Demli Çay / Sevgi Ataş

Bazı duyguların tarifi imkânsız; akıl, şefkat, merhamet gibi bu duyguların tarifi yok. Nasıl olduğunu bilmiyorum, öyle efsunlu ve büyüleyici ki insanın kendi varlığının farkında olması ile damarlarındaki kanın nasıl hızlı hızlı akarak kalbini yerinden fırlatacak, ayakları yerden kesip yürümeden uçacakmışçasına aklını baştan alıp, sadece bir değere, varlığa odaklanıp onunla nefes alıp vermek, zülüflerinin ucuna ümitlerini bağlamak,  rüyaların en pembesinde dolaşmak, avuç içlerinin terlemesine rağmen terleyen avuçlarını,  yok, yok ellerini saklayacak yer bulamamak, sonra da adını yukardan aşağı okuduğunda her harfine hayran kalacak sözler yazmak, şiirler yazıp, cehennemin ateşinde yanmaya hazır olduğunu söyleyen bir delilik hali sanki. Bir selam gelince hasta yatağında, yarasına merhem sürmüşte şifa bulmuş gibi etekleri zil çalan; ne dedi diyerek tekrar tekrar onun isminden sözünden muhabbetler dinleyerek bıkmayan, bu kadarla kalmayıp sırtını yasladığı ağaçlara ismini kazıyan, oturduğu sıralara adının baş harfini yazan daha daha çektiği ıstırapların büyüklüğünce süslü sözlerle kitaplar yazan, yazılan işte o üç harf: AŞK!

Aşkın tarifi mümkün değil sanırım. Kim tarif edebilmiş ki ben edeyim aşkın o bin bir halden hale değişen, gözlerin dalıp dalıp giden halinin tarifini; kalbimden kaleme bir yol, bir patika bulup gönül diliyle konuşmanın neticesi işte! Yürekten gelen el değmemiş, kirlenmemiş bakir duygular. Büyüdükçe bu duygular saflık, duruluk, güzellik ve masumiyetinden uzaklaşıyor sanırım…  Bu saf, temiz duygulara neler oluyor; birden büyümüş mantık, matematik derken güzelim duyguların yerini başka başka hesaplara bırakmış buluyoruz kendimizi. Hani sadece gülüşü, duruşu, bakışı için yıldızları yerlere indirip yollarına gül döküyor, her türlü fedakârlığı seve seve yapıyorduk; hani Ferhat’ın dağları delmesi de neydi ki! Sen dağları kaldırıp yollar açıyor, hani mecnunun susuzluğu bile senin susamışlığın ırmaklar dolusu taşıp şelale idi. Hani en çokta sen kor ateşlerde yanıyordun onsuz olunca, bu hali üç, yedi belki kırk defa kapı çalıp girer her defasında o kapıdan sırtında taşırken takatini kesecek yükler alıp döner gidersin; aşık oldum dersin, oldum dediğinde bile o olmamışlığın kekremsi tadını kimse fark etmese bile sen tadarsın ve bir boşluk oluşturur o doldu dediğin yüreğinde bile…

Bak işte! Olmamışlığın, dolmamışlığın hali bu! Kolay mı sandın sen aşkı! Ne büyük bir yük, adeta kocaman bir dağın ağırlığını taşımak gibi, aşka hevesli aşka talip olmak. Öyle ya, ateşte yanmaya odun iken, kül olmaya  niyet etmek, gecenin bir yarısı seni uykudan uyandırıp  onunla olmak  konuşmak herkesten sakladığın gizli düşüncelerini; ‘sana geldim senden başkasına diyemedim’ deyip  gecenin koyusunda, onun koynunda bir inşirah bulmak, her buluşmada  seni başka boyutlara götürüp, elle dokunamadığın ama doyamadığın bir tadın doyumsuzluğunu  tamamlamaya çalışmak, ve “Rabbin seni bırakmadı sana darılmadı da”(Duha suresi üçüncü ayet) ayetinin sözünü alıp senin hep yanında olan, bilen sözünü aldıktan sonra, kirlenmiş, secde görmemiş anlını, pusulası belli bir köşede yıkamaktır yüzünü, o tuzlu suların eşliğinde temizlenmek,  niyetini bildirmek, başkası ile aldatmayacağının ahtini vermek. Sadece: ‘sen’ demek, sen dilini kullanacak kadar samimi içten olup onun varlığının yakınlığını sıcaklığını bir şekilde bildirmek, kendini bulmak sen varsın ki ben var oldum varlığınla,  ben yaratılmışların en şanslısıyım talihlisiyim itirafını yapabilmektir, aşk.

Aaah aşk, dönüp bakmamaktı, belki de ondan öncekilere bıraktıklarından pişman olmamak, bütün dünyalıkları ayak altı etmekti, şu karmaşık âlemin içinde saf ve duru olmak, elinin tersi ile çevirdiklerine tekrar el açmamaktı, her şeyi O’nun adına yakışır bir güzellikte yapıp, yapamadığında dert edip uyuyamamaktı. Uyku, derdi olmayanların sevgilisidir. Öyle ya en onulmaz yaralar gece sızlar, taaaki kuşlar kendi şarkılarını söyleyip “benimde sevdam, şakıyıp durmam; güle değil gülün sahibine” der gibi.

Yani kısaca gece bitti…

Derken, güneş tüm cazibesi ile kendini gösterdi işte. Bir de gündüz gözü ile bakıp, değer verip gönül tahtımıza oturtup orada inci mercanlarla süsleyip, baktığımız güzelliğe Yaratan’ın bize bir emaneti ve lütfu olarak görürsek, aşığın aşkı arşa muhabbet ile ulaşır belki. Hem belki bir aşkın ateşine ulaşmaya maşuku ile cezbeye gelip gönül sofrasının ebedi kalıcı beraberliğine bir adım olabilir.

Beka’ya ulaşmak için baki kalacak güzellikler ekmeliyiz ki aşklar dem bulsun.

HADİ BİR DEMLİ ÇAY İÇELİM SEVGİNİN ŞEREFİNE

 

Bu gönderiyi paylaşın:

Yazar: ramazan

2 thoughts on “Demli Çay / Sevgi Ataş

    Zihni gürüz

    (15 Ocak 2017 - 07:24)

    Final harika olmuş.
    Değilmiyiz ki gelip geçici bu yalan dünyadan.
    Sevgi baki kalsın en azından…

    Havvanur Bakirci

    (3 Temmuz 2017 - 11:49)

    Aşka patika bir yol bulup gonul diliyle konustugun netice demissiniz aşkı anlatan en masum en guzel tanim olmus gercekten neticelerimizi gonulden samimi duygularimizla sonuclandirmak dilegiyle Yureginize elinize emeginize saglik 😌

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir