Anne ve Mutluluk / Mustafa Işık

‘’İnsan daha iyi kalplidir mutlu olduğu zaman’’ Oscar Wilde.

Mezarlığa ilk kez tek başına gidecekti. Defalarca yanında geçip gitmişti oysa. Her defasında ölüme çaka satarak.  Ama bu defa bir farklıydı yürek kafesindeki kuşun kanat çırpışı. Yarın daha iyi kalpli olacaktı. Mezarlık deyince hayalinde hep günahkârların günahlarından usanmışlığıyla kaskatı kesilen mermerler, dua bekleyen ölüler gibi solmaya yüz tutmuş, yudumluk suya hasret – bilmem hangi bahçeden koparılıp getirilmiş- çeken çiçekler. Yarın su olacaktı duasıyla hepsi için.

Uyumalıydı artık, ruhunu dinlendirmeliydi vuslata. Girdi yatağına,  kafasındaki sorular ondan önce uzanmışlardı yatağına ‘acaba ölüler de uyurlar mıydı? Ya, hayaline bile getirmeye kıyamadığı anneciği ne yapıyordu şimdi. Ninnilerine sarılıp uyumayı denemeliydi en iyisi.

Bir yıl olmuştu merhametiyle rüzgârı bile peşi sıra yürüten annesinin sesini duymayalı. Bir türlü yakıştırmamıştı, bir başına konup gitmeleri ona. Ama nedendi ki bu ısrarı. Her insan ölümü hakkedecek yaşta değil miydi zaten. Asıl önemli olanın ölmeden önce ölmeye dirilmek olduğunu unutmalı mıydı? Evet, bilirim anne, herkes payına düşeni anlatır. Mezarlarımız da tıpkı evlerimiz gibidir annem. Sadece cesetlerimizi sığınağı… ya ruhlarımız….

Çalan saatinin sesiyle ninnilerin kuşanmışlığından sıyrıldı. Aralık duran perdenin aralığında bakakaldı güneşe. Bu sabah bir başka doğmuştu sanki.  Mutfakta kızarmış taze ekmek kokusuydu babası. Yine erkenden kalkmış, kahvaltıyı hazır etmişti. Çok severdi biricik kızını. Ne de olsa Sibel’inin emanetiydi. Giderayak yalvaran bakışlarıyla ona bıraktığı emaneti… Babasıyla kahvaltıya oturdular. Tatlı bir muhabbet eşliğinde güzel bir kahvaltı yaptılar. Sonra odasına geçti Meryem. Taranıp süslendi, en güzelinden esvaplarını giydi. Ne de güzel yakışmıştı sarı süveteri masmavi gözlerine. Bu gün bir başka güzel kokuyordu sarı süveter.  Ne de olsa meleğiyle almışlardı, bayram hediyesi diye. Saçlarını da onun en güzel yaptığı örükler gibi  örmüştü. Artık gitme vakti gelmişti. Geçti salona, çantasını aldı. Önceden hazır ettiği Yasin-i şerifi usulca koydu. Daha önce babasından izin almıştı. Seslenmek yeterli olacaktı zaten. Babacığım ben çıkıyorum…

Kays da öyle yapmıştı. Leyla için giyerken mecnunluk gömleğini, düğmelerini bağlamayı unutmuştu o da. Amaç vuslat iken gerisi teferruat idi. Düşünüyordu da onun dünyadaki en çok isteyeceği şey ne olurdu diye. Babası her şeyini tastamam ediyordu. Hatta münasip kısmetler bulunmasına rağmen, kendisi de istemişti, babası evlenmeyi kabul etmemişti, Sibel’in hatırasına saygısından. Annesi yanında değilken genç kızlık yıllarında, onsuz örülürken saçlarının örüğü, gözlerinin önünde gitmez anne babasıyla yaşanmışlıkları, neyi isteyebilirdi ki. Şimdi nerden çıktıysa maziye zamansız seyr u sefer… Hadi bir an evvel çıkmalıyım evden, dedi kendisinin de duymadığı bir sesle.

Aklına okula ilk başladıkları gün gelmişti, ayakkabılarını giyerken. Annesi erkenden yedirmişti kahvaltısını, önlüğünü giydirmiş, saçlarını taramıştı,  o en güzel yaptığı örükleri de ihmal etmemişti. Çantasını hazır etmiş, beraber evden çıkmışlar, okul yolunu tutmuşlardı. Adımlarını anasının adımlarına yetiştirmek telaşıyla nefes nefese kalmıştı Meryem. Ama bir bakışı her şey tavdı annesinin. Bakışları en sıcak yuvasıydı evsizlerin.  Evin şimdi sıcak mı anne, aydınlık mı? Of be Meryem! Kocaman kız oldun. Hala aynı çocuk mızmızlığı. Bak geç kalacağım işte. Bilmez misin melekler kandil gibi ışıldar zaten. Aslında yanına gelebilsem daha neler anlatacağım.

Nihayet kapıdan çıkabildim, oh be!  Şimdi beraber adım attığımız o sokaktayım anne. Sokak demişken beraber çıktığımız pazar alışverişlerinden birisi geldi aklıma. Güneşli bir günün ikindi vaktiydi. Yollar daha bir yakışıyordu yürüyüşüne. Kametine tempo tutuyorlardı kaldırımlardaki ağaçlar. Pencere kenarı güzelleri daha bir hayran kalıyorlardı omuz sekişine. Derdi ya babam sana, takıl koluma da âlem deveran görsün Sinem, diye. Aynen öyle be anne, artık dönmez oldu feleğin çarkı. Şimdi daha bir yıkık dökük duruyor mahallemizin evleri.  Yeryüzünün bütün melekleri sana benziyor. İncecik kanatlarıyla hepsi kırılgan şimdi. Biliyorum, her ne kadar öyle görünmese de aslında, babam iyi olmam karşılığında seviyor beni. Ama sen …

Evet, annem. İlk defa yalnız geleceğim misafirliğine. Dur anne, hele şu köşe başını döneyim de bak sana ne anlatayım. Hele o günü hiç unutamıyorum anne. Çeyiz sandığındaki kıymetlilerin gibi, tabutta seni taşıdıkları gün, bir kenarda benim olmayan gözlerle sadece bakakaldım. Gözyaşlarımı kuru çiçeklere su diye gönderdim anne. Kocaman bir boşlukta bozulmasını bekledim büyünün. Kanatlanıp bana gelmeni.. Nafileydi oysa bekleyişlerim. Tarifsiz bir karanlık. Sonrası hastane odalarıydı dokunuşlarım.

Biliyor musun anne, her ölüm bana dokunuyor biraz. Her sala sesinde biraz daha senle kokuyor evimiz. Her tabut biraz daha zenginleştiriyor çeyiz sandığımı. Biraz daha kınaya yakışıyor parmaklarım. Yolum da az kaldı. Yine, ne sabırsızsın sen ya, diye saysana bana. Sabırsızım ama sana gelmeleredir sabırsızlığım, özlemlerine kanmayadır.

Dönemediğim o köşe bir taksinin frenindeki acı sese gömülüdür anne. Sana gelişimlerin gerçekleştiği andır köşe başlarındaki feryatlar. Sarı süveterime kırmızılığı yakıştıran sarı bir taksinin dalgın elleridir. Evet, anne. Bak gördün mü artık sürekli senle olacağım. Yalnız bırakmayacağım. Şair ne güzel demiş, değil mi anne  “Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın ölüm.”

Bilir misin anne? Ölüm, gömleğin son düğmesi gibidir. Tüm düğmeler açılır, her biri ömürden bir film karesi. Siyah boyalı, beyaz gülüşlere nakışlı.  Son düğme, filmin son noktası. Şimdi daha iyi kalpliyim anne. Şimdi daha mutluyum.

 

KAPAK FOTOĞRAFI: Aynur Aytin, Anadolu’da Kadın,
http://www.dergizan.com/galeri/aynur-aytin-galeri-sayfasi/

Bu gönderiyi paylaşın:

Yazar: ramazan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir