Umudu Yeşertecek Işık / Tuğba Önce

Bazen kendini karanlık dehliz bir kuyunun içinde, bazen girdabın içinde kaybolurcasına, bazen de hayatında koca bir boşluk hissedersin… Duyguların çıkmaz sokakta gibidir. Bazen hayâl kırıklıkları bir fanusun içinde önünüze sunulur. Mutluluk yola çıktı bana geliyor dediğin ânda mutluluğun önünü keserler ve uçurumdan aşağı yuvarlarlar… Hâlet-i ruhiyen araftadır…

Gün gelir güneş vurmaz pencerene… Kapın çalınmaz, iskemlede otururken duyduğun tek ses geciken kara trenin hazin sesi olur… Kuş cıvıltılarını, yağmurun sesini unutursun… Burnuna ne bir gelincik çiçeğinin kokusu ne de papatya kokusu geliyordur… Geceni aydınlatan ne dolunay ne de yıldızlardır.. Gecenin tek ışığı sokak lambalarıdır. Gün gelir sadece fotoğraf karelerinde gülümsersin… Hayâllerine, umutlarına siyah perde çekilmiştir. Her şeyden elini eteğini çekmişsindir… İşte tam da bu ânda hayata tutunmanızı sağlayacak, yarınlara umutla bakacağınız bir hikâye anlatacağım…

Yeşil leğendeki küçük istavritin öyküsü…

Küçük istavrit yiyecek bir şey sanıp hızla atıldı çapariye… Önce müthiş bir acı duydu dudağında. Gümbür gümbür oldu yüreği. Sonra hızla çekildi yukarıya. Aslında hep merak etmişti denizin üstünü neye benzerdi gökyüzü? Bir yanda büyük merak, bir yanda ölüm korkusu… “Dudağı yarıklar” denir. Şanslıdır onlar hani görüp de gökyüzünü son ânda oltadan kurtulanlar. Ne çare balıkçının parmakları hoyratça kavradı onu. Küçük istavrit anladı yolun sonu… Koca denizlere sığmazdı yüreği oysa yüzerken küçük yeşil leğende… Cansız uzanıvermiş dostlarına değiyordu minik yüzgeci…

İnsanlar hep gelip geçtiler önünden. Bir kedi yalanarak baktı gözünün içine. Yavaşça karardı dünya. Başı da dönüyordu. Son bir kez düşündü derin maviyi, beyaz mercanı, bir de yeşil yosunu… İşte tam o ânda eğilip aldım onu. Yürüdüm deniz kenarına… Bir öpücük kondurdum başına, iki damla gözyaşından ibaret sade bir törenle uğurladım onu denizin sularına… Bir ân öylece bakakaldı… Sonra sevinçle dibe daldı. Tüm kederini söküp atarak. Teşekkürünü de ihmâl etmemişti. Birkaç değerli pulunu avuçlarıma bırakarak… Balıkçı ve kedi şaşkın şaşkın baktılar yüzüme bunu neden yaptın dercesine…

Bir gün dedim “bulursam kendimi yeşil leğendeki küçük istavrit kadar çaresiz son âna kadar umudum olsun diye…”

İşte küçük istavritin öyküsüdür bu. Sizler de bir gün oltaya takıldığınızda canınız sıkıldığında, karamsarlığa düştüğünüzde bu hikâyeyi hatırlayın. Çünkü yaşam varsa, umut vardır. Umut ve yeis aynı yürekte barınmaz. Yeis değil, umuttur yüreği taşıyan. Yeis esaretin, umut ise özgürlüğün sembolüdür. İnsan yeise râm olmak yerine, umuda sultan olmayı tercih etmelidir. En karamsar olduğunda bile umutsuzluk bir çöl, umut ise o çölde vaha olmalıdır. Umut öylesine güçlü bir ışıktır ki hiçbir karanlık örtemez onu… Umut; kimi zaman insanın fırtınalı havalarda sığındığı limandır. Kimi zaman bir kuşun kanat çırpışıdır… Kimi zaman bir çocuğun uçurtmasını uçuruşudur… Kimi zaman yürüme engelli birinin koltuk değneklerindedir… Kimi zaman kelebeğin bir günlük yaşamında gizlidir… Hayat varsa umut dâima vardır. Atiyi karanlık bularak azmi bırakmak yaşayan birinin üzerine toprak atmaya benzer. Mehmet Akif Ersoy’un da dediği gibi “azmiyle, umuduyla yaşar hep yaşayanlar.”

Geleceği hayâl et…
Sula umudunu…
Bırak yeşersin umutların…
Bırak fethetsin tüm bedenini umutlar…
Bırak umudun güçlü kollarına kendini…
Aklını, ruhunu, gönlünü umudun emrine ver…
Hiç beklenmedik ânda çıkıp gelen ve hiç gitmeyendir umut/unutma… Karanlıkta kalmaktan korkma, üzülme her şey bitti diye… Belki de bir yerlerde ışığın seni aydınlatmak için karanlığa düşmeni bekliyordur… En büyük acılar bile umudun gölgesinde erimeye mahkumdur. İmkansız diye bir şey yoktur. Yeter ki ilk tökezlemede pes edip, umuda doğru yürümekten vazgeçme! Mucizeler seninledir dâima…

İthaf…
Umudunu kaybedenlere ışığınızın sizi bulması ve umutlarınızın yeşermesi temennisiyle…

Bu gönderiyi paylaşın:

Yazar: ramazan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir