Güneşi Anlamak! / Hatice Üzgül

Kimsenin kimseyi anlamadığı, hatta herkesin birbirini bilinçli olarak yanlış anlamaya çalıştığı bir gündü. Offf çok yorucuydu. Kalabalığın çoğu, karşısındakini dinlerken ‘Ne anlatmaya çalışıyor acaba?’ diye değil, ‘Nerede açık verecek ve ben o açığın üzerine nasıl gideceğim acaba?’ diye düşünüyordu. Hatta, ‘Sadece aklımdan geçenleri sıralayayım, bana ne diğerlerinin ne söylediğinden’ diyen bile vardı! Ne gündü ama…

Her şey benim Güneş’in doğumunu izlemek için kozmik vadiye gitmemle başladı. Güneş’e olan sevgim, kimi zaman beni buralara kadar getiriyordu işte. Bazı bazı sohbet ediyorduk onunla. Dertleşiyorduk. Bir gün ona “Seni yeterince tanıyor muyum acaba?” diye sordum. “Beni kendine yetecek kadar bile tanımıyorsun.” diye cevap verdi.

“Seni daha çok sevmek için, daha çok tanımayı isterdim.” dedim.

“Olur. Sana şahitlerimi göndereyim o zaman. Beni bir de onlardan dinle bakalım!” dedi.

Kıskanmadım. Güneş’i gören, bilen, tanıyan tek şahit ben olmadığımı biliyordum. Ona başka pencerelerden bakan, benim dışımda onu gözlemleyenler de vardı şüphesiz. Ve artık onlarla da tanışma vakti gelmişti.

Çok geçmeden şahitler yanıma ışınlandılar. Nereye geldiklerini, neden geldiklerini bilmiyorlardı ama karşımdaydılar işte! Bir bedevi, bir eskimo, bir yarasa, bir günebakan, bir köstebek, bir kardan adam, bir de ben işte!…

İlk Bedevi sordu: “Sen de kimsin?”

Etrafımdaki gruba bakıp kendimi sınıflandıramadım birden. Böyle bir topluluğa ismimi söylemek olmazdı. Kendimi ‘kadın’, ‘insan’ ya da ‘psişik’ gibi sıfatlarımdan biriyle, beni en çok ifade edecek şeyle, tanıtmalıydım. Biraz düşünüp, “Ben Gölge!” dedim.

Günebakan: “Biz buraya neden toplandık Gölge? Biliyor musun?”

Ben: “Güneş’i anlamaya çalışıyorum da… Onu bir de size sormak istedim.”

Toplulukta bir kahkaha koptu! Hep bir ağızdan bana güldüler.

“Şu bizim Güneş’i mi anlayamadın?”

“Bunda anlamayacak ne var canım?”

“Kah kah kah”

“Hahahahaha Güneş dedi ya!”

Tutumları biraz aşağılayıcıydı ama pek umursamadım. Gülmelerindeki kibrin altında, aslında onların da sınırlı bilgisi olduğunun farkındaydım.

Söze önce bedevi başladı: “Güneş’i en iyi ben bilirim! Her gün doğuşundan batışına kadar, ona en yakın olan benimdir! Bana istediğini sor.”

Eskimo lafını kesti: “Hayatımda böyle bir saçmalık duymadım! Güneş kim, her gün doğup batmak kim? Bir doğar, aylarca batmaz; bir batar, aylarca görünmez o.”

Bedevi: “Seni yalancı adam! Gölge’yi kandırmaya mı çalışıyorsun? Buldun bir cahili, o saçma fikirlerini aşılayacaksın değil mi? Güneş bu, tabii ki her gün doğup batacak!”

Yarasa alaycı ve küstah yanındaki Köstebek’e fısıldadı: “Bu devirde hâlâ güneşin varlığına inananlar mı var? Bu ne cahillik! Güneş tabii ki yoktur! Ben şimdiye kadar hiç görmedim, sen gördün mü? Kanıtlanmış mı varlığı?” Bu sözlerin üzerine Köstebek Yarasa’ya hak verircesine kıs kıs gülmeye başladı.

Günebakan ise resmen irkildi, tiksintiyle karışık: “Güneş hakkında doğru konuşun! O benim aşkımdır!” dedi.

Bir anda gürültü koptu! Her bir ağızdan konuşuluyordu, her konuşulanı yakalayamıyordum. Herkesi susturdum ve önce kendinden emin görünen Bedevi’ye sordum: “Lütfen siz anlatın bana Güneş’i. Onun hakkında ne biliyorsunuz?”

Bedevi ona sormamdan hoşnut, beni kendi tarafına çekmeye çalışırcasına konuşmaya başladı: “O öyle yakıcıdır ki… Kavurur, buharlaştırır, kuraklaştırır. Önlemini almazsan kimi zaman ölümcüldür. Ben, onun hakkındaki rivayetlerin aksine, hayat verdiğini değil, hayatı emdiğini düşünüyorum!”

Kardan adam korku filmi izliyormuşçasına Bedevi’yi dinliyordu. Eskimo ona yalancı gözüyle bakıyordu. Yarasa ve Köstebek hiç oralı değildi, ancak Günebakan daha fazla kendini tutamadı:

“Yanlış! Yalan! İftira! Güneş asla öyle şeyler yapmaz! O hayat ışığıdır. Can kaynağıdır. Kavurur diyorsunuz ama ben ona saatlerce bakarım da kavrulmam, buharlaşmam! Bunu nasıl açıklayacaksınız?”

Kardan adam: “Ben Bedevi’ye katılıyorum! Çok çok acımasız o! Ona hiç güvenmeyin! Birçok arkadaşımın ölümüne sebep oldu!”

Eskimo: “Bırakın Allah aşkına! Güneş o kadar da sıcak değil! Sıcak olsa ben bu kadar kıyafetle dolaşmak zorunda kalır mıyım? Demek ki Bedevi de Kardan adam kadar naif olacak ki o kadarcık sıcağa dayanamıyor. Belki Güneş havayı biraz ısıtıyordur evet, doğru. Ama bu sıcaklık, yakıp kavuracak kadar olamaz asla!”

Sonra yine herkes bir ağızdan konuşmaya başladı. Kimisi sinirden yumruk yumruğa gelecek haldeydi. Anladım ki, bu grubu sırayla konuşturmanın imkânı yoktu. Birbirlerini asla anlamayacak, birbirlerine asla hak vermeyeceklerdi. Bunun üzerine onlarla teker teker konuşmaya karar verdim. Güneş hakkında ne düşünüyorlardı, onunla ne yaşıyorlardı, ne hissediyorlardı merak ediyordum. Vadinin bir köşesindeki ağacın altında hepsiyle ayrı ayrı görüştüm. Günebakan’ın aşkı ve saygısı beni derinden etkiledi. Yarasa ve Köstebek’in kör olduklarını fark etmeyişleri ve bu yüzden güneşe inanmamaları çok komikti. Sonra, Eskimo’nun aslında Bedevi’ye ne kadar benzediğini gördüm. Kardan adamın uzun uzadıya anlattığı korkusunu, bir an içimde hissettim. Şunu belirtmeliyim ki, onları anlıyordum, onlarla iyi vakit geçiriyordum, onları sevmiştim. Hepsinin kendine ait bir doğrusu vardı. Bu doğrular yan yana gelmedikleri sürece, ‘yanlış’ değildi. Kardan adamın Bedevi ile dostluğu, Eskimo’nun Günebakan ile ortak nokta bulması neredeyse imkansızdı. Birbirlerini anlamıyorlardı ve birbirleri hakkında tek bildikleri buydu. Oysa bana gelince durum değişikti, ben onlardan herhangi birini anlayabilirdim. Bunu biliyorlardı. Hepsi kendi fikrini sunduktan sonra, gözlerini bana diktiler. Onların merakı, benim merakım gibi Güneş ile ilgili değildi. Zaten hepsi Güneş hakkında en doğruyu bildiklerini düşündükleri için akıllarında şu sorular vardı: Hangisine hak vermiştim? Kimden yana duracaktım? Bundan sonra hayatımda hangi yolu seçecektim?

Konuşmaya başladım. Bir tercih konuşması değildi tabii ki… Naçizane kendi fikrimi bildirmek istemiştim:

“Sevgili dostlarım! Hepinizi çok seviyorum. Beni çok iyi bilgilendirdiniz ve merakımı biraz olsun giderdiniz. Hayatıma girdiğiniz için hepinize teşekkürler! Sanırım hepiniz Güneş’e farklı bir pencereden baktınız ve onun farklı özelliklerini gördünüz. Ama bir de beni dinleyin. O Samanyolu Galaksi’sinin parçası olan bir yıldız. Büyüklüğü ve sıcaklığı bakımından küçük sayılır ancak yaşadığımız dünyadan kat be kat büyük! Hepinizin onu farklı görmesinin nedeni ise…”

Birden grupta büyük bir uğultu koptu. (Ya da kıyamet koptu mu demeliydim?) Sözümün devamını getirmemi beklemeden öfkeli söylemlere başladılar. Kendilerini bana tam anlatamadıklarını ya da benim kıt zekâlı olduğumu düşünüyorlardı. Sanki onlara ihanet etmişim gibi davrandılar. Oysa ben altı üstü Gölgeydim. Güneş’in gördüğü herkesin dibinde bitiverirdim. Onlardan biri gibi görünürdüm ancak, kolayca başka biri gibi de olabilirdim. Bu beni karaktersiz yapmıyordu ama onların aklından geçen sanırım tam olarak buydu. Tabii ki gölgelerin de kendine has bir duruşları vardır ve hayatları kendilerini anlatmaya çalışmakla geçer. Ancak, bu durumu onlara anlatamadım.

Beni kendilerinden görmeye neden bu kadar çok ihtiyaçları vardı anlamıyordum? Bana olan kinleri, birbirlerine olan öfkelerini bastırdı. Birbirlerini anlamamaları problem değildi, kendilerini anladığını sandıkları birinin “anlamadıkları şeyler söylemesi” problemdi, kaostu, affedilemezdi! Ben onların gölgeleriydim ya hani, nasıl olur da onların peşinden gitmezdim?

Eskimo Kardan adam ile uzlaştı, Yarasa Köstebek ile, Bedevi Günebakan’ın kırık kalbini onarmaya çalıştı… Bir tek ben yapayalnız kaldım o vadide! Batmakta olan Güneş bile bana gülümseyerek “İyi akşamlar.” deyip uzaklaştı.

Bense Allah’a, Güneş’i ve şahitlerini bana gönderdiği için şükredip bundan iki önemli sonuç çıkardım;

Bir; Güneş’in bütün şahitlerini dinlesem bile, onu tam olarak tanımamın imkânı yoktur.

İki; eğer farklılıkların bulunduğu bir ortamda herkesi anlıyorsanız, mutlaka herkes tarafından yanlış anlaşılıyorsunuzdur!

Bu gönderiyi paylaşın:

Yazar: ramazan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir