Ah İstanbul… Vah İstanbul! / Müştehir Karakaya

istİstanbul’la tanışıklığım çok eskilere dayanır, 71 veya 72’li yıllar olacak. İlkokul dördüncü sınıf öğrencisi olmalıyım. Beykoz Ortaçeşme’de üç yıl, ilkokul dört-beş-altı. O zaman altı yoktu tabi. Fevzi Çakmak Ortaokulu. İstanbul İstanbul’du o zaman, gerçi şimdi de odur ancak, ben mi ruhumu yitirdim, metropol mu yitirdi, insanlar mı yitirmesine katkı yaptılar bilmiyorum. Sonra iki yıl daha ayrılık geldi. Bir dönüş daha yaşadım. Bu defa Paşabahçe Ferit İnal Lisesine.

İstanbul’un her semti kendine göre güzel, yaşayanlarına göre güzel, bakanlarına göre, kızanlarına göre… Lisedeyken bir kez ölümden döndüm. Kapımızda asker ve jandarma. İçeri sloganla gir, sloganla çık. Ders, mers, ciddi eğitim hak getire. Neyse, birer nostaljik anı olarak kalsın bunlar bize. Ne yaşadık, ne gördük, ne yitirdik, ne kazandık zamanın tozlu raflarında kalarak ya da yakamızda bir etiket olarak yaftalanarak bizimle yaşamaya devam etsin.

Cağaloğlu’nun devingen sokaklarına düşüşüm 80’li yıllarda oldu. Bir kitap evinde çalıştım, matbaalarda çalıştım, avukata sekreterlik yaptım, hamallık yaptım, çaycılık yaptım, editörlük yaptım, müdürlük yaptım, hep ama hep karın tokluğuna. Ateş bir kere alev alev bağrıma düşmüştü, yakıyordu, acıtıyordu, sömürüyordu, sıkıyordu, intizar ve intizar… Yazarlar, çizerler, şairler, düşünürler, manyaklar, aklı başında olanlar, deliler, meczuplar, sömürgeciler, kan ile beslenenler, aylak gezenler, ukalalar, cıfıtlar, mendeburlar…. İyiliği kötülüğünden çok olan bu zamanlarda pişmemiz uzun sürmedi, tuttuk dergiciliğe bulaştık. Yazıyoruz, söylüyoruz ya, kendimizi bir şey zanettik. Nerden düştüyse baktım bayrak benim elime tutuşturulmuş… Böyle bir şey.

Gecenin yalnız sesiyle uyandım, İstanbul beni yedi. Gündüzün siren sesleriyle… Kalabalıkların orta yerinde kayboldum, bazan İstanbul beni buldu ben yitirmişken, bazan ben onu kaybettim tam bulduğumu sanırken… Akşam akşamı uladı, gündüz gündüzü… Şiir uğrak yerim oldu, öyküler can damarım. Kadim dostluklar yalnızlığımın sibop ayarı oldu, bu şehir ki İstanbul; bir yandan yedi beni bir yandan can pazarı, bir yanda “istanbul aldı beni aldı beni”…

İstanbulun orta yeri sinema der bir şair, öbür şair orta yeri minare der, bir diğeri ah ulan istanbul der, bir diğeri şimdi bensiz ağlıyor diyor, bir diğeri bir diğeri… habire bir diğeri…

İstanbul işte böyle bir ortamda salladığımız bayrağı tüm Anadolu toprağına dikmek için bizi silkeledi. İstanbul’a böyle bir vefa borcum var. Aşk, bir adamın kendini yeme sanatıdır. Aşk, bir adamın yüreğini her sabah hançerleyip, akşam olduğunda dökülen kanını toplamasıdır. Aşk, bir adamın gökkubbenin altında çırılçıplak yatmasıdır yıldızların büyüsü altında… Böyle bir aşkı İstanbul’a borçluyuz.

95’in ortalarına geldiğimde İstanbul’a ayrılık çanları çaldı. Gariptim, kimsesizdim, yalındım, işsizdim, varım yokum üç beş kitap ve bir çul ve bir eş ve bir çocuk… Ayrılmak gelmiyordu içimden, şartlar zordu, zorluyordu, en çok dostlardan ayrılmak koyuyordu. Babam, önümde duran koca bir kaleydi, onu aşıp kalenin arkasına geçemiyordum, emir bu kalenin bayrak kulesinden verilmişti. Direndim olmadı, çabaladım olmadı, üzüldüm olmadı, küstüm olmadı, başımı alıp diyar diyar gitmek istedim o da olmadı. İçime gömüldüm.. Sustum, öyle bir sustum ki, yoruldum…

Küçük bir köy görünümünde, suskun, puskun, durağan, kendi ipini koparmaya çalışan bir it gibi hırlayan bir yer göründü bana Van. Köşeme çekildim, kayboldum, yoruldum, beni tanısınlar istemedim, kimim, neyim, neciyim, ne yaparım. Olmadı, bir yandan İstanbul hasreti, bir yandan geçim gailesi, bir yandan ev sorumluluğu, bir yandan kendini yeniden arayış, mağarasına kapanan derviş edası beni kendime getirmedi. “Geldin, kanıma girdin, itirazım var!” Üç-dört yıl boyunca her gün İstanbul’a kaçma projeleri ürettim. Bir ara becerdim de, yine olmadı. İstanbul gel diyordu sanki, yıkıl gel, ez gel, dümdüz et gel! Olmadı.

Ben İstanbul’u terkettikten beş yıl sonra İstanbul da beni terk etti, nazenin bir sevgili gibi, kıskanç bir tutkulu gibi…

Şimdi buradan durup bakıyorum İstanbul’a. Senede bir, iki kere giderim, ararım, kendimi ararım, dostlarımı ararım, şiirimi ararım, adımladığım taş sokakları, suyunu içtiğim çeşmeleri, durup dinlendiğim beton yığınlarının gölgelerini, asırlık çınar ve selvileri, tesbih taneleri gibi her bir yana dağılan yüzlerini unutmadığım insanları… Şiirimin hâlâ bu izleri taşımasına şaşmamak lazım. Yirmi yıl sonra İstanbul’u terkedip çıkmak kolay değil. Ancak, şimdi buradan baktığımda, bakıyorum ki o bıraktığım İstanbul, bu İstanbul değil. Belki insan ayak uydurduğu yere alışır, ondan bir parça olur, eski yerler ona eski tadı vermez. İstanbul da bizi yakaladığı yerde bulamayabilir. Bir İstanbul masalının içinde İstanbullu olmak var, İstanbul’dan geçmek var, bir de dışındayken İstanbul olmak var… “Şimdi bensiz ağlıyor bu hazan mevsiminde İstanbul sokakları” derdim. Bensiz ağlıyor mu, yoksa onsuz ben mi ağlıyorum, zor iş…

Anılar birer birer silinene kadar, ölüm ışığı gelip yakalayana kadar, belki geç belki erken, dineldiğim vapurları, erguvan kokularını, sokaklarda bıraktığım heyheylerimi, aşklarımı, asilik günlerimi, bohemyamı, açlık ve yoksulluk gecelerimi, senaryo projelerimi, acı yüzlerin derinleştirdiği hüzün deryalarını, Cağaloğlu yokuşunu, kapılardan kovuluşlarımı, yağmurlu hastalıklarımı, öksürüklerimi, cinnet geçirmelerimi, baygınlık saatlerimi hep özleyeceğim ama hep… Anılar birer birer silinene kadar…

16 Ekim 2009 Van

Bu gönderiyi paylaşın:

Yazar: ramazan

4 thoughts on “Ah İstanbul… Vah İstanbul! / Müştehir Karakaya

    Abdulbari Karabeyeser

    (25 Temmuz 2016 - 11:03)

    Beni anlatıyor zannettim.
    Ah be İstanbul! Mısra mısra içimizde biriken şiir!
    Yüreğine sağlık Müştehir Karakaya…
    Annemin ördüğü kazak gibi üzerime oturdu kelimelerin.
    Kelimesi kelimesine İstanbul kokan adam!
    DergiZan seninle biraz daha mavidir; biraz daha aşk ve biraz daha İstanbul!…

      Ramazan Seydaoğlu

      (30 Temmuz 2016 - 06:48)

      İstanbul için yazılmış nefis bir öykü. Yaşamının adeta özetini yapan Karakaya, her Anadolu insanının kendisine ait bir şey bulduğu İstanbul özlemimi depreştirmiş. Çok da belli etmeden İstanbul’da yaşayıp da Istanbul’u özleyenlere de dil olmuş. Üstadın yüreğine sağlık olsun.

    Tayyib Atmaca

    (4 Ağustos 2016 - 15:41)

    Gelir geçer yağmur yüklü bulutlar
    Çatlar dudakları susar İstanbul

    Cem Okçu

    (23 Ağustos 2016 - 20:00)

    Sayın Müştehir Karakaya sizi DergiZan’da görmek çok güzel!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir