Dertlerin Dağınık Dağlandığı Fotoğraf / Ahmet Doğru

Dert dağlanırsa farkına varılır ya da dağ dertlenirse… Öyle farkına vardım ben de; içimde dertlenen dağın ya da dağlanan derdin! Öyle bir dağlanmıştı ki fark etmek ne mümkün? Kendisi dışında bir şey bırakmamıştı. O öyle dağlanınca karışmıştı gün yüzü hayallerim. Buna rağmen Allah için istedim ki öyle kalsın, yanına birkaç daha dert ilave edeyim; sıra dağ olsun. Yok, istemedi bu! “Öyle bir başıma; başı dumanlı kalayım” dedi. “Kala”ydı nihayetinde, bütün fotoğraflarıma hüznü sindiren kızıl taşlarla örülü bir “kala”.

O fotoğrafın kadrajında sağımda durdu ve nice sonra kâğıt üzerinde solumda gözüktü…

Yüce yüce tepesinden yol aşan
Gitmez oldu gönlümüzden endişen
Mürüvvetsiz beyden yeğdir dört köşen
Arkam sensin kalam sensin dağlar hey” demek isterdim Köroğlu gibi. Fakat dert olduğu için bir soğukluk gelip oturmuştu aramıza. O aladağlardan serin, umarsız donuk bakışlarla dondurmuştu zamanı. İster istemez çoğaldı aramızdaki uzaklık.

Daima yücelik iddiasındaydı. Bütün dağlar gibi kımıldanır, dumanlanır, bulutlarla oynar, halaya durur gibi kıvranır ve öyle heybetli tutulur kalırdı. Oysa ki dağ, kendini düşünmemeli; ululuğunu bilse de “uluyum” dememeliydi. Ne ki bu dağ, sıra dağ olmadığı gibi, sıradan bir dağ da değil; hatta sıralanmayı, sıradanlığı öteleyen bir dağdı. Bana öyle geldi belki. Bu yüzden bir suskunluk dağlandırdım aramızda ben de. Sonra hasret, sonra gurbet, eh biraz da hüzün, elem… Ortalık dağıldı, dağlık oldu.

“yedi güzel adamdan biri
bir gün bir dağ göreni
durdu sevmeden bilmeden devinirken
durdu durdu seyreyledi” (*) mısraları ile karşılaşınca yeniden aradım dağımı. Dağ gören adam gibi ben de durdum ve durdum durdum seyreyledim dağları. Gerideydiler, kuş geçidine yakın bir yerde. Ben de dağıma döndüm, ağzım tıka basa sözle dolu. Yuttum ve dağlara bakarak yutkundum sözlerimi. Dağlarla birlikte uğuldadım, birlikte eğildim. İnlediğimde gördüm içimdeki dağı.

İnce uzun durdum sonra dağların önünde. Ulu dağ ile birlikte, dağların içinde. Güneş ışıklarıyla savaşan silik bir ay siluetinden gözüme alamadım. Öylece dondum kaldım. Gerilerden gelen ışık, saçlarımı yalayarak dökmüş alnıma. Gözlerim kısılmış, yüzüm acılar içinde. “Dağları dağlasalar / Görenler ağlasalar” diye bir ağıt türkü yanı başımda. Yola gelmeyen dağlar, dağınıklığın hüzünlü büyüklüğü, başı dumanlı dertler… karışmış birbirine.

Fotoğrafı çevirince bir sarı yaprağa dönüyor. Zaman rüzgârı esiyor titreyen ellerimin üstünde. Albümü kapatmadan bir daha bakınca farkına varıyorum:

Mevsim güz olsa gerek!

 

————————————————————

(*) Cahit Zarifoğlu

Bu gönderiyi paylaşın:

Yazar: ramazan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir