Ra / Sevgi Ataş

SevgiZifiri karanlık her şeyi gizlemiş, bu karanlığın ve sessizliğin boyasını taşıyan uçsuz bucaksız bir gökyüzü, irili ufaklı umutlar saçılmış boncuk boncuk ama onlarda seyirlik, şiirlik, naif yüreklere ilham olmak için belki de…

Karanlığın en yoğun olduğu bir zamanın hemen arkasından, koynunda sakladığı şems, tan yerinden aydınlığın haberini veriyor… Kuşların ötüşmeye başlaması, birbiri ile karşılıklı muhabbeti, cilveleşmesi, şakıması en güzel besteyi taze bir güne hediye etmesi gibi… Daldan dala atlayarak yerinde duramayan müjdeli haber verme coşkusu, bir şeylerin yeni başlamasını bir doğuşun, uyanışın haberini veriyorlar. Ağaçlar yapraklarını nasıl dans ettiriyor, rüzgâr çiğ düşen yaprakların yüzünü yalayarak susamışlığını kurumuş dudaklarına çalıyor sanki.

Karanlıkla örtülü olan her şey kendini gösteriyor, simaları taşıyan suretler seçiliyor, kim oldukları açıkça görülüyor. Her şey açığa çıkmışken, kalplerde olanları da açığa çıkıp okunsa; içinde neler büyüttüğünü, yakıp yıkan  katran karası düşünceler mi, yoksa her nefes alışında sevgi, muhabbet  sözcüklerini Muhammedî bir şuurla, tohumun toprağa düşmesi gibi gönüllere cennet minderleri sermek mi…

Ve güneş tüm ihtişamı ile bütün aydınlığı sırtına alıp aslî görevini yapmak için çıkmış yola. Kim bilir bugün kaç evin sevincine ortak olacak, aşıkların şiirine konuk. Belki birileri, o renkli, heybetli, göz kamaştıran renklerine bakıp “RA” diyecek sığ aklıyla!!! Gözünün içine göz yapacaktır. Rüzgârı, yağmuru, ateşi de kendi gözünde yüceltecek, bir dişi aslan!!! Mu’nun Ra’ sı belki.

Birileri, yirmi sekiz harfin arasından onuncu harf (ر‎) nazarı ile bakıp anlam yükleyecek, kaç çeşit okuyup dem bulacaktır; kadife sesi ile asude iklimlere kapı aralayarak ve yine kimlere anlatmadan sırrını çekip gidecektir. Oysa en tepelere çıkıp ışığı ve sıcaklığı ile ısıtmıştı yaşadığımız dünyayı.

İnsan olabilmek için sürekli sorular ve arayışlar hep olacak ve cevaplar hep yetersiz kalacak. Yetinmemek, daha çok bilip öğrenmek, birilerini yüceltmek, ulaşılmaz kılmak, tapmak, tapınmak hep vardı. Yücelttiğimiz her neyse, kusursuz olması gerek. Mükemmel yaratılmışlığıma cevap olması gerek ki, ben ona tapabileyim; bendeki beni işitebilmeli, içimdeki benle saatlerce konuşabilmeli, beni duymalı taptığım, bana yardım edebilmeli; ateşe, yağmura, rüzgara, aya, yıldıza ve güneşe gücü yetmeli; hepsine, hepimize süre ve sıra vermeli, İbrahimvâri “la uhibbul afilin” demeli. “Ben batanları sevmem”(En’am 76). Ben de atam İbrahim gibi diyorum, ben de batanları sevmiyorum. Segâh makamı ile güneş bütün cazibesini kaybetti, ışıltısı ruhuma hüzünlü nağmeler dinletti ve yavaş yavaş kayboldu.

Ve yükseldiği yerden aşağıya doğru, zamanın gücüne dayanamayıp eskimeye, tükenmeye, başlamış ışığı, göz kamaştıran ebruli rengini; her geçen süre onu biraz daha batmaya, bitime, sona doğru çekiyor ve bugün ona verilen görevi yerine getirerek tamamladı ömrünü.

Güneş battı işte…

 

Bu gönderiyi paylaşın:

Yazar: ramazan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir