırmayı, yani duygu yükleri bağlamayı üstlenir. Şiirin dil içinde özel bir düşünüş biçimi olması gerçeği de buradan kaynaklanır.

Şiirde kelimelerin en önemli görevi yeni görüntüler kurmak, duygu ve düşünceyi soyutlamaktır. Daha doğrusu, kâinatta var olan, şairin duygu ve düşünce çevreninde oluşan varlıklara, nesnelere yeni boyutlar kazandırmak, imajlar oluşturmaktır. Çünkü imaj, algıların, izlenim ve duyumların zihinde görüntüye dönüşmesi, sezgiye ve çağrışıma dayalı zenginlikleri olan resimlerle eşleşmesidir.[2]

Her edebî tür gibi şiirin de donanımı, hammaddesi insan hayatıdır. Hayat ise bir bakıma görme, işitme, tatma, koklama, dokunma vs. hareket yoluyla edindiklerimizin bütünüdür denilebilir. Duyuların kanalıyla edindiklerimizin şiire yansıması, şiirleşmesi imajlar yoluyla olur. Bundan dolayı şiir, imajlarla düşünme sanatı, şeklinde tarifini bulmuştur.3

İmajın özgün oluşu, çağrışıma ya da sezgiye dayanan gücü, zihinde görüntüler oluşturmasına bağlıdır. Bu da şairin dış dünyayı algılamasıyla, şiirsel bakışıyla  ilgilidir. Şiirsel bakış, akıldan çok duyguya, kafadan çok yüreğe dayanır. Örneğin, “Yeryüzünün büyük bir bölümünü örten çok geniş, tuzlu su kütlesi; bu su kütlesinin belli bir parçası…” şeklinde denizin tanımlanması akılcı bir bakışın ürünüdür. Denizi belirleyen ortak özelliklerin bir toplamıdır. Burada kelimeler ayırma, adlandırma görevinin dışında kullanılmamışlar, imaj kurma işlevini yüklenmemişler, dilin iletişim alanı içinde kalmışlardır.Bu bakış, tasvir edilen varlığa yeni bir boyut getirmemiş; tanımı aşıp görüntüye dönüşmemiştir.Yahya Kemal’in;

“Garbın ucunda, son kıyıdan, en gürültülü
Bir med zamanı, gökyüzü kurşunla örtülü

Gördüm deniz dedikleri bin başlı ejderi;
Gördüm, güzel vücudunu zümrütleyen deri.

Keskin bir ürperişle kımıldandı anbean;
Baktım ve anladım ki o ejderdi canlanan.

Sonsuz ufuktan ah o ne coşkun gelişti o!
Birden nasıl toparlanarak kükremişti o!

Yelken, vapur, ne varsa kaçışmış limanlara,
Yalnız onundu koskoca meydan ve manzara!

Yalnız o kalmış ortada, asi ve bağrı hun,
Bin mağra ağzı açmış, ulurken uzun uzun,

Sezdim bir aşina gibi, heybetli hüznünü!”4 mısralarında ise, denize yeni boyutlar kazandırılmaktadır. Şair, en gürültülü med zamanı, kurşunla örtülü bir gökyüzü, bin başlı ejder, zümrütleyen deri.. gibi işitme, görme, dokunma duyularına birkaç yönden hareket kazandıracak görüntüler çizmektedir. Şiirin mısralarının zenginliği, içerdiği görüntülerden ileri gelmektedir. Şair, denizi tasvir ederken iletişimsel boyutlu bir dile değil, duygusal yükü ağır olan bir dile yaslanmaktadır. Görüntülemeye çalıştığı varlığın bilinen, ortak ve yaygın niteliklerini değişitirip yeniden biçimlendirmektedir. Bu biçimleyiş onu imajlarla düşünmeye, var olanı zenginleştirmeye götürmektedir.

Sıradan, basmakalıp bir imaj, güzel duygulara yol açan bir lezzet vermez. Güzel duygulara yol açan bir lezzet vermesi, imajın daha çok kişiye özgü bir ürün olmasına, yoğunluğa, ayrıntı zenginliğine, çağrışım gücüne bağlıdır.

Rus eleştirmenlerinden V. V. Chklovski, şiirin yapısında imajın yeri üzerine düşüncelerini dile getirirken, şiirin özel bir düşünme biçimi olduğunu, bu biçimin düşünsel güçlerde belirli bir tutumluluk, bir hafiflik duygusu sağladığını, estetik duygunun da bu tutumluluğun yansımasından başka birşey olmadığını ifade etmektedir.5

İmaj ile açıkladığı şey arasındaki ilişki tanımlandığında şu şekilde ifalendirilebilir:

a)-İmaj değişebilen konular için değişmez bir çekim yoludur.
b)-İmaj açıkladığı şeyden çok daha basit, çok daha açıktır.

İmajın düşünsel bir resim ya da zihinde oluşturulan bir tür görüntü olduğu düşünüldüğünde, duyuların süzgecinden geçmiş, onlarla zenginleşmiş bir imaj, insana dış dünyadaki karşılığından daha yakındır denilebilir. Hayatın dilde somutlanmasıdır. Hayattan algılanmış ögelerin, dilin lezzetiyle yeni boyutlar kazanmış biçimidir.

İmajlar hem psikolojinin hem de edebiyat incelemelerinin konusudur. Psikolojide bir şeyin insan zihnindeki temsili, yeniden kurulmuş, oluşturulmuş sureti, hatırası, geçmişe ait bir duygu veya düşüncenin izidir.

İmajlar yalnız görme duygusuyla sınırlı değildir. Estetik ve psikoloji ilimlerinde imajlar çok farklı şekillerde tarif edilirler. Tatma duygusuyla ve koklama duygusuyla ilgili imajlar olduğu gibi sıcaklık, soğukluk, dokunma, basınç duyguları ile ilgili imajlar da vardır. Renk imajları özel ve genel semboller olarak kullanılabilir veya kullanılmayabilir. Seslerin renk hayalleri canlanlandırması olarak anılan sinestetik imajlar, yazarın normal olmayan bir psikolojik bünyeye sahip olmasından veya belirli bir edebî modaya uymak istemesinden belirli bir duyguyu başka bir duygu haline getirmesi şeklinde belirir. Bunun dışında bağlı ve serbest imajlar vardır. Bağlı imajlar, işitme ve adale imajları gibi insan kendi kendine okurken kafasında canlanan ve hemen hemen anlayış kabiliyeti yeterli olan her okuyucunun aynı şekilde hayalinde canlandırabildiği imajlardır. Serbest imajlar ise görme duygusu  ve diğer duygularla ilgili olan ve insandan insana farklılıklar gösteren imajlardır.

İmajlar kuvvetini duygunun temsilcisi olmaktan alır. Bu düşünceden hareketle onların bütün edebiyat sahasını ilgilendiren benzetme ve karşılaştırma rolleri dikkatleri çeker.

Görme imajları yalnız tabiatı tasvir eden şiirlerde bulunmaz. İmagist yahut tabiatın fiziki özelliklerini konu alan şairlerin pek azı dış dünyanın imajlarıyla yetinebilmişlerdir. Bu tür şiir yazmak isteyenlerin de sayısı aslında azdır. Ezra Pound, imajı bir şeyin resmine benzeyen bir suret olarak değil, kısa bir zaman süresi içinde bir düşünce ve duygu karışımı meydana getiren, aslında ayrı olan fikirleri birleştiren bir unsur olarak tarif etmektedir6. Yine E. Pound, imajist şiir akımının7 genel prensibinin güzel sesli kelimelerle de olsa, özeli, genel bir bulanıklık ve belirsizlik içinde değil, tam bir açıklıkla anlatması gerektiğini ifade eder.8

Görme duygusu ile ilgili imaj bir  duygu veya bir algılama olduğu gibi aynı zamanda insanın içinde olan ve görünmeyen bir şeyin de yerini almaktadır. “Gece siyah bir yarasa gibi uçtu.”  cümlesinde olduğu gibi imaj, hem görünen, hem de temsil edilen bir şeydir. Özetle, imaj, gözle veya kulakla ilgili olabileceği gibi tamamen psikolojik de olabilir.9

 

METAFOR

Bir sözün gerçek anlamını kaldırıp, ona benzerliği olan başka bir anlamı vermek sanatıdır. İğretileme adı da verilen bu sanat için Türkçe’ de yerleşik tabir istiaredir.

Beyan tabirlerinden olan istiarenin lügatî manası, birinden iğreti birşey isteyip almaktır. Edebiyatta ise, bir kelimenin anlamının geçici olarak diğer bir kelime hakkında kullanılmasıdır.10Şu halde, istiare kendi anlamında kullanılmayan bir sözdür. Bir mecaz olup, ilgisi benzetme düzeyindedir. Örneğin bir kişiye “Arslanım!” diye hitabedildiğinde arslan kelimesi gerçek anlamında değil, o kişinin arslan kadar cesur olabileceğini ifade etmek için kullanılır. Diğer şekilde, o kişinin arslan gibi dört ayaklı ve yırtıcı pençeli olduğu söylenilmek istenmez. Bir kelimenin başka bir anlamda kullanılması, yani gerçeğin mecaz olması için bir ilgi, bir ilişki gereklidir. O ilgi ya teşbih ya da teşbihden başka birşeydir. İlgisi teşbih olan mecazlar istiare, başka ilgisi olan mecazlar ise mecaz-i mürseldir. Bir kişiye arslan denilişi onun cesareti dolayısıyla arslana benzetilmesindendir. O hitaptaki mecaz ilgisi teşbihtir. Böyle demekle arslan kelimesindeki cesaret anlamı geçici olarak alınmış ve hazır bir elbise gibi o kişiye giydirilmiştir.

Edebiyatımızda çeşitli istiareler kullanılmıştır11 . Türkçe’de yaygın olarak kullanılanlar açık ve kapalı istiarelerdir.

Açık istiare: Benzetmenin iki temel ögesinden (benzeyen-kendisine benzetilen) yalnız kendisine benzetilen ile yapılandır.

Örnekler:

Uludağ etekleri al ipekten bu akşam.
Sarı, yeşil ve mavi fanuslar içiçedir;
Ve hepsinin içinde kıpkızıl bir portakal.
Kapalı istiare: Benzeyen ile yapýlan istiarelerdir.

       Örnekler:

Varsın bahçelerde rüzgâr gezinsin
Kır ata nal mı dayanır?
Dağlar uykuda uyanır.

İstiare veya iğretilemenin karşılığı olabilecek metafor, Aristo’dan bu yana pekçok retorikçilerin ve şiir teorisi üzerinde çalışanların, son zamanlarda ise dilbilim teorisi ile meşgul olanların dikkatini çekmektedir. Gramerciler kelimelerin nereden çıktığını, retorikçiler ise onların insanı, metafor olarak, nasıl etkilediğini araştırmaktadırlar.

Görüngüleri, aralarındaki benzerliklere dayanarak birbirinin yerine koyan metaforik dil kullanışlarının çeşitleri vardır. Örneğin, günlük dilde, belli tabiat görüngülerini kişileştirmeye dayalı olan çok sayıda kelime hala kullanılmaktadır: Rüzgar uluyor, kör pencere, asık suratlı bir gün başladı gibi..Böyle metaforik ifadeler millî dilin o kadar kökleşmiş ve o kadar çok kullanılan ögeleri olmuşlardır ki, artık onlarsız edilmez olunmuştur. O dili konuşanlar da onlardaki metaforik, dolaylı kullanımların farkında değillerdir.

İnsanlar, kişileştirici metaforları yalnızca tabiat görüngüleri için kullan

manın ötesine geçerek, bunu artık insanın bilincinde, insanın içdünyasında oluşan süreçler için de insanın duygu durumu, havası ve hayatı için de kullanmaya başlamışlardır: Kaygı içimi kemiriyor, sıkıntı çöktü yüreğime, umutlar söndü, bu düşünce onun kafasına girdi bir kere, örneklerinde olduğu gibi..Buna göre kişileştirici anlamdaki metaforların iki asal çeşidi vardır: Biri, organik tabiatlı olmayan süreçlerin kişileştirilmeleri; ötekiyse, insanların içyaşantı alanına ilişkin süreçlerin ve görüngülerin kiþileþtirilmeleridir. Kullanıla kullanıla değişmeceli kullanım etkisini yitiren ve edebiyat dilinde ya da günlük dilde kalıplara dönüşen bu tür söz bağlamları sözlüksel metafor adını alırlar12 .

Millî dilde, insanların ruhî yaşantılarını kişileştiren metaforlar yanında, manevi hayatla, maddi hayatın belli niteliklerini özdeşleştirmeye dayanan metaforlar da bulunmaktadır ki bunlara da nesneleştirici metaforlar denilmektedir. Böyle metaforların değişmeceli kullanılışı başlangıçta bellidir; ama bu netlik giderek silikleşmiş, yitip gitmiştir. Sözgelişi: Keskin bir zekâsı vardır, sağlam karakterli, demir iradeli, pırıl pırıl bir sevinç, derin bir üzüntü, içime ağır bir acı çöktü gibi..

Nesnelleştirici metaforların özel bir çeşidi de, insan, hayvan veya bitki organizmalarını, gene benzerlik ilkesi uyarınca, doğa veya maddi kültür görüngülerinin yerine koyan söz bağlanışlarında görülmektedir. Örneğin; alevin dili, ırmağın kolları, masanın bacağı, kaldıraç kolu, şişenin boynu, bir yaprak kâğıt gibi..

Bir şairin metaforlarını hissetmenin, onların değerini ölçmenin ve onun o metaforları kullanmaktaki maksadını iyice anlayabilmenin yolu, insanın hem o dili ve hem de o edebî geleneği yakından tanımasından geçmektedir. Örneğin, Anglo-Sakson edebiyatında kullanılan bone-house ve wordhoard gibi kelimeler şüphesiz Homer’in kanatlı kelimeleri ile aynı gruba giren metaforik kelimelerdendir.13 Onlar, bir şairin sanatını öğrenirken edindiği ve belirli bir meslek ve dil geleneğinin mahsülü oldukları için dinleyenlerin hoşuna giden kelimelerdir. Onların metaforik özellikleri o kadar tabii karşılanılır ki, dinleyenler onların farkında bile olmadıkları halde yine de onlardan etkilenirler.

Metaforun nereden çıktığı, kaynağının ne olduğu noktasında bugün araştırmalar yapılmaktadır. Birtakım tabuların, yasaklamaların olduğu, bazı şeylerin isimlerinin söylenmesinin yasak olduğu toplumlarda geliştiği, oradan çıktığı, görüşlerden biridir. Yahudiler’deki metafor zenginliğinin kaynağının bu olduğu düşünülmektedir.14

Günümüzde de birçok şeyin asıl ismi yerine, daha kibar, daha yumuşak kelimeler kullanılmaktadır. İnsanlar sevdikleri, üzerinde durdukları, düşündükleri, çeşitli açılardan, çeşit çeşit ışıklar altında görmek istedikleri, benzerleri arasında özellikle dikkatleri çeken şeyler için metaforlar kullanmaktadırlar.

Şiirde metaforun niçin kullanıldığı meselesine gelince, kaynağını insan hayalinden alan bütün edebiyatı içine alan çok geniş, kapsamlı bir konuya girilmiş olunur. Buna göre, metaforda dört ana unsur görülmektedir. “Bunlar benzerlik, iki ayrı açıdan bakıþ, beş duygu organı ile algılanmadığı halde zihinde algılanıyormuş gibi hayaller kurulması ve canlı olmayan şeylerin canlı gibi gösterilmesidir. Bunlardan dördü de bir metaforda eşit derecelerde bulunmaz. Bu hususta milletten millete, devirden devire değişik tutumlar görülür.”15

Her dönemin kendine özgü ve kendi hayat görüşünü yansıtan özel anlatış şekilleri, metaforları vardır. Örneğin, Neo-Klasik şiirde, deniz çarşaf gibiydi, yanakları  elma gibi kırmızı gibi benzetmelere, Antalya’ya Akdeniz’in incisi, aslana ormanların kralı demek gibi dolaylı isimlendirmelere, süsleme sıfatlarına, veciz veya özlü sözlere, dengeli sözlere, tezatlara çok rastlanmaktadır.

MİT

Efsane, esatir anlamlarında kullanılan bu terim Aristo’nun Poetika’sında olay ve hikâyenin karşılığı olarak kullanılmıştır.Mitin zıttı logos kelimesidir. Karşılıklı konuşma veya açıklamanın aksine, bir hikâyedir.

Mit, sistematik felsefî düşüncenin zıddı olan akıldışı ve seziş gibi anlamlar da taşımaktadır.16 Aeschylus’un tragedyalarında mitler çokça kullanılmıştır.

Modern eleştiride çokça kullanılan mit kelimesi, din, folklor, antropoloji, sosyoloji, sosyoloji, psikoanaliz ve güzel sanatlar gibi alanlarda da sıkça kullanılmaktadır. Kelimenin bazan tarih, ilim, felsefe, allegori veya gerçek

kelimelerinin zıddı olarak kullanılması alışkanlık haline gelmiştir.17

Aydınlanma çağı olarak bilinen l7. ve l8. yüzyıllarda mit kelimesi, uydurma , ilim ve tarih bakımından doğru olmayan bir anlam da yüklenmiştir.18

“Tarih bakımından mit dinî merasimden doğar ve onunla ilgilidir; onun sözlü kısmı ve temsil ettiği hadisenin hikâyesidir. Merasim, toplumun dinî temsilcisi tarafından, tehlikeleri önlemek ve verimi arttırmak için yapılır. Mit, tarlaların verimini arttırmak, aileyi çoğaltmak, gençlere taplumun örf ve adetlerini öğretmek ve ölülere mezardaki hayatları için yiyecek sağlamak maksadıyla tekrar tekrar yapılan bu merasimlere benzer. Fakat daha geniş bir anlamda mitler toplumun ve dünyanın menşei ve mukadderatı ile ilgili, söyleyeni belli olmayan manzum hikâyelerdir. Mitler toplumun gençlerine dünyanın nasıl ve niçin yaratıldığını, insanların niçin böyle yaşadığını anlatmak, tabiatı tanımaları için onlara gerekli bilgileri vermek ve insanın hayattaki görevinin ne olduğunu öğretmek için yaratılmışlardır.”19

Edebiyat teorisi bakımından önemli motifler, imajlar, sosyal ve tabiatüstü olaylar, hikâyeler, arketipsel ve evrensel unsurlar, insanın ezeli ideallerinin zaman içinde sembolik olarak temsili, gelecekte ne olacağı ve dünyanın sonu gibi mistik unsurlardır. Bu günkü insan düşüncesinde mitler bu konulardan herhangi birisi üzerinde toplanabildiği gibi başka alanlara da uzanabilmektedir. Eğer, mitin zıddı ilim veya felsefe ise, mit insanın seziş yoluyla kavradığı, gerçek bildiği bir âlemin tasavvurudur ve bu bakımdan mit aklın ve mantığın zıddıdır.

Edebiyat teorisi ile uğraşanların karşılaştığı başlıca itiraz mitin sosyal, yapıcısı belli olmayan ve toplumun malı olan birey olmasıdır. Çağımızda mit yapıcılarını, hiç değilse bazılarını, belirlemek mümkündür. Mit toplum tarafından kabul görmüş ve ona inananların tasvibini kazanmışsa, onun yapıcısının bilinmemesi, unutulmuş olması onun geçerliliği bakımından bir önem taşımamaktadır.

Mit teriminin anlamını kesin olarak belirlemek kolay değildir. Günümüzde bu kelime belirli bir anlamdan öte çeşitli anlamları içinde bulunduran bir alanı göstermektedir.

İnsanlar, yalnız soyut kavramlarla yaşayamayacaklarına göre, içlerindeki boşlukları kaba saba, gelişigüzel parça parça yaptıkları mitler veya olabilecek veya olması lazım gelen şeylerin suretleriyle doldururlar. Bir yazarın bir mite ihtiyaç duyması demek, onun, içinde yaşadığı toplumla birleşmeyi ve onun içinde bir fonksiyonu olmasını arzuladığını gösterir.

Bazı yazarlarda mit, şiir ve din arasında paylaşılmaktadır. Kimilerine göre, şiir zamanla bugünün aydınının artık inanamadığı tabiatüstü dinin daha çok yerini alacaktır. Dinî mit ise, şiirleşmiş bir metaforun geniş çapta yetki kazanmıþ halidir.

SEMBOL

Remz, simge. Bir kavramın bir işaretle karşılanması demektir. Diğer bir deyişle, toplumsal bir anlaşmaya dayanan, anlamı önceden kararlaştırılmış, belli bir işarettir.20

İmaj gibi sembol de belirli bir edebî akımın adı olmuştur.21

“İmaj gibi sembol kelimesi de çok farklı anlamlarda ve farklı maksatlarla kullanılmaktadır. Sembol, mantık, matematik, semantik (anlambilim), semiotik (işaretbilim), epistemoloji (bilgi teorisi) gibi bilimlerde bir terim olarak kullanılmaktadır. Kelimenin aynı zamanda ilahiyatta, dinî merasimlerde, güzel sanatlarda ve şiirde kullanılışının uzun bir geçmişi vardır. Kelimenin bu farklı alanlarda kullanılması belki onun taşıdığı bir şeyin yerine kullanılma manasına dayanmaktadır. Fakat, kelimenin aslı olan Grekçe fiil, birlikte atmak, karşılaştırmak manalarını vermekte ve böylece işaretle işaret edilen arasındaki benzerlik fikrini aslında taşımaktadır. Terim bugün dahi kullanılışında bu manayı taşımaktadır. Cebir ve mantıkta semboller herkesin kabul ettiği işaretlerdir. Dinî konularda ise semboller işaretle işaret edilen arasında dışarıdan görülmeyen, metaforik ve metonomik bir benzerliğe dayanmaktadır.”22

Örneğin, bayrak yurdun, kalem bilginin sembolüdür. Toplumumuzda, parmakta taşınılan bir yüzük ve bulunduğu el, kişinin nişanlı mı, yoksa evli mi olduğunu gösterebilmektedir. Yüzük, kalem, bayrak durumu belirleyen bir gösterge özelliğine sahiptir. Anlam itibariyle, gerçekte öyle olmadığı halde, öyleymiş gibi kabul edilmiş, varsayılmıştır. Bu açıdan bakıldığında, alfabedeki harfler, cebir işlemlerinde kullanılan işaretler, çeþitli kuruluş ve partilerin amblemleri birer semboldür. Herbiri başka bir nesnenin, kavram ya da düşüncenin yerini alan, onu üstlenen, tek anlamlı gösterge durumundadır. Ancak, bu ifade edilenler, günlük dilde kullanılan sembollerdir. Anlamları kişiden kişiye değişmemektedir. Aynı sembolden herkes anlamaktadır.

Günlük dilde kullanılan bu ortak anlamlı sembollerin yanında, edebî semboller de vardır. Edebî semboller, birçok yönleriyle günlük dildekilerden ayrılmaktadır. Anlamları önceden kararlaştırılmış değildir. Ortaklaşa bir yanları yoktur. Görecelidirler. Değişik yorumlara açıktırlar. Okuyucunun, böyle bir sembolü anlaması ya da anlamlandırması, yaşantısına, kültür durumuna, düşünme ve hayal gücüne bağlıdır. Zira, semboller doğrudan bir anlatımın değil, dolaylı bir anlatımın mahsulüdür. Şairleri, yazarları buna zorlayan da bir bakıma birtakım gizli doğruları, canlı gerçekler halinde sunma isteğidir. Sembolleri değişik yorumlara açık tutan, çok anlamlı kılan da bu istektir.

Sembollerin anlamına doğru bir yaklaşım kurmanın yolu tek değildir. Şairin, yazarın yöntemini tanıma, onun dil dünyası ile bağlantı kurabilme, kimi durumlarda psikolojik ve sosyolojik verilerden yararlanma gibi çok yönlü bir etkinlik gerektirir. Bir başka yol da sembolleri metnin bütünlüğü içinde ele alma, değerlendirmedir.

Yunus Emre

Uyumazsa kuzular ağıllarda
Tahtında uyur kral
Uyku krallara avuntu
Soyunsa da postundan kuzu
Kral yüzer kürklerde
Kürk krallara giysi
Bir tepeden ötekine
İnlese de vurularak kuzular
Susmak krallara özgü
Ey kuzu kuzulayan avcı
Bu ne kadar çok Nemrut
Ne kadar az Yunus Emre

(Salah Birsel)

Yukardaki şiirde anahtar değerinde iki sembol bulunmaktadır: Kuzu ve kral. Bu iki sembolü anlayarak ya da anlamlandırarak şiirin kapısını aralamak mümkündür. Bilindiği gibi, kuzu, günlük dilde de uysallığın sembolüdür. Birinin aşırı derecede uysallığı belirtilmek istenildiði zaman, kuzu gibi uysal denilir. Aynı şekilde kral da zulmün, acımasızlığın bir sembolü olarak masallarda, efsanelerde işlene gelmiştir. Aynı semboller şiirde de aynı şekilde aktarılmıştır. Uysallığın sembolü olan kuzu, Yunus Emre’yle; zulmün ve acımasızlığın sembolü olan kral kelimesi de Nemrut’la özdeşleşip somutlaşmaktadır. Hayatıyla Yunus Emre, efsanelerdeki yeriyle Nemrut düşünülerek bu semboller anlaşılabilir. Şüphesiz ki başka yaklaşımlar içinde de yukardaki semboller yorumlanabilir. Zira, bu sembolik eserlerin başlıca özelliğidir.

İki çeşit sembolizm anlayışı vardır: Bunlardan biri, dini ve şiiri dinî merasimlerde kullanılacak şekilde duyguları etkileyecek imajlar haline getirmek veya temsili olarak kullanılan işaretlere veya imajlara kendi anlamlarının ötesinde ahlakî ve felsefî değerler yükleyen yalın sembolizmdir. Diğeri ise, insanın isteyerek ve bilerek bazı kavramların duygularla algılanabilecek, pedagojik ve açıklayıcı bir duruma getirilmesi şeklindeki sembolizmdir.

Coleridge, sembol için şu tanımlamayı yapmaktadır: “Türlerin kişileştirilmesi veya genelin özelleştirilmesi ile daha açık ve berrak bir duruma getirilmesidir…bu edebî olanın dünyevi şekle sokularak açıklanmasıdır.”23

Bir başka ifadeyle sembol, soyut kavramların anlaþmayla saptanmış tasvirlerine hizmet etmek üzre konan çok çeşitli dilsel biçimlerdir. Ancak, temel anlamıyla sembol heyecansal-imgesel bir anlam taşıyan bağımsız bir sanatsal imaj demektir.24

Sembolde bir süreklilik ve tekrarlanma özelliği vardır. Metafor olarak karşılaşılan bir imaj, tekrarlandığı zaman sembolleşir, hatta mitik bir sistemin parçası olur. Bir yazarın ilk eserlerinde sık sık tekrarlanan bir özellik sonradan yazdığı eserlerde bir sembol haline gelebilir. Örneğin, bir yazarın ilk romanlarında hayalinde titizlikle canlandırdığı yerler ve kişiler, son romanlarında metaforlaşmış veya sembolleşmiş olabilir.

Sembol, ister nesirde, ister şiirde olsun, anlatımı zenginleştiren ögelerden biridir. İnsanoğlu anlatımı zenginleştiren bu ögelerden çağlar boyunca yararlanmıştır. Dilin çeşitli imkanlarıyla birlikte sembolü de kullanmıştır. İfadesine derinlik, bir zenginlik kazandırmaya çalışmıştır. Bu yola sık sık atasözlerinde, ağıtlarda, türkülerde, masallarda efsanelerde başvurulmuştur. Bunun için canlı gerçeklerden, somut olgulardan yola çıkarak nice semboller yapılmıştır.

Edebî eserlerin anlam dünyasına girebilmek için, kelimeleri gerçek ve aktarmalı anlamlarıyla düşünmek gerekir. Semboller de kelimelerin aktarmalı anlamlarından doğan sanatsal bir olgudur. Bu yönden şiir ve nesir değerlendirmelerinde sanatçının sembole başvurup vurmadığını araştırmak gerekmektedir.

SONUÇ

İmaj, metafor, sembol ve mit edebî eserin bütünlüğünü sağlayan unsurlardandır. Onların son zamanlara kadar dıştan ve çok üstünkörü incelenmiş olduğu söylense yeridir. Halbuki edebî eserin esas anlamı onun içindeki bu unsurlarda gizlidir. Bu unsurlar aracılığıyla ve şiirle anlatılan bir hikâye ve hayal alemi içinde meydana gelen bir düşünce vardır. Bütün bu terimler, dikkati, eskiden edebiyatın madde ve şekil denen iki ayrı unsurunun biraraya geldiği bir yönüne çekmektedir. Bu terimler, şiiri bir taraftan dış aleme ve onun suretine çekerken, bir taraftan da onu dine veya dünya görüşüne doğru götürmektedir.

Son yıllarda edebiyat araştırmalarında hem teoriye hem de uygulamaya yer verilmiştir. Daha açık ifadeyle bu sayılan unsurlar üzerinde araştırmalar, incelemeler yapılmıştır. Bu araştırmalar sayesinde, daha sağlam teorik ve metodolojik usullerle edebî metinler değerlendirilmiştir.

 

———————————————————————-

 

DİPNOTLAR: 

[1] Bkz. R. Wellek – A. Warren, Edebiyat Biliminin Temelleri, (Çev. Prof. Dr. Ahmet Edip Uysal),    Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay. Ank. 1983, ss. 247-289.

[2] Seyit Kemal Karaalioğlu, Edebiyat Terimleri Sözlüğü, İnk. ve Aka Yay., İst. 1975, s. 152

3 a. g. e., s.152.

4 Yahya Kemal Beyatlı, “Açık Deniz”, Kendi Gök Kubbemiz, MEB Yay. , İst. 1988, s.9.

5 Seyit Kemal Karaalioğlu, a. g. e., s. 153.

6 R. Wellek-A. Warren, a. g. e., s. 250.

7 Türkçe’ye İmgecilik olarak da çevrilmiş olan, XX. Yüzyılın başlarında Ezra Pound (l885-1972)               öncülüğünde H. Doolittle ve T. E. Hulme’un katılımıyla oluşan üçlünün ortaya attığı, daha      sonra Lawrence ve Huxley’in de 1912 yılında katıldığı İngiliz-Amerikan şiir akımıdır.              Kısalık, kesinlik, duygusallık, romantizmden kaçınma, görsel algılamaya yönelik olma,               imajların kapalılıktan uzak, açık ve aydınlık olması, bu akımın belirleyici nitelikleridir.

8 R. Wellek-A. Warren, a. g. e. , s. 250.

9 Ayrıca bkz. Gennadiy N. Pospelov, Edebiyat Bilimi (Çev. Yılmaz Onay), Evrensel Kültür Kitaplığı          Yay. , İst. 1995, ss. 52-59.

10 Tahir-ül Mevlevî, “İstiare”, Edebiyat Lügati, (Haz. Kemal Edib Kürkçüoðlu), Enderun Kitabevi,            İst. l973, s.7l.

11 Ayrıca bkz. Tahir-ül Mevlevî, a. g. e., ss.7l-73, Ahmet Köklügiller, “İğretileme”, Türkçe Edebiyat            Sözlüðü, Hür Yay., İst. l974, ss.66-67.

12 Gennadiy N. Pospelov, a. g. e. , s.352.

13 R. Wellek-A. Warren, a. g. e. , s. 265.

14 a. g. e. , s. 265.

15 a. g. e. , s. 266.

16 a. g. e. , s. 255.

17 a. g. e. , s. 255.

18 a. g. e. , s. 257.

19 a. g. e. , s. 256.

20 Ahmet Köklügiller, a. g. e. , s. ll0.

21 Sembolizm, l9. yüzyılda, Fransa’da Þ. Baudlaire, P. Verlaine, Mallerme, Rimbaud gibi şairlerin               öncülüğünde kurulan ve daha çok şiir türünde uygulanan bir edebiyat akımıdır. Sembolistler,             açıklıktan kaçınırlar. Mecazlı anlatıma önem verirler. Şiirde, bolca müzik ögesinden                 yararlanırlar. Sembolist şairlere göre, sanatın amacı, hayatı olduğu gibi anlatmak değil,                hayatın bizim üzerimizde bıraktığı izlenimleri yansıtmaktr. Güzellik açıklığı sevmez;               mecazlarla örtülmeli, süslenmelidir.

Türk edebiyatında ilkin Edebiyat-ı Cedideciler’den Cenab Şehabeddin Yakazat-ı            Leyliyye, Temaşa-yı Hazan ve benzeri birkaç şiirinde Sembolizmin bazı ögelerine                    yer vermiştir. Fecr-i Ati  şairlerinden Ahmed Haşim, bu edebiyat akımının Türk       edebiyatındaki temsilcisi sayılır. Cumhuriyet dönemi edebiyatında da Ahmed Hamdi   Tanpınar, Cahit Sıtkı Tarancı, Ahmed Muhip Dranas’ın bazı şiirlerinde Sembolizmin           etkileri çok açık bir şekilde görülür.

22 R. Wellek-A. Warren, a. g. e., s. 252.

23 Bkz. a. g. e. , s. 253.

24 Gennady N. Pospelov, a. g. e. , s. 377.

 

BİBLİYOGRAFYA

ARİSTOTELES, Poetika (Çev. İsmail Tunalı), Remzi Kitabevi, İst. l987.

BEYATLI, Yahya Kemal, “Açık Deniz”, Kendi Gök Kubbemiz, M. E. B. Yay. , İst.       1988.

EAGLETON, Terry, Edebiyat Kuramı (Çev. Esen Tarım), Ayrıntı Yay., İst. l990.

ELİOT, T. S., Edebiyat Üzerine Düşünceler (Çev. Prof. Dr. Sevim Kantarcıoğlu),           Kültür Bakanlığı Yay., Ank. l990.

KARAALİOĞLU, Seyit Kemal, Edebiyat Terimleri Sözlüğü, İnk. ve Aka Yay., İst.       1975.

KÖKLÜGİLLER, Ahmet, “İğretileme”, Türkçe Edebiyat Sözlüğü, Hür Yay., İst.          l974.

ÖZDEMİR, Emin, Açıklamalı Örnekli Edebiyat Bilgileri Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İst    l990.

POSPELOV, Gennadiy N., Edebiyat Bilimi (Çev. Yılmaz Onay), Evrensel Kültür           Kitaplığı Yay., İst. 1995.

TAHİR-ÜL MEVLEVİ, “İstiare”, Edebiyat Lügati, (Haz. Kemal Edib Kürkçüoðlu),     Enderun Kitabevi, Ýst. l973.

WELLEK, R.- A. Warren, Edebiyat Biliminin Temelleri, (Çev. Prof. Dr. Ahmet             Edip Uysal, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay. Ank. 1983.

 

Bu gönderiyi paylaşın:

Yazar: ramazan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir