Cevizin Cengaver Yapraklarını Alkışlayan Fotoğraf / Ahmet Doğru

Ceviz içine kapanmış işçi. Yapraklarıyla örttüğü gizemli gövdesi, süt emen meyveleri ve devasa büyüklüğüyle bizi hayran kılıyor kendine. Ağır bir işçilik bu sergilediği! Heybetli duruş. Serin görünüş… Derler: “Duldasında dullar durmaz, evliler eğleşmez, bekârlar beklemez.” Düşmanı çoktur; o yüzden sandıklar içinde saklar meyvelerini, o yüzden güven duymaz ve güven vermez.

Vaktin gerektirdiği bir zarurettir. Ceviz de bir iki dost edinmiştir. Mesela çınar; en yakını, sohbettaşı… Lakin ceviz, dostuna da tepeden bakar, diklenerek konuşur. Dövüşür gibidir sesi: yelleri çoğaltır, serçegilleri cıvıldatır. Hele konuşurken nefeslenmesi yok mu; sanki körük mübarek. Küçük ağaçlara aldırmaz. Kollarının altına sığınana acımaz, hayat hakkı tanımaz. Korku saldığı ya da salgıladığı koyu gölgesinde ot bitmez, börtü böcek dolaşmaz. Cevize ve cevizin gölgesine kalliler gider bir. Kalli, sincaptır ki cevizin çınardan sonraki dostudur. Muhabbetlerine akıl sır ermez. Bir de kargalar var; ceviz sevmese de onlar bayılır cevize.

Ceviz, suyu sevdiği kadar yalnızlığı da sever oysa. İster ki yalnızlığın sayesinde dursun. Sayesinin yalnızlığı da bundandır belki. Elbette yalnızlıkla düşüp kalkmak büyük bir zenginliktir. Bu zenginlik sadece çınarla kendisinde vardır ağaçgiller içinde. Cevizle ilgili bu kadar malumat, fotoğrafın içindeki yeriyle orantılı olsa gerek. Ve onun yanındaki tahta çardaklı ev… Sadece bu görüntüde gülümsemişlerdir ilk defa. Yoksa ev cevize, ceviz eve çekmişti hıncını ve kılıncını. Kışın dumanıyla kendini boğan evi, bütün yaz meyveleriyle taşa tutardı çünkü.

Cevizin unutamadığı çok hatıra vardır şimdi. İlerlemiş yaşı, gövdesini bürüyen kurtlarla mücadele edemez olmuştur. Hatıralarına kapanmış ve gençliğini yeni baştan yaşamaya başlamıştır belki. Hatıra olmasa, hatır olmasa kim koyar ihtiyarlığı kapısına? Onun hatıraları içinden çıkılmaz bir deniz gibidir. Boğulur çoğu kez. Dışardan bakana yemyeşil yapraklarla dağlaşır gövdesi. İçerden bakana ise inleyen yapraklarla ağlayan bir ceviz görünür. Ol sebepten gelir baykuşlar geceleri, bir inleme halkası oluşur o vakit. Gecenin serin rüzgârı imbatta katılırsa aralarına, yapraklar daha kuvvetli uğuldar ve en sesli halkası belirir gecenin.

Çok yaslandım cevize. Çocuktum, çabuk dost oluyordum herkesle. Cevizle böyle başladı bakışmalarımız. Bir nice hikâye, bir nice masal, bir nice macera anlattı bana. Kesilen dalları, kırılan kolları, yetmeden dökülen meyveleri… Hele de dalına konan baykuşlar yüzünden yediği kösengileri anlatırken ağlamaklı olurdu. Ne hikmetse atılan kösengilerden hiçbiri baykuşlara değmemiş; yapraklarını, dallarını kırmıştı. Şimdi bu kösengilerle kargışlanan baykuşlar mıydı, yoksa yaprakları mı? İçerlenmişti içli içli cevizleri gibi.

Sözde ertesi yaz da konuşacaktık uzun uzun. Geldiğimde çok keyifsiz gördüm cevizi. Hiç konuşmuyordu benimle. Bu fotoğraf karesinde, yan yana zor sığdığı evle, son kez gülümsedi bana. Dalıp dalıp gidiyor, dertlendiğini ima ediyordu. Çok geçmeden yaz başında döktü, bahar sonunda sararan yapraklarını. Ağzı dualı bütün yapraklarını döktükten sonra, umursamayacaktı bedenini iki parçaya ayıracak azı dişli bıçkıları.

Cevizdi, taş gibi meyveler bıraktı kaç güz! Kaç yaz gururla gürledi yaprakları! Ağaçların dağı olmuştu. Heybetli duruşuyla ağaç olmanın gururunu taşıdı yıllarca. Yeşilin kardeşliğini telkin etti kendine çevrilen gözlere. Bütün yapraklarıyla rüzgâra karşı durduğunda attığı naraların uğultusu hâlâ kulağımda. Cevizdi, ölmek onun da hakkıydı elbet. Acı yanı kendiyle beraber ölecek nice hatıra, bir de yaz başında içleri dolmamış binlerce meyve!

Bu gönderiyi paylaşın:

Yazar: ramazan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir