Güneysu Dergisindeki Çalışmaların Fotoğrafı / Ahmet Doğru

Bu fotoğraf bir odanın kadraja sığdırılmasıyla başlar. Dünyanın en zor işi olsa bile bu, şiiri burada soluklamaya başlamış birinin yapması gereken iştir. Çünkü bu odanın duvarları şiire boyanmıştır, her sıva kumuna en az bir mısra nasip olmuştur. O sebeple içeri girer girmez taze kâğıtlarla harmanlanmış keskin bir şiir kokusu ciğerlerinizi doldurur. Yiğit Töresi ve Külüngün Taşlara Çizdiği Nakış eserleri gözlerini burada açmıştır sanat dünyasına.

Bir hikâyeci tasviriyle oda şöyledir: Kapı girişinde küçücük bir alan, bir nevi ara hol. Salona açılan dış kapıyla paralel ikinci bir kapı. Köşede bez bir örtüyle çevrilmiş paravan içinde küçük bir çay ocağı, bulaşık taşı. Odanın ortasında küçük bir masa bütün odayı kaplamış gibi. Masanın gerisinde duvara asılı bir pano; üzerinde dergiyle ilgili haber kupürleri. Masayla pano arasında biraz genişçe koltuk gibi bir sandalye, ön tarafında karşılıklı dört tahta sandalye. Masanın üzerinde bir daktilo, yan taraflarında basılı matbu yayınlar…

Söz konusu bu oda olunca gün “cumartesi”dir daima. Masanın gerisinde alp eren bir hoca; hilal bıyıklarının heybetiyle sözünün zerafetiyle vakur bir edayla oturmaktadır. Şiir çalışması için gelmiş; bazen iki üç, bazen dört beş fakat daima bir öğrenci bulunmaktadır. Çalışma Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun ‘besmele’si ile başlar ya da akıllarda öyle kalır. Çünkü hoca;

“Şol gökleri kaldıranın
Donatarak dolduranın
Ol deyince olduranın
Doksan dokuz adıyla”  dörtlüğünü davudi sesiyle çok kereler söylemiştir.

Bu odada daima şiirler okunur. Fotoğrafın çerçevesi o yüzden güzel mısraların cezbesiyle atılan naralarla çevrilidir. Hoca, bu odada şiir çalışmasına gelen basit öğrenci şiirlerinden rahatsızlık duymamıştır. “Bildiklerimi paylaşmak, bilgime zarar vermez” diyerek bütün bildiklerini samimice paylaşır; “Tek sermayem yüreğimdir” bildirisinde bulunur. Şiirlerin ses, ahenk için heceyle yazılması istenir. Yazılanlar da heceyle olunca evvela hece sayısı ölçülür okunurken, çünkü eksik heceli mısra hemen kendini ele verir. Öğrenci yeni başladığı için henüz heceyi parmağıyla saymaktadır. Heceye aşinalık artsın diye ufak tefek kusurlar elbirliği ile orada düzeltiliverir hemen. Sonra tema ve seçilen kelimeler eleştirilir. Hoca, sabırla koruğun helva olacağını bilir. Sözleri kuyumcu titizliği ile işlemek zorundadır öğrenci. Şiir yolunda altından kıymetlidir kimi kelime ki onlar ele alınıp bir mücevher gibi dizilmelidir. Burada Yahya Kemal yâd edilir. Sonra Yunus Emre girer araya, kaç asırlık sesiyle;

“İşitin ey yarenler
Aşk bir güneşe benzer
Aşkı olmayan gönül
Misali taşa benzer” dörtlüğü paylaşır. Yüreğimizdeki aşkı bir kat daha alevlendirir.

Şiir çalışması biter bitmez odaya derginin matbaadan gelmiş sayfaları girer şair büyüklerimizle beraber. Şimdi derginin harman zamanıdır; ikişer yapraklı sayfalar sırayla dizilir, derginin kuşe kapağı eklenir ve ortadan tek zımba ile tellenir. Vakit öğledir; sıcak somun ekmekler, tahin helva ve kornişon turşusu çay eşliğinde öğle yemeği olarak gazete kâğıdı sofranın üzerinde çalışanları beklemektedir. Besmeleler, lokmalar ve çay kaşığı şıkırtıları yeni bir şiir olarak bu küçük odayı kuşatmıştır. Etiketler, poşetler, pullar… harmanın günlerce süren son çalışmalarıdır.

Odanın ortasındaki masa daima bereketlidir. Gazeteler, dergiler, kitaplar… O yaktıkları çoban ateşiyle etrafına beş on şair ve yazarı toplamış onlarca dergi… Kimisi soluk rengiyle, kimisi ucuz baskısıyla Anadolu’nun ücra köşelerinde geldiğini gösteren, buram buram sanat edebiyat kokan dergiler… Bizi en fazla ilgilendiren bunlardı. O poşeti açılmış okura sunulmuşların yanında poşetin içinde duran posta kutusundan yeni gelmiş olanlar, genç şair adayları için merak kamçısıdır. Açılmış olanları bir solukta okunur; kimlerin şiiri, yazısı yayınlanmış bakılır ve acaba tanıdık biri de var mı diye heyecanlanılırdı. Poşeti açılmamışlar, merakları daha fazla cezbetse de hocanın açmasını sabırla beklerlerdi. Palandöken, Kuzeysu, Erciyes, Nevbahar, Kayıtlar, Seyir, Büşra akılda kalmış o birkaç derginin adıdır.

Bu çalışmaların üzerinden yirmi küsur sene geçmiş olsa da bazı geceler rüyada, bazı gün düşlerde o sandalye de bulurum kendimi. Bir çekinim(selfie) için elim deklanşöre uzanırken binlerce mısra ile çınlayan şiir sesleri ve yüzlerce derginin sarı saman kâğıdı sayfalarının arasından ortaya böyle bir görüntü çıkar. Bu görüntünün yaşayanlarına sıhhat, ölmüşlerine rahmet niyazı söylenecek son sözdür, çünkü bu fotoğraf da albümdeki yerini alır usulca.

 

Bu gönderiyi paylaşın:

Yazar: ramazan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir