Üniversiteli Kurbağa / Nevzat Akyar

Yarım saattir minibüs garajındayım. Sabahın sekizinde, kasımın insanın tenini kasıp kavurduğu ayazında bekliyorum. Başımda bere, sırtımda eski bir örme hırka, kot pantolon ve spor ayakkabısıyla öylece yolcu bekleme bölümünde oturuyorum. Bu bölümün sadece üstü kapalı, yağmurdan korunmak için, diğer dört tarafı açık. Yağmur yok ama sabahın ayazı şimdiden ellerimi, yüzümü ve dudaklarımı çatlatacak kadar kurutmuştu. Ben ha bire dudaklarımı yalıyor, yaladıkça birkaç dakika yumuşayan dudaklarım tekrar kuruyordu. Şoförlerin ısınmak için orta yerde yaktıkları eski bir yağ tenekesinin içindeki çer çöp ateşinde ara sıra avuçlarımı ve bacaklarımı ısıtıyor, ama bu kalabalığı hemen terkediyor, dişleri ve sakalları sararmış şoförlerin arasından kaçıyordum. Değnekçiler beş dakikaya bir kurulmuş saat gibi bağırıyordu,

–“Topçular kalkıyor, meydan yolcuları kalmasın, Narenciyeye mi bayan, amca Sigorta bu taraf” diye yolcuları yönlendiriyorlardı, tıpkı çobanların koyun otlatması, akşam köye dönen hayvanları kendi avlularına gönderir gibi bir telaş ortalığı kaplıyordu. Yolcular minibüse dolunca da şoföre sesleniyor, her beş dakikada bir, beş altı şoför şehrin değişik semtlerine yola çıkıyordu. Değnekçi ikide bir bana bakıyor, -“niye binmiyorsun” der gibi mimikler atıyordu, ben bir iki kelimeyle birini beklediğimi anlatmaya çalışıyordum. O zaman da adam çantama bakıyor, elimdeki soğan çuvalından yapma küçük ağ ve deterjan kutusuna bakıp, garip bir ifade gönderiyordu. Haklıydı, çünkü bu saatte bu durakta güzel bir buluşma olamazdı, tatlı bir onsekiz yaş randevu yeri değildi ne bu durak ne de buradan kalkan minibüslerin güzergahı. Üstelik üstüm başım da flört edecek, aşıkıyla buluşacak kadar düzgün değildi. Anlamsız olacağını da bildiğim halde hala bekliyordum, çünkü bir kez teklif etmiştim ona. Biraz daha bekler yine de gelmezse tek başıma giderim diye düşünüyordum.

Her şey bir gün önce okul koridorunda dolaşırken o ilanı görünce başlamıştı. Fizyoloji laboratuarının kapısındaki ilanda, deneylerde kullanılmak üzere kurbağa satın alınacağı yazıyordu. Neden olmasın, kurbağaları biz getirip okula satabilirdik, kurbağaların bol bulunduğu bir sulak yer vardı okul yolunda. Zaten bilmediğim bir iş değildi, çocukluğumda balık avlayıp yüzdüğümüz dereden zaman zaman kurbağa yakalardık, gerçi o zaman oyun içindi yaptıklarımız, arka bacaklarına ip bağlar, sadistçe onlarla oynar, çırpınmalarını seyreder, ya da birkaç kurbağayı yan yana koyup yarıştırırdık arkadaşlarla. Ama bu işten yarım saate, memur babamdan bir ayda aldığım kadar para kazanabilirdim, tabii şansım da yaver giderse.
Artık minibüse binmiştim, işi ve parayı bölüşeceğimiz arkadaşım beni satmıştı, ya üşenmiş ve bu soğuk havada bekar odasındaki sıcak yer yatağından kalkamamış, yahut kurbağa yakalama işini gönlüne yedirememişti. Hani ben de bu işten utanmıyor değildim, fakat bu bir arz ve talep işiydi, ben de karşılığında para kazanacaktım, hem de bir aylık okul harçlığım için yarım güm çamurlu suda çalışarak. Öğretmen çocuğu olmam, üniversitede okumam beni de biraz utandırmıyor değildi fakat ihtiyaçlarım duygularımı geçmişti bir kere.

Arkadaşım olmaksızın minibüste gidiyordum. Aracımız şehir çevre yolunun sonuna yaklaşırken köy havasındaki bir kenar mahallesine girdi, etrafta büyük bahçeler, tek tük bağ evleri, ahırlar, ortalıkta hayvanlar vardı. Yolun kenarındaki küçük dere de ağzına kadar dolmuş, yer yer suyu yola ve etraftaki tarlalara taşmıştı. Burayı iyi biliyordum çünkü okulumuz birkaç kilometre ilerdeydi ve ben her gün bu kıvrımlı dar köy yolundan okula gidiyordum. Küçük bir el işaretiyle ineceğimi belirttim, suyun hep taşkın olup bastığı, zararsız bir bataklığa çevirdiği sahipsiz, tek tük ağaçlı arazinin kenarında minibüsten indim. Henüz kuşluk vaktiydi, etrafta birkaç köylü at arabalarıyla biryerlere gidiyordu, bir de başıboş tavuklar, otlamaya bırakılmış bir iki hayvan vardı.

Dereden kolayca atlayarak bataklığın kenarına çöktüm ve suya baktım, yılın yedi sekiz ayını su altında geçiren bu sahipsiz arazi, bu sivrisinek ve kurbağa ülkesi bana para kazandıracaktı bu gün. Yine de etrafta kimselerin olmamasını istiyordum, gerçi zararlı bir şey yapmayacaktım, bilimsel araştırmalar ve bir öğrencinin harçlığı pahasına biraz kurbağa toplayacaktım. Hem düşünüyor hem de ayakkabılarımı çıkarıp paçalarımı sıvıyordum. “-Ya Bismillah” diyerek suya adımımı atar atmaz ürperdim, dışarıdaki ayaz yetmiyormuş gibi su da buz kesmişti, ayaklarım sanki bileklerimden kesiliyordu. Ama yapacaktım, bu gün mutlaka kurbağa yakalayacak ve harçlık çıkaracaktım. Suyun içinde hem düşünüyor hem de usulca ilerliyordum. Bir kedinin avına yaklaştığı gibi, ayaklarımı yukarıya kaldırıp indiriyor, suyu bulandırmadan, ses çıkarmadan dolaşıyordum, gözlerim bir kartal gibi pür dikkat açılmışlardı, ayaklarımın feryadını ise artık duymuyordum. Kurbağaları bulmak için fazla uğraşmadım, ordan burdan şıpırtılar ve vıraklama sesleriyle zaten kendilerini belli ediyordu hayvancıklar. Soğan çuvalından yapma ağımı demir bir halkaya geçirerek yaptığım o süper mekanizmayla kurbağaların üzerine kapaklanıyor, sonra da elimle kavrayarak kutuya koyuyordum. Üç saat içinde epey kurbağa yakalamıştım, kutu da dolmuştu. Tabii benim de üstüm başım ıslanmış, çamura bulanmıştı, bütün vücudum, kaslarım ağrıyordu. Neyse, amacımın büyük kısmı gerçekleşmişti, biraz burun akıntısı, hafif ateşle şifayı kapmışsam da mutluydum.

Alelacele hazırlandım, dereden akan suyla çamurlu yerlerimi yıkadım. Saçımı tarayıp beremi başıma geçirince tekrar bir üniversite öğrencisi olmuştum artık. Kurbağaları koyduğum deterjan kutusunu bir bezle sarıp elimdeki Pazar çantasına yerleştirdim. İyice saklamalıydım, şoförler seslerini duyarsa beni ayıplarlar diye düşünüyordum. Çünkü her gün bu minibüslerle, az ilerideki okuluma gidiyordum, Allah korusun, bir duyulursa okulda rezil olurdum yoksa.

İlk gelen minibüse atladım, doğru garaja. Allah’tan kurbağacıklarım onbeş dakika içinde hiç vıraklamadılar, bir iki zıplamışlarsa da kimse duymamıştı. Araçtan inince hiçbir yere uğramadan eve gittim.

Annem evdeydi, her zaman da evde olurdu zaten biz evde yoksak. Benim nereye gittiğimi bilmediği gibi, kurbağalardan da haberi yoktu, sadece ıslak paçalarımı, kollarımı görüp, tir tir titreyen morarmış dudaklarıma bakınca korkarak ve merakla yanıma oturdu. Odadaki soba tüm ihtişamıyla yanıyor, üstündeki çaydanlık fıkırdıyordu. Sobaya doğru ayaklarımı uzatıp bir yandan üzerimi kurutuyor, bir yandan da annemin yarıladığı çaydan yudumlayarak içimi ısıtmaya çalışıyordum. Bütün olup biteni anlattım. Okuldaki ilanı, kurbağaları bulacağım yeri bildiğimi ve bu işin hiç tehlikesi olmadığını, kazanacağım parayı, beraber çalışacağım arkadaşımın beni satmasını, bu yüzden de tek başıma kurbağa topladığımı, çamurlu suda çocuklar gibi cebelleştiğimi bir solukta anlattım. Oysa çocukken bile böyle garip bir iş yapmamıştım. Annem hem şaşkın şaşkın bana bakıyor, gülmemek için kendini zor tutuyor, hem de şefkatli bakışlarla gözlerimden yüreğime akıyordu.

“- Hafta başına kadar onları nerede tutmayı düşünüyorsun ?” diye sordu.

Benim için yer belliydi ama o bilmiyordu. Sonunda çekine çekine;

“- Banyoya, bir leğenin içine koyabilir miyim?” diye, sorusuna yine soruyla cevap verdim. İster istemez bu isteğimi kabul etti.

Altı metrekarelik eski usul, tabanı şaplı banyoya bir leğen koyup, biraz su ve ekmek artıklarıyla konuklarımı yerleştirmiştim, üzerlerine de bir sini kapattım ki kaçmasınlar, banyo deliğine düşmesinler diye, tabii hava almaları için kenarda küçük bir boşluk bırakmayı da ihmal etmemiştim.
Üst baş değişiminden yarım saat sonra güzel annemin kahkahaları zaten sıcacık olan odanın havasını daha da ısıtmıştı.Kurbağalar leğenden dışarı çıkmış,banyoda cirit atıyorlardı. Kimisi su tası, kimisi deterjan kutuları ve kirli çamaşırların üstündeydi, külotların, pantolon paçalarının, havluların altından girip üstünden çıkıyorlardı. Ben de koyuverdim kahkahayı, konukları fazla sıkmamak gerektiğini benim yerime annem söylüyordu, o söyledikçe ben gülüyor, kahkaha krizlerine giriyordum, öyle ki gülmekten çene kaslarım ağrıyordu. Çok şükür o akşam babam da tebessümle karşıladı bu olayı, aslında ciddi adamdır ama kardeşlerim de dahil herkesi güldüren bu komik misafirlere ve yaşanan komediye kendini kaptırmıştı bir kez.

İki günlük haftasonu misafirliğinden sonra, pazartesi sabahı bir öğrenciye yakışır kıyafette garajdaydım. Elimde her zamanki bont çantamdan başka bir çanta daha vardı. İçinde kat kat örtülerle sarılmış deterjan kutusu içindeki kurbağalarım tabii ki. Minibüste hiç öğrenci olmasın diye dua ediyordum bu yüzden de her zamankinden yarım saat erken gelmiştim garaja. İlk minibüsün en arka koltuğuna pencere dibine oturup çantayı ayaklarımın altına gizledim, yüzümü pencereye döndüm. Tabii erkenci minibüsler hemen kalkmaz, ben sabırsızlandıkça şoför biraz daha gecikiyor, ard arda çay içiyordu ayaküstü. Sonra bir iki üç derken minibüsün iki sırası öğrenciyle dolmuştu bile. Ben bela savar kabilinden “Günaydın” ları kısacık geçiştirip yüzümü tekrar cama çeviriyordum. Hayatımda ilk kez yanımda hiç kimsenin olmasını istemiyordum ama mümkün mü ! Neyse şoför kontağı çevirince içime bir serinlik doldu. On dakikadır kimse kurbağalarımı farketmemişti. İnşallah hep böyle devam eder diye düşünürken, aracın ilk hareketlerindeki bir iki sallanmadan sonra, güçlü bir “vırak” sesi duyuldu, sıramdaki yolcular “Allah Allah” der gibi arandılar. Bu benim kurbağalarımdan biriydi ama nasıl söyleyebilirdim. Araç virajlara girdikçe, fren yaptıkça vıraklamalar artıyor, her seferinde öğrenciler sağa sola bakıyorlardı, benimse yüzüm dışarıya dayalı, numaradan uyuklar gibi yapıyordum. Bir ara şoför dönüp “- arabada kurbağa mı var ?” diye seslenince iyice kızarmıştım artık. Şoför dahil herkes bu olayı sabah mahmurluğuna bağlamışlardı herhalde ama ben çok sıkkındım, yüzüm cama çevrili, ateş basmış kulaklarımla bu yolculuğun sona ermesini ne kadar çok istiyordum. Çünkü eğer bu olayı bir öğrenci farkederse tüm okulda neler denmezdi ki bana. Hocalar, asistanlar alaycı sözler ve bakışlar atarlardı mutlaka ve ben o sezon bitene kadar bunun mahçupluğundan kurtulamazdım. Hoş, kurbağaları satıp parasını harcarken de benim koltuklarım kabaracaktı ama, bu işi o aşamadan önce gizlemeliydim.
Sonunda okula gelmiştik, minibüs son bir frenle durunca öğrenciler alelacele boşalttılar aracı, son duruşta tekrar vıraklama sesi duyulunca yanımdaki öğrenci bir bana bir de çantalarıma tekrar baktı ve çıktı. Sanki yüreğim ağzıma gelmişti, kalbim maraton koşucusu gibi hızla atıyor, yüzümü ateş basıyordu. Her zaman en öne binip en önce inen ben herkesin araçtan uzaklaşmasını bekledim, şoför de şüphelenmiş, garip garip bana bakıyordu, daha doğrusu elimdeki çantaya dikmişti gözlerini.Son bir tebessümle araçtan ayrıldım, hızlı adımlarla fakülte binasına yürüdüm.
Etrafta onlarca öğrenci sınıflara yönelmişti, kimi sabah simitlerini midelerine indiriyor, kimi sabah sigaralarıyla körpe ciğerlerini dolduruyordu. Grupları adeta doksan derece keserek binaya girerken tanıdığım bazıları “- sabah sabah nereye, derse girmiyor musun ?” diye soruyor, ben de
“- geliyorum, tuvalete gitmem gerek” diyerek hemen yanlarından ayrılıyordum. Allah korusun, burada duyulacak bir vırak sesi saygınlığımın sonu olabilirdi, bu yüzden hızla binaya girip merdivenleri çıkmaya başladım.

Nihayet laboratuar katındaydım, az sonra bir saatlik ızdırabım sona erecek, kurbağaları satıp parasını cebe indirince de (zafer kazanmış komutan edasıyla) karışacaktım öğrencilerin arasına. Son noktaya gelmiştim, artık paraları cebimde hissediyor, kendimce her adımda daha bir zengin oluyordum, kapıdaydım ve kalbim yerinden çıkacak gibi yine hızlanmıştı. Alacağım parayla bir ay babamdan harçlık istemiyecek, kardeşlerime birer kalem takımı bir de futbol topu alacaktım, üç kardeşimi de elinden tutup etlipideciye gidecek, ikişer porsiyon pide ısmarlıyacaktım.
Kapıya kararlı bir şekilde vurdum, bir daha, bir daha. İçeriden ne kimse çıkıyor ne de “gel” sesi duyuluyordu. Belki benden başka kimse duymuyordu da bana öyle geliyordu. Kolunu tutup hafifçe çevirince kapı açıldı, asistanlar, memurlar bir iki müstahdem içerideydi, birkaç kurbağa masalara yatırılmış incelenmeyi bekliyordu. En sevdiğim asistana yaklaştım, kimse duymadan kulağına fısıldamalıyım diye düşünüyordum. Usulca;

“- Abi, ben kurbağa getirdim de” diyebildim. Şaşkın şaşkın bana baktı;
“- Ne kurbağası !”
“- Hani kapıdaki ilan var ya, onun için, satın alacaktınız ya”
“- Yahu gözüm, o ilan iki haftadır orada unutulmuş, kurbağaları bir köylüden aldık, halen yeterince de var” dedi.
Dünyam yıkılmıştı, bir aylık harçlık, kardeşlerime alacağım kalem takımları, etlipide ziyafeti gözümün önünden uçuvermişti. Yutkunarak ;
“- Peki ben bunları ne yapacağım ?” diye sormuşum.
“- Ne yapacaksın, okulun kenarındaki arığa bırakıver gitsinler” diye cevap verdi.
Yarım günlük buz gibi çamurlu suda cebelleşme, hafta sonu tatilimi ateşlenerek geçirme, minibüsteki korku ve heyecan, hepsi boşa mıydı yani. Peki aileme, kardeşlerime ne diyecektim. Artık olan olmuş, çabalar boşa çıkmıştı, son bir sözle çıktım laboratuardan;
“- Abi kimseye söyleme olur mu ? Yoksa arkadaşlarımıın yüzüne bakamam hani”
“- Tamam gözüm merak etme, haydi onları bırakıp ders yetiş” dedi.

Hızla merdivenleri indim, okul bahçesindeki geç kalan öğrencilerin arasından koşarak dışarı çıktım, arığın yanında bir ağacın arkasına saklandım. Kurbağalarımı teker teker suya bıraktım, hepsiyle vedalaştım, yuvalarından biraz uzakta da olsa tekrar özgürlüğün tadını almış olacaklar ki her kurbağa suda bir dalış yapıp çıktıktan sonra bana dönüyor ve tekrar dalıp uzaklaşıyordu. Kurbağa kutusunu da fırlatıp koşarak derse girdim, hoca gelmemişti, asistanla göz göze geldik, tatlı bir tebessümle anlaştık.

O gün derslerden bir şey anladım desem yalan olur. Hocanın sözleri havada uçuşuyor,ben söylenenleri anlamak bir yana duymuyordum bile. Ama olsun, iki günlük kurbağa konuklarım, onları heyecanla yakalamam, banyo sefaları ve ailemle gülmekten kırıldığımız o tatlı haftasonunu düşündüm, güzel ve komik bir hatıram olmuştu. Dersin tam ortasında bir kahkaha patlatıvermişim ki herkes bana bakıyor ama ben duramıyorum. Kahkahalar ard arda geliyor, kasılmaktan karın kaslarım bile ağrıyordu Benden başka gülme krizine girmiş biri daha vardı, asistan abi hem gülme krizinden kurtulamıyor hem de hocadan özür dilemeye çalışıyordu. Allah tan imdada teneffüs zili yetişti de ders sona ermişti. Asistan abiyle birlikte biz hala kahkahalar içindeydik, bu mutluluk bize aitti ve hiç kimseyle paylaşmaya da niyetimiz yoktu

Bu gönderiyi paylaşın:

Yazar: ramazan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir