Tuzlu Kahve / Sevgi Ataş

Bütün tırtıllar kalemimin içinde dut yaprağı yiyerek büyüyen ve kozasından başkalaşım geçirerek, kanatlar çırpan kelebekler gibi, uçsuz bucaksız ovalarda renk renk kır çiçeklerinin üstüne konuyordu adeta. Duru ve şeffaf el değmemiş gönül bahçeme sevda fidanlarımı büyütecek sözler ekiyorum, bahçem bahar olsun diye.

Dağların arasından çağlayan sular gibi akıyordu özlem, gözlere hücum ederek. Gönül diliyle konuşunca “Ah, sevdiceğim vuslatı tespih gibi çekmekteyim gel!” diyerek başlayan hasret sözcüklerini, kalem kâğıdın kulağına fısıldarken, yârin kokusunu koklar gibi derinden çekip burnuna, hasretin izlerini sarıldığım kâğıda düşürmüştüm bile: “Gel çok özledim bekletme beni. Gözlerim yollar ile hemhal oldu gel!”

‘Ya kendin gel ya da haber gönder.’

Haber bekliyorum postacının yolunu gözleyerek. Sabırla beklerken beklemenin sabrını, dersini görüp adeta bekleme eğitimi alıp beklemeyi öğreniyorum. Gelecek cevabın nasıl olacağını, tekrar cevap olarak ne yazacağımı düşünüp, fırlamak üzere olan kalbime beklemeyi öğretiyorum ‘bekle’!!!

Hasret kokan mektupları okumak için, yeni mektup gelene kadar kaç kez naftalin kokulu sandığımdan çeyizlerim arasında sakladığım mektupları okuyup kimi satırlarında, yüzümde tebessüm, kimi satırlarında gözlerimden yanağıma süzülen yaşlarla, gelecek yeni habere yeni umutlar bağlayıp bekliyorum.

Geciken mektup bir kor ateş yakar yüreğimde, her nefes alışımda körüklenmiş ateş gibi yakar ciğerimi. Lokmaları ne kadarda küçük alsam, büyür… Çiğneyip geçmeyen boğazından yutmaya çalışırsın işte. Ya hasta olmuşsa, kim bakacak ona bir kâse çorbayı nasıl içecek. ‘Ah yârim tez haber gönder’!

Sokağın öbür başından, elinde mektuplarla ve değişik zarflarla gelen postacı: uzun boylu, esmer, ela gözlü, dalgalı saçlı, orta yaşın üstünde, çok zeki leb demeden leblebi olduğunu anlayan birisi. Haftanın en az iki günü elinde mektuplarla uğrar mahallemize. Adrese bakıp kapı arasına mektubu bırakır.

Ben yine kapıda heyecanla yolunu bekliyorum postacının… Ve nihayet bana uzatır zarfı her defasında da: “Ah! Çok şanslı bu mektubu yazıp gönderen kişi çook…” diyerek gelen mektubun içini okuyup neler yazdığını biliyormuş gibi gülümserdi. Ben mahcup, utangaç bir şekilde mektubu alıp kaçıyorum içeri heyecandan titreyen ellerimle. En nihayet mektubu açıp okuyorum ucu yanık sözlerle başlayan:

“İnci dişlim, bahar gülüşlüm, sevdiceğim, ömrümü ömrüne kattığım can. Senden gelen mektupları öpüyorum parmak uçlarını öptüğüm gibi. Kelimelere gözlerimi ayırmadan bakarken mürekkep rengi gözlerini görüyorum sanki. Bu hasret beni pek inceltip takatten düşürdü sevdiceğim…”

Bir başka mektup:

“Ben seninle aynı sofraya oturup elinden su içmek isterim…” diye başlayan mektubu hasretle okuyorum. Kokusu sinmiş, elleri ile tuttuğu kalem ne latifeli sözler yazmış. Hem az kalmış geliyormuş…

Böyle birbirini takip eden mektupları getiren postacı:

“Ne zaman geliyor? İki yıldan beri mektuplar geldi, o gelmedi.”

“Bilmiyorum, geleceği günü bekliyorum. Anasına babasına söylemiş, haber bekliyorum, gelip isteyecekler beni babamdan.”

“Gurbete gideceksin öyle mi?”

“İnsan sevdiğinin yanında gurbette olur mu hiç”

“Hadi hayırlısı” deyip gitti postacı.

Sabreden derviş muradına ermiş… Haber geldi “Babana anana haber et, hayırlı bir iş için müsaitseniz geleceğiz.”

Gelenler hoş gelmiş.

Hem kavuşmanın sevinci hem kız isteme heyecanı ‘kalbim sakin ol rüya değil bu’ Tepsiye fincanlar özenle hazırlanıp ikram edilecek kahve fincanı özenle sırasına göre dizilip mektubun sahibine, hazırlanmış kahvemiz ikram edildi.

“Yar elinden zehir olsa içilir” Tuzlu kahve mi içilmeyecek. En tuzlusundan içince yüz ifadesi hatıralar arasına dimağıma kazıldı bile. O ne yüz ifadesi o ne bakış gözlerime ‘getirdiğin  zehir olsa da içerim’ der gibi.

Söz senden başkasını gören gözlere mil çekerim,

Söz senden başkasına tatlı kelam edersem bu dili keserim,

Söz bu ömrümü sensiz bir tek toprağa sererim.

Söz sensiz bir yudum suyu kendime haram ederim.

Yüzükler takıldığında o gece hiç uyumadan parmağımdaki yüzüğe bakıp mektubun sahibini düşündüm. Kasnakta nakış yaparken kurduğum hayaller gerçek oluyor şimdi. Kanaviçe nakış işleyerek gül desenlerini yastık kılıflarına serpiştirirdik. Odamızın duvarlarını, soframızı süsleme hayalini kurup duran ben, mücevher ne bilmedim, cevheri yüreklerimizden gelen derin sözlerde aradım. Maddeye değil manaya değer verip gönül zenginliği ile mutlu olunacağına inandım hep. En büyük zenginliğe talip oldum Allah’ın emri Peygamber’in kavliyle.

 

 

 

5.5 20017

 

 

 

Bu gönderiyi paylaşın:

Yazar: ramazan

2 thoughts on “Tuzlu Kahve / Sevgi Ataş

    Zihni gürüz

    (6 Mayıs 2017 - 07:59)

    Sabah sabah öyle bir moda girdim ki
    İşe gidiyorum ama gönlüm sahilde 10 tur atsa yorulmaz
    Çok güzel bir yazı olmuş efenim
    Yüreğinize sağlık

    FATMA

    (9 Mayıs 2017 - 00:51)

    Harıka beni1960 yıllarına götürdü o yıllarda nişanlanmıştım. nişanlım askerde ben de
    dört gözle mektubunu beklerdim kapı çalsa postacı geldi zannederdim kapıya koşardım
    yegenim vardı 5 yaşlarında o benden önce davranır mektubu alır bir de benden müjde
    isderdi yoksa vemem derdi. Ey gidi günler Selmacığım o günleri tekrar yaşadığın için teşekkür ederim güzel gönlüne ellerine saglık ..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir