Ada / Vagif Sultanlı

…Alkış seslerine irkilerek gözlerini açtı.

…Alnını, gicgahlarını soğuk ter basmıştı.

…Kulakları uğultudan sızlıyordu.

…Nerede olduğunu, sesin nereden geldiğini kestirene kadar bayağı geçti. Ses  saraydan geliyordu.

…Karanlığın gelmesinden haberi olmamıştı. Pencerenin o tarafından, zifiri boşluktan her gün tekrar eden o uzun, yorucu gecenin azapları hissediliyordu.

…Alkış sesleri rüyalarına girdiğinden beri akşam olmasını istemiyordu. Uyuyup o dehşetli rüyaların girdabına düşmekten korkuyordu. En çok da rüyaların gittikçe artan gürültüsünden ızdırap çekiyordu.

…Ama hiç bir tülü bunlardan kaçamıyordu. Yorganı atıp yatağına uzanır uzanmaz uyku onu öyle bir yakalıyordu ki, haberi bile olmuyordu. Uykuya daldığını sinirlerini bozan o şarakkaşaraktan anlıyordu. Sonra o sesler gittikçe büyüyor, beyni demir parmaklıkların vurulduğu zindan gibi gürlüyordu. Ve ona öyle geliyordu ki, günler gittikçe kısalacak ve bir zaman gelecek, hayat sadece gecelerden ibaret olacak. Bu alkış sesli rüyalar adım adım gücünü, kudretini eriterek yaklaşan ölümün gizemli, müphem kabusu gibi görünüyordu gözlerine. Ölüm korkusu içinde yürüyordu.

…İnsan ömrü birşeylerle dengedeyse, peki kader farklılığı neden, bir kısmının kaderine dünya şöhretinin, öbür kısmınınkine de izsiz tozsuz yaşayıp ölmesinin yazılması ne ile bağlı? Neden birisi doğduğu yerlereden ayrılmayı kendine dert bilirken, diğeri ise dünyaya sığmıyor?

…Ömür sınırlıysa, peki o zaman insanın dünyanın gelecekteki talihinden rahatsızlığı neden? Ama o, gelecekte yaşamayacak, o yılları görmeyecek, yeri, mekanı, şöhreti ile beraber dünyayı kimlereyse terk edip gidecek. Ve bunu biliyor, iyi biliyor. Biliyorsa, peki neden böyle hemen de unutuyor?

Onun düşüncesinde insanın ömür boyu yapabileceklerinin en değersizi ölümdür. Belki sıradan bir şekilde gelseydi, ölüm bu kadar korkutmazdı onu. Çünkü o, kısmetinden fazla yaşamak istemiyorduı.

İpek böceğinin kelebeğe dönüştüğü gibi insanın da ölümünden sonra hangi bir canlıyaysa dönüşüp de yeniden hayata döneceğinden, yeniden dünyanın zulmüne, zelaletine katlanacağından korkuyordu.

…O, kısmetini bir defa yaşamıştı. Bir daha o günlere dönmek, ona verilen ömrü tekrar yaşamak istemiyordu. Geçmişini hatırlayınca heyecandan içi kuruyordu. Yaşadığı ömrün büyüklü küçüklü kovalamacalarının tekrar peşinden gitmek için kendinde güç, kudret bulamazdı. Bir zamanlar öz bildiği geçmişi şimdi ona korkulu, vahametli görünüyordu. Belki bundan dolayıydı ki, o, yaşadığı, yitirdiği ömrü sıcaklığı, acısı, tatlısı, ihaneti ile beraber sadece geçmişte örmek istiyordu.

…Su sesi, rüzgar sesi, yavşan kokusu, hatta gökyüzünde asılı kalan bir yığın beyaz bulut onu kendi istemeden bugünden alıp geçmişe götürüyordu. Ömrünün hangi sayfasındaysa benzer anlar, dakikalar yaşadığında hafızası sızlıyor, sanki geçmişe döndüğünü düşünüyordu. Ama bu, bir anlık oluyor, sonra herşey hafızasında yerine oturuyordu. Bazen de rüyalarında ömrünün yaşanmış yıllarına dönüyordu. Dönüyor ve hemen irkilerek uyanıyordu.

Alkış sesleri rüyalarına dolduğunda ise hayatı sıradan akışından çıkmış, herşey değişip bambaşka olmuştu. Rüyaların korkusu sadece geceler değil, gündüzler de terk etmiyordu onu.

…!!!

…Sanki çağırıldı. İsminin seslenişinden irkildi. Çünkü bu seslenişte onu geçmişe bağlayan düğümler vardı.

…Geçmişe döneceğinden korktuğundan kulaklarını sesin yönünden yayındırdı.

…Köye döndüğü zaman çocukken oynadıkları meydanın ekin alanına dönüştürülmesini görünce hafızasında geçmişi, hatıraları alt üst olsa bile rahatsız olmuyor, aksine, bu değişikliğe seviniyordu. Biraz uzakta ılgınla yavşandan başka hiç birşey yeşermeyen ovayı kesip geçen çakıllı yol da yeniydi, onun hafızasına dokunmuyordu.

Ama alkış sesli rüyalar köyde de rahat bırakmıyordu onu. Başını yastığa koyar koymaz köyün kimsesizliğinden, tenhalığından, sessizliğinden koparak başkentte rahatlığını elinden alan o dehşetli rüyaların kucağına düşüyordu.

Rüyaların korkusu aklını hafızasını paranoyak etmiş, düşünceleri düzenini yitirmişti.

…Gecenin karanlığında çöplüğü kurcalayarak neyse bulmak isteyen yaşlı adamın gölgesi gözleri önünden çekilip gitmiyordu. Bir defa, sadece bir defa görmüştü o yaşlıyı.

…Yaşlı adam bir eliyle çöplüğü kurcalıyor, öbür eliyle alkış tutuyordu. Ama çöplüğü karıştırsa da, adamın aklı fikri alkış tutan elinin yanındaydı, sanki, ritmin, ahengin bozulacağından korkuyordu. İnsanlar sağ eli çöp kutusunu kurcalayan, sol eli ise havada açılıp kapanan bu adamın yanından umursamadan geçip gidiyorlardı. O ise durmuş, adam çöplükten bulduğu bir parça küflenmiş ekmeği ceketinin cebine sokup alkış tutarak uzaklaşana kadar bu garip manzarayı seyretmişti.

…Hastalık onu yatağa düşürdüğünden her şeye karşı tepki veriyordu. Alkış seslerini duymaktan korktuğu için televizyon izlemiyordu. Ama televizyonun sönmüş ekranından bile alkış tutan ellerin karanlık gölgesinin yükseldiğini hissediyor, sinirleri geriliyordu.

Evveler de bazen işten sonra şehrin kenarında, deniz sahilindeki villasına gidiyor, orada geceliyordu. Denizin ve yalnızlığın avutacağını düşünüyordu. Ama beyhudeymiş…

…Rüzgarlı havada deniz uğulduyordu. Denizin uğultusu onu vahamete düşürüyor, korkutuyordu. Rüzgarsız günlerdeyse geceyarısından sonra sahile vuran dalgaların hafif şırıltısı keder getiriyordu.

…Geceleri heyecan içinde geçiyordu. Ona öyle geliyordu ki, gözlerini kapattığı an üstünde uzandığı toprağı su yıkayıp götürecek, yatakla beraber denize terk edilecek. Gözlerini kapatınca denizin tuzlu suyunun kokusunu dudaklarında hissediyor, boğulacağından korkarak uyanıyordu.

Ağzının tadını kaybetmişti. Yediklerinde içtiklerinde evvelki lezzet kalmamıştı. Bu, bir yerde imdadına yetişiyordu. Adım başı hayallerle çarpışmaktan yakasını kurtarıyordu.

…Bir zamanlar, iyi ki öbür dünyayı insan yalnız uyku içinde geçiriyor diye seviniyordu. Çünkü uyku yerine, öbür dünyada çeşitli işlere—-zulüme, zorluklara da cezbedilebilirdi. Yeniden paraya muhtaç olur, ihtiyaç içinde kalırdı.

…Ama son günler deniz ve yalnızlıkla başbaşa kaldığı villada da rüyaları onu yoruyor, halden düşürüyordu. Gözlerini kapattığı an alkış sesleri rüyalarına doluyordu. Yakın bir yerlerden gelen bu sesler elleri sürekli alkış tutmaktan yağır olmuş bir grup kafasız kütleyi hayalen gözleri önünde canlandırsa da, o, sesten başka hiç birşey hissetmiyor, duymuyordu. Alkış sesleri adım adım içine yürüyordu.

…Alkış sesleri rüyalarına dolunca başka bütün sesleri bastırıyor, duyulmasına izin vermiyordu. Bu ses denizin uğultusunu da, sahile cana atan dalgaların fısıltısını da kapatıyordu.

Alkış sesleri sürekli ve sonsuz idi. Onu dehşete düşüren bu seslerin bitmek, tükenmek bilmemesiydi. Alkış sesleri uzadıkça uzuyordu. Bu sesler uzadıkça kapanan, bastırılan, duyulmayan, görünmeyen diğer sesler halden düşüyor, takatini yitiriyordu… Etrafında, hafızasında, onu dünyaya bağlayan hatıralarında ne varsa, o sese teslim oluyor ve onu terk ediyordu.

…Korkuyordu, bu rüyaların uzayacağından, alkış seslerinin onu delirteceğinden korkuyordu.

…Cama yaklaşıp denize baktı. Dalgalanan ay ışığı gözlerini kamaştırdı. Ona öyle geldi ki, deniz sarhoş, çalkalanmaktan yorulduğu için durmak, beklemek, kendine, düşüncelerine dalmak istiyor.

…Ama su köpüklü, dalgalar ise bembeyazdı.

…Alkış seslerinin ritmine kapıldığından deniz kendi ahengini yitirmişti.

Acaba, suda gezinen balıklar bu ahengi yakalayabilecekler mi, diye düşündü.

 

Baku / Azerbaycan.

 

Aktaran: Enver Uzun

Bu gönderiyi paylaşın:

Yazar: ramazan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir