Gurbet İçinde Gurbet / Ergül Altaş

Aydın, Burdur, Bitlis, Kocaeli, Manisa… “İki kapılı bir handa/ Gidiyorum gündüz gece”. Yat, kat, araba aramıyorum “Neyimize yetmiyor el kadar hasır.” Annemim kulağıma küpe olan sözü: “Akşama yiyecek ekmeğin var mı? Yok senden zengini.”

Bu dünyada bir yerim yurdum olmadı. Olsun da istemedim zaten. Başımı sokacak bir gölgelik buldum mu öpüp başıma koydum. Konan göçerken ben kalıcı değildim. Bakilik davası gütmedim. Metelik vermedim dünya metaına.

Gözlerimi açtım, gurbet. Besmeleyle meme verdiler ağzıma; kulağıma ezan, sala. Emekledim, düşe kalka yürümeyi öğrendim, sonra türkü söylemeyi. Büyüdüm, büyüdüm; babama erişti boyum. Ayaklarım aldı yürüdü. Az gittim, uz gittim; dere tepe düz gittim. Rızkımın peşine düştüm, gurbet içinde gurbet. Dilime dolandı “Gurbette ömrüm geçecek.” Hüzünlü bir haz alarak söylediğim bu türkü alın yazım oldu.

Allah büyük! O’nun kapısından başka kapıya varmadım. Eğilmedim, bükülmedim, yüz sürmedim. İşte böyle, bir başıma, ayrık otu gibi yol yordam, ağız dil bilmez esen rüzgârlarda savruldum durdum.

Dağlara dayandı yolum. Kayalara tutundum. Durmak, dinlenmek aklımın ucundan geçmedi. Nasıl olsa sılaya varınca dinlenecektim doyasıya. Kekik kokuları aldı beni benden, yarpuzlar çekti pınar başlarına. “Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi.”

Çöllere düştüm mecnun misali. “Leyla Leyla!” diye dolaştım. “Hamdım, piştim, yandım Elhamdülillah!” Gülistana çıkmadıysa da yolum, yol üstünde gördüm üç beş dal gül. Şükür vacip oldu, secdeye vardım, el açtım Huda’ya.

Ağır akan nehirlere fısıldadım dertlerimi. O, “Sevda” dedi bana, “Sık dişlerini. Benim muradımı deniz, seninkini varsın sıla bilsin nadanlar.” Ne çok acı vardı gurbette. Gurbette cevr-ü cefâ varsa sılada zevk ü sefa vardı. Allah var, gam yok.

Üstüme üstüme geldi dünya. Albenili libaslar içinde. Gözlerimin içine baktı, aklımı çelmek için taklalar attı. Çil çil altının ışıltısı, çıngırtısı gözlerimi kamaştırdı. Gönlüm kaydı bu işveli, nazlı, gözleri fettana. Gel, dedi ya müjde gibi, davete icabet sünnettendir. Kollarımı açıp koştum. İyi karşıladı beni. İzzet ikram. Bir müddet devam etti cicim ayları.

Bir yerden sonra baktım yoldan çıkıyorum. Sırat-ı Müstakim var. Allah’tan kork! Yalan, dolan, alavere dalavere; bini bir para. Sılama ateş düşmüş yanıyor. Ya Hak! Tut ellerimden. Zilletim aşmış boyumu. Tövbe kapısına vardım. Dua ipine sarıldım. Savrulmaktan öyle korundum.

Şimdi bana sağdan soldan yaklaşarak, “Yok mu bunun bir ek yeri? Kurtul artık gurbetten.” diyorlar. “Ben gurbette değilim, gurbet benim içimde.” Kime söylüyorsun. “Yok mu selamını söyleyeceğin bir kodaman, olmadı bir kocaman.” Var elbet Allah azle ve celle! Başkasına ne hacet.

“Madem imtihan için çıktın er meydanına, pes etmek yok. Oyuna giren kol sallar. Salla da görelim boyunu posunu. Verelim notunu. Böyle derviş ayaklarına yatmakla gizleyemezsin mağlubiyetini.” Oyunu kuralına göre oynamalıymışım. Laf ebeliği yapıyormuşum. Lafla peynir gemisi yürümezmiş. Kimin umurunda. Benim peynir gemilerim değil umut gemilerim var. Niyetim, ateşten denizleri mumdan gemilerle geçmek.

Çok şükür böyle yaratmış Yaradan. Tüfek demiri gibi dik. “O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar”

Şimdi yolun yarısını çoktan geçmiş, elleri, ayakları yorgun, zihni berrak bir adam olarak bildiğim türküyü söylemeye devam ediyorum. Alıştım artık, kulak asmıyorum sağdan soldan sufle verenlere. Gurbet içinde gurbette olmak zinde tutuyor insanı. Mâsivâyla hemhal olduğunda, unuttuğunda öteleri, ansızın bir zelzele; kendine geliyorsun. “Uyan gözlerim gafletten uyan.”

Gurbet iyidir, hasretle yanmak güzel. Umutla umutsuzluk arasında “Hüzün ki en çok yakışandır bize.”

Bu gönderiyi paylaşın:

Yazar: ramazan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir