İki Çul Sahibi / Amine Kabaktepe

Annesi tarafından yetiştirilmiş, kabilesi akrabaları arasında sözü dinlenmeyen, saygı gösterilmeyen genç bir delikanlı. Yeni duyduğu bir din ve peygamber onu meraklandırıyor.

Kabilesi duydukları din hakkında olumsuz konuşuyor. Ama bu zeki delikanlı, kabilesinin söylediklerini benimsemiyor, inanmıyor. Kendi mantığı ve düşüncesiyle haber aldığı dinin doğru bir din olduğunu ve peygamberinin de en son peygamber olduğunu kavrıyor. Bir an önce son peygamberin yanına gitmek için sabırsızlanıyor.

Kabilesi bu isteğini fark ettiği zaman önüne çıkıyorlar. Yolunu kesiyorlar. Elinde, üzerinde ne varsa alıyorlar. Hatta elbisesine ve ayakkabılarına da el koyuyorlar. Ve üzerine giymesi için eski, yıpranmış, yırtıkları olan bir çuval veriyorlar. Cahil, İslam düşmanları onun haline gülüyor, alaya alıyorlar. Küçük çocukların maskarası, eğlencesi oluyor. Akrabaları, kabilesi, ondan utanıyor. Yüz karası, rezil diyorlar.

Üzerinde eski çuvaldan başka hiçbir şeyi olmayan Zulbicadeyn için;

“Bu halde hiçbir yere gidemez. Ayağında ayakkabısı yok. Üzerinde giysisi yok. Rezil olur. Ya bu davasından vaz geçer. Bizim inandığımız, atamızın dini olan putlara geri döner. Ya da böyle sefil, çıplak yaşamaya devam eder.”

Ama bilmiyorlar ondaki aşırı isteği, inancı, kararlılığı… Nasıl ki, bir kelebeğin ateşe uçuşu engellenemiyorsa, o da hiçbir engel tanımayacaktı. Ve fırsatını bulduğu anda, ayakları yalın, sadece çuvaldan giysisiyle kendini Medine yollarında buluyor. Üzerinde kıyafeti yok, ayakları çıplak, yiyeceği, suyu yok. Dağın sivri taşların, sıcak kumların üstünde, ayakları kan revan, aç susuz, bir halde yoluna devam ediyor.

Ve bu meşakkatli yolculuktan sonra, sevgilinin yaşadığı güzel şehre, Medine’ye ulaşıyor.

Uzaktan durup seyrediyor şehri bir süre:

“Orada benim en sevgilim. Orada güneşim. Kavuşmama çok az kaldı. Ben ona geldim. Ona gidiyorum.” diyor.

Üstü başı perişan, ayakları yara bere içinde;

“Ben bu şekilde nasıl çıkarım sevgilim, güneşimin karşına.” Diyor.

Hemen üzerinde ki çuvalı çıkarıp ikiye bölüyor. İki parçalı kıyafet yapıyor kendine. Ve böyle giriyor Medine şehrine. Mescide geldiğinde, sahabeler Zulbicadeyn’i görünce hayretler içinde kalıyorlar, şok geçiriyorlar. Peygamber Efendimizin huzuruna çıkıyor:

“Ya Rasulallah sana geldim. Ben Allah’ın var ve bir olduğuna, senin de son peygamber olduğuna inandım, iman ettim.” diyor.

Efendimiz onu huzuruna kabul ediyor. Ve mübarek kollarını yanlara açarak:

“Hoş geldin, ya Zulbicadeyn.” diyor.

“İki çul sahibi” diye hitap ediyor peygamberimiz, sevgililer sevgilisi. Ona en güzel hitapta bulunuyor. Diğer insanlar da Sahabeler de öyle hitap ediyor. Peygamberimizin yoluna baş koyuyor. Onun yolundan gidiyor. O nereye giderse, o da oraya gidiyor.

Bir gün Tebük’te üç kişi bir cenaze taşıyor. Onlardan birincisi Sevgili Peygamberimiz, ikincisi Hz. Ebu Bekir, diğeri Hz. Ömer.. Bu muhteşem cenaze ise Hz. Zulbicadeyn’e aittir.

Bu cenaze ne kıymetli bir cenazedir…

Bu cemaat ne güzel bir cemaattir…

Bu ne mübarek bir cenaze namazıdır…

Efendimiz o mübarek kollarını açıyor:

“Kardeşinizi bana uzatın.” diyor.

Onu kucağına alıyor. Ve kendi mübarek elleriyle kabre koyuyor. Bu güzelliklere şahit olan

Abdullah ibn. Mesud, şöyle anlatıyor: “Efendimiz o yetimi aldı kucağına ve o mübarek elleriyle kabre yerleştirdi. Sonra onun için bir dua etti. ‘Allah’ım ben ondan razıyım. Ben o yetimden hep razı oldum. Sen de ondan razı ol!’”

Abdullah ibn Mesud’un dudaklarından şu sözler dökülüyor:

“NE OLURDU O ÇUKUR BENİM ÇUKURUM OLAYDI. KEŞKE ORAYA KONAN BEN OLAYDIM!”

Bu gönderiyi paylaşın:

Yazar: ramazan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir