Kayıp Ömür / Nüşabe Esat Memmedli

Güneşle ay aynı anda belirdi gökyüzünde. Yeryüzündeyse buzla kaplı devasa okyanusun üzerinde çıplak ayak duruyordu. Üşüyordu. Başının üzerindeki güneşe ve aya baktı. Bacakları titriyordu. İstemsizce Kuzey Buz Denizi’nin üzerinde yürümeye başladı. Birden güneş de ay da tutuldu. Yeryüzü zifiri karanlığa gömüldü. Çığlık attı: “Dünyanın sonu geldi! Kıyamet günü!” – Bismillahirrahmanirrahim – soğuk terler içinde uyandı.

“Ben gidiyorum, döndüğümde pılını pırtını toplayıp gitmiş ol. Gittiğini görmek istemiyorum” dedi. Akşama kadar amaçsızca şehri dolaştı, bacağının ağrısı dayanılacak gibi değildi. Ancak İsa’ya göre bacağındaki ağrı kalbindeki ağrıdan kat kat daha hafifti. Bacağı uyuşunca Han Bağı’ndaki çayhaneye gitti, siyasetle, televizyon dizileriyle, Gence’nin yeni işadamlarıyla ilgili konuşulanları dinledi. Yoruldu. Bastonunu alıp tekrar şehrin sokaklarında boş boş dolaşmaya başladı. Caminin yanından geçerken bir an minarelerin ikisinin de eğildiğini sandı, nedense evler de eğri görünüyordu gözlerine. Nihayet akşamüzeri bir taksi çevirip dağ köyündeki evine gitti.

Kapılar sonuna kadar açıktı. Sanki evine değil de bir viraneye gelmişti. Elbise dolabının da kapısı açıktı, boş çamaşır askıları sallanıyordu. O, kendini de havada, yerle gök arasında hissediyordu. Sanki rüzgar onu duvardan duvara çarpıyor, acıdan bağırmak istese de sesi çıkmıyordu. Sessiz hıçkırıkları bütün vücudunu sarsıyor, cismi ise yerle gök arasında asılı duruyordu. Artık bir hiç olduğunu düşünüyordu. Sadece eskiden var olmuş bir kahramanın, bir askerin gölgesiydi. İsa, artık kendini geçmişi olmayan birisi gibi hissediyordu. Sanki doğarken de böyle, havada asılı olarak doğmuştu.

Dolabın kapılarını kapattı. Sigara alıp dışarıya, evinin önündeki tepeye çıktı. Güneş batmak üzereydi. Oturduğu kayanın etrafı kızılcık ve böğürtlen çalılarıyla kaplıydı. İsa elini cebine sokup çakmağını aradı, bulamadı, evde unutmuştu. Sigarayı dudaklarından alıp yan cebine koydu. Batmakta olan güneşe baktı. Sık meşe ve fıstık ağaçlarıyla çevrelenmiş nehir, kıvrıla kıvrıla köyün sonuna doğru akmaktaydı. Kendi hayatının da günbatımında olduğunu düşündü. Onun yaşadığı ömür başka birisine sunulmuş ve hayatı büyük bir kitabın beyaz sayfalarına dönüşmüştü. Orada okuyacak bir şey yoktu – dünyaya geldi, gözlerini açtı, annesinin sesini duydu, babasının güçlü kollarında uyudu. Küçükken babası onu sık sık havaya kaldırıp “Boyun bu kadar olsun” derdi. Sonra da tekdüze okul yılları. Bu kadar. Daha sonra… sonraysa onun hayatı silinmişti. Sanki kitabı silmişler, bembeyaz, boş sayfalar kalmıştı.

Artık kaderi de silinmişti. Taparcasına sevdiği kadın ona ihanet etmişti. Acısından bağırmak istedi, sesi içinde kayboldu.

Olaydan sonra yoğun bakımdaydı. Kıştı. Hastaneden çıktığında artık yaz gelmişti. Her tarafta cırcır böcekleri ötüyordu. Kuşlar cıvıldaşıyordu. Olay günü İsa sürdüğü Niva’nın kontağını kapatıp eve geldi, avladığı kara mekeleri yere fırlattı. İstemsizce tüfeği çıplak karısının üzerine doğrulttu. Elleri titriyordu, dizden aşağısı olmayan tek bacağı sanki felç olmuştu. Kadın yere devrildi. Sonra İsa yatağın yanındaki erkek ayakkabılarına ateş etmeye başladı. Adam ortada yoktu, İsa onun pencereden kaçtığını gördü. Peşinden koşamadı.

İsa artık kendinde değildi. Gözlerini açtığında hastanede olduğunu anladı. Karısı da hastanede yatıyordu. Sorgulamada kocasının onu vurduğunu anlatmamıştı. “Silah elimde patladı. Kendimi nasıl vurduğumu anlamadım” demişti.

İsa da kadınla ilgili hiçbir şey anlatmamış, onun ifadesini doğrulamıştı. “O alçak kimdi acaba? Nasıl cesaret edip evime geldi, karıma elini nasıl sürdü?” Kalbi sızlıyordu. Köydeki tüm erkekleri aklından geçirdi. Hiçbirisi onun ırzına, namusuna, tecavüz etmezdi. Peki, kim o zaman? Of, eğer kim olduğunu bilseydi, onu elleriyle boğar, leşini de ayaklarıyla çiğnerdi.

Kadın onunla konuşmaya çalıştı. “Şeytana uydum, aklım çıktı, aşık oldum ona.”

“Git, seni ne şimdi ne de sonra görmek istiyorum. Çık git hayatımdan. Ben döndüğümde gitmiş ol!”

O da çekip gitti. Şimdi dolabında boş askılar durmaktaydı. İçinde kadını bir daha asla görmek istemeyeceğini – onu görmek de görmemek de ıstıraptı – biliyordu. Şimdi kader onları farklı yerlere sürükleyecekti. Belki de kadın yurtdışına gitmişti, Almanya’daki kız kardeşine. Bir lokantada garsonluk yapıyordur belki. Azerbaycan’da yaşarken üniversitede ders veriyordu. Belki de hiçbir yere gitmemiştir, Bakü’deki dairelerinde kalıp zengin çocuklarına İngilizce özel ders veriyordur. Şok! Hatırladı! Şimdi yuvasını kimin yıktığından emin oldu – İngilizce öğrenmek isteyen öğrenci. Daşkesen’in mermer ocağında deneyim kazanmaya çalışan bir ana kuzusu. Teknik üniversitede öğrenciydi. İsa onu ciddiye bile almazdı. Öğrenci ara sıra karısına çiçek getirirdi. Gençti, neredeyse oğlu yaşındaydı. Bir keresinde Lilpar’a giderken, Aslı ile Kerem’in mezarlarının bulunduğu Keşiş Köyü’nü görmek istediğini, onu da götürmelerini rica etmişti. Lilpar’a giden yol Keşiş Köyü’nden geçiyordu.

Aslı ve Kerem’in mezarına yaklaştıklarında kadının ayağı kaymıştı. Oğlan hemen kendini karısının önüne atıp düşmesini engellemişti. İsa içinde bir ürperti hissetmişti.

Her şey bitti, hayatı yerle bir oldu. O ana kuzusu korkudan çıplak ayak kaçmıştı. “Paçavra, ana kuzusu!” Silah sesini bile merak edip gelmemişti. Sonradan sesi duyup gelen komşular da hiçbir şey anlamamışlardı. İsa’nın bahçedeki sığırcıkları kovmak için ateş ettiğini sanmışlardı. Ancak İsa’nın bağırmasına duvar komşusu olan yaşlı adam gelmişti. Rengi bembeyaz olmuş, alnı boncuk boncuk terleyen İsa’yı da kanlar içinde çırpınan karısını da kendi arabasıyla hastaneye yetiştirmişti. İsa, savaştan döndükten sonra adı gazete ve televizyonlarda duyulunca belediyeden bir zamanlar anne ve babasının yaşadığı bu köyde arsa istemişti. İsteği derhal gerçekleştirilmiş, belediye başkanı bizzat evin inşaatıyla ilgilenmiş, gerekli inşaat malzemelerini yollamıştı. Şimdi onu ve karısını ölümden kurtaran bu yaşlı adam o zaman evine göz kulak olmuştu. Yeri geldiğinde işçilere yemek, çay vermişti. İsa hala kendini ona borçlu hissediyordu. Allah’ın izniyle bir gün o da komşusuna borcunu ödeyeceğini düşünürdü. Böylece manevi bir yükün altından kurtulmuş olurdu. Şimdi ise İsa’nın hayatı boş askıya benziyordu. Başka birisi onun hayatını yaşamaktaydı. En korkunç olanıysa hayattaki en büyük manevi destekçisini, karısını yitirmesiydi. Önünde neredeyse secde ettiği kadın ona ihanet etmişti. Onlar sonsuza dek ayrılmışlardı artık. Gültaç da artık sakattı. Aldığı kurşun yaraları uzun süre canını yakacaktı.

İsa’nın kalbi sızladı. Gültaç, hastanede başına toplanan savcıya, polislere yalan söylemişti, “Silah elimde patladı” demişti.

İsalarla yakın olan Mecit Dayı da polise İsa’yla Gültaç’ın birbirlerini Leyla ve Mecnun gibi sevdiklerini anlatmıştı.

Gerçekten de Allah onlara ilahi bir aşk sunmuştu. Çocukları olmamasına rağmen ayrılmayı akıllarının ucundan bile geçirmemişlerdi. İkisi de öğrenciydi. Karşılaşmalarının Tanrı’nın bir lütfu olduğunu düşünüyorlardı. Şimdi aşkları da yerle gök arasında kaldı, geçmişlerinin de geleceklerinin de üzerine simsiyah birçarpı atıldı. Şimdi İsa neredeyse tüm dünyaya haykırmak istiyordu: “Dünyanın bütün fahişeleri, affedin beni. Benim karım da sizin gibi davrandı, kocası varken yatağına genç bir oğlanı aldı. Dünyanın bütün fahişeleri, sizi kınadığım için, sizi aşağıladığım için, sizi paçavra sandığım için affedin beni.”

Dört sene önce kendisinin de karısına bağırdığı hatta bir tokat bile attığı geldi aklına. Niye? Neden yapmıştı? Tamam, tamam, hatırladı, bebek yüzünden. Karısı bebeği istememişti.

“Bakamam ben ona. Yaşıtlarım neredeyse büyükanne olacak. Ben daha bebek bakmak zorundayım. Geceleri uykusuz kalıyorum. Sabah öğrencilerimle ilgilenemiyorum. Ayrıca da bu çocuğu kabullenemiyorum. Kim bilir kimin piçi, alıp gelmişsin.”

İsa elinin havaya nasıl kalktığını anlamadı bile. Karısının yüzünde tokadının izi kalmıştı. İsa dudaklarını ısırıp, yatağında ağlayan bebeği kucağına alarak odadan çıkmıştı. Bebeği – adını Elnur koymuştu – göğsüne bastırınca bebek, İsa’nın güçlü kollarında sakinleşmişti.

İsa, Tapkarakoyunlu’da süren kanlı savaşta bu bebeğin minik elleriyle yerde cansız yatan annesinin memesine tutunup ölü annesinin memesini emdiği günü hatırladı. Bebeğin ağzına kanlı süt bulaşmıştı. İsa başının üzerinden geçen kurşunların altında eğilip bebeği kucağına almıştı. Annesinin memesinden ayrılan bebek ağlamıştı. İsa onu göğsüne bastırıp, çıplak ayaklarını parkasının içinde ısıtmıştı. Bebek uyumuştu. Sanki etrafında ne toplar patlıyor ne de mermiler uçuşuyordu. İsa tek bacağıyla cesetlerin arasında sürünüyordu. Bir kolunda parkasına sardığı bebekle, diğer koluyla sayısız cesetlerin arasından bebeğin yaşaması için yol açmaya çalışıyordu. Bu yol onlarca insanın ölümünün, kanının, kurşun yağmurunun altından geçmekteydi. İsa artık kendi yaşamını algılayamıyordu, bunun farkında bile değildi.

Ölmüş annesinin memesini emen bu bebeğe acımıştı. Onu bulmasını Allah’ın bir lütfu olarak düşünüyordu. Yıllarca evlat hasretiyle yaşayan, son birkaç yıldır umudunu tamamen kaybeden İsa’ya Allah’ın bu bebeği oğul diye yolladığına inanıyordu. Adını Elnur, koydu. Elnur’un hem kendi hayatını aydınlatacağını hem de canından çok sevdiği vatanı için aydın bir insan olacağını düşünmekteydi.

Elnur, kurtardığı belki de yüzüncü kişiydi. İsa yaralıları çatışma bölgesinden çıkarıp ileride bekleyen ambulansa taşıyordu. Ambulansta Japon kızlarına benzeyen bir hemşire vardı. Hastaları Ağdam Hastanesi’ne o götürüyordu. Acaba o güzel kız şimdi nerelerdeydi?

İsa’nın özel harekat birliğinin dağıtıldığı, arkadaşlarının hepsinin bir tarafa saçıldığı dönemdi. İsa hiçbir yere gidememişti, bir doktor olarak savaş bölgesinde kalmış, yaşamaktan umudu kesilen nice askerin hayatını kurtarmıştı.

Karısı ona: “Nah bilirler senin değerini, bir de gidip kurşunların altında çalışıyorsun! İyileştirdiğin insanlar sana teşekkür mü edecekler ya da adını mı hatırlayacaklar sanki…” derdi.

İsa sigarasını alıp balkona çıkmıştı. Elnur’u eve götürmeden önce yaralıları askeri hastaneye sevk etmiş, adını unuttuğu hemşireden çocuğa hemen mama hazırlamasını ya da süt bulmasını rica etmişti. Askeri hastanede de işi çok fazlaydı – inleyen yaralılar, ayakları ayazdan donmuş kadınlar, çocuklar. “Bir haftalık izin istiyorum. Bebeği eve bırakıp geleceğim. Bakü’den yeni cerrah da geldi zaten.”

İsa, bebeği sıcak parkasına sarıp, sütle dolu biberonu cebine koyarak arabayla gitmişti Gence’ye. Evde karısından duyduğu cümleler tokat gibi çarpılmıştı yüzüne: “Kim bilir kimin piçi, getirip üzerime atıyorsun!”. Sonrasında sanki alev çıkmıştı İsa’nın gözlerinden, elinin izi kalmıştı karısının yüzünde. İsa hemen eski Niva’sını çalıştırıp doğumevlerine gitmişti. Kimisine değerli hediyeler, kimisine para vererek çocuğu nüfuzuna kaydettirmeyi başarmıştı. İsa oğlu Elnur Cavadlı. Artık onun adını, soyadını taşıyacak küçük bir insan vardı… yaşamak ne güzelmiş, Tanrı’m!!!

Akşam bebekle beraber döndüğünde evde onu polisler beklemekteydi. Evin içine bomba atılmıştı sanki. Her yeri, reçel kavanozlarını bile aramışlardı.

“Karakola gidelim, konuşmamız lazım.”

İsa, bebeği rengi beyazlamış Gültaç’ın kucağına vermişti. Cebinden bebeğin kimliğini de çıkarıp karısına uzatırken kadının öfkeyle bakan gözleriyle karşılaşmıştı. Bebeği de kimliği de karısından alıp polislerle birlikte çıkmıştı. Yolda kız kardeşine uğrayıp:

“Bu benim oğlum. Onu sana seni de Allah’a emanet ediyorum. Ben dönene kadar bak ona!”

Kız kardeşi ağlayıp ona sarılmış, ağlayan bebeği göğsüne bastırmıştı. Polis kapıda beklemekteydi. İsa onların yanına dönmüştü. Dört yıl sonra çıkmıştı hapisten – kız kardeşi, eniştesi ve diğer akrabalarının çabalarıyla adı aftan yararlananların arasındaydı. Kız kardeşiyle eniştesi sık sık ziyaretine gelirlerdi. Her geldiklerinde Elnur’u da getirirlerdi. İsa, onun ilk konuşmasını, ilk adımlarını görebilmişti. İsa’ya “baba” diyordu. Çocuğa karşı içinde sonsuz sıcaklık ve yakınlık hissediyordu. Karısı da elinden geldiği kadar sık sık gelmeye çalışıyordu ziyaretine. Onu çalıştığı yüksek okuldan çıkarmışlardı. Şimdi evinde çocuklara İngilizce özel ders veriyor ve iyi para kazanıyordu. Bir ziyaretinde karısı: “Elnur’u yanıma almak istedim, kardeşin izin vermedi” dedi, İsa, onu duymazdan geldi.

Hapisteyken, savaşırken aldığı bütün madalyalarının geri alındığını gazetelerden okudu. O, artık milli kahraman değildi. Artık hayatı pahasına vatan toprağını düşmanlardan koruyan asker değildi. İsa, sadece bir mahkum, bir vatan hainiydi. İki ay önce cumhurbaşkanının genel affı kapsamına alınınca karmakarışık birçok duygu yaşamıştı. Son yıllarda basın da onun ismini, kahramanlıklarını hiç olmamış gibi silip atmış, bütün yaşananları başkalarına mal etmişti. İsa, bazılarını tanıyordu, ortalıkta dolaşıp ona buna yaranmaya çalışan insanlardı. Şimdi o kanal senin, bu kanal benim gezip, ara sıra İsa’ya da çamur atıyor, çirkin iftiralarda bulunuyorlardı.

Her şey Akdere’nin işgaliyle başlamıştı. O sırada İsa kendi    birliğiyle şehrin dokuz gün süren kuşatmasını yarmıştı. Birçok silah arkadaşını kaybetmiş, kendisi de bacağından yaralanmıştı. Sürekli cebinde taşıdığı turnike lastiğiyle kanamasını durdurmuş, vücudunu saran acıyı yok sayarak “Ya Karabağ ya ölüm” diye bağırıp savaşa atılmıştı. Ateş sesleri dağları bile sarsacak türdendi. Karşı tarafın açtığı ateş sonucunda birkaç arkadaşı hayata gözlerini yummuştu. Lağım kokan bir göletten geçerken bazıları da orada katledilmişlerdi. Cesetleri göletten çıkarırken ayağına bir cam parçası saplanıp çizmesinin altını parçalamıştı. Dökülen kanı yerleri ıslatmıştı. İsa, zar zor bacağını sarıp arkadaşlarıyla beraber cesetleri gömmüştü.

Akdere teslim edilmemişti. Lakin birkaç gün sonra Akdere’yi boşaltma emri verilmiş, İsa, emre karşı çıkmıştı.

“Şimdi çeker vururum seni!”

“Vurmazsan adam değilsin!”

Emri veren silahını çıkarmış ama hemen ne düşündüyse, “sonra hesaplaşırız” deyip hızla İsa’dan uzaklaşmıştı.

İsa’nın yaralı bacağı uyuşmuş, kurşun yarasının etrafı simsiyah olmuştu. Eyvah, kangren! O an kendisi bacağının kesilmesine karar vermişti. Günlerce bin bir eziyetle mevkilerini koruyan silah arkadaşları yukarıdan gelen emre uyup geri çekilmek zorunda olduklarını söylemişlerdi.

“Bu nasıl bir emir, nasıl bir karar?” kendi kendine soruyordu.

İsa, yanındaki askere emretti:

“Ateş yak. Bıçakla baltayı ateşe tut.”

İsa’nın kızarmış gözlerini, titreyen vücudunu gören asker onun ne yapacağını anlayıp dehşete düşmüştü. Askerin gözü önünde İsa defalarca hayatını kaybetme tehlikesi olan askerlerin bu şekilde bacaklarını, kolunu kesmiş, sonra soğukkanlılıkla terini silip sigara yakmıştı.

Şimdi aynı soğukkanlılıkla İsa, bu emri kendisi için vermekteydi. Onun için her dakika çok önemliydi. İsa, bacağını keserken bazı askerler dayanamayıp kenara çekilmişti.

“Bacağımı gömün, bir gün buralara tekrar döneceğiz.”

Sonra acıdan bayılmıştı. Gözlerini açtığında Ağdam Askeri Hastanesi’ndeydi. Japon güzellerine benzeyen hemşire onunla ilgileniyor, yarasını temizleyip pansuman yapıyordu. Kendi elleriyle pişirdiği tavuk çorbasını içiriyordu.

Güzel hemşire, pansuman yaptığı bu yaraya bir gün organize suçlar şubesinin nezarethanesinde zorba polislerin sopalarla vuracağını, İsa’nın kesik bacağından kanının fışkıracağını nereden bilebilirdi ki? Polisler ondan birilerine iftira atmasını, yalan ifadeyi imzalamasını isteyeceklerdi. O, kabul etmeyince de en acıyan yerine saldıracaklardı. Onu leş gibi bir hücreye kapatacak, sonra da mahkum edip hayatını elinden alacaklardı. Sonra… sonra… sonra da karısı onu aşağılayacak, aldatacak ve kalan ömrünü yerle bir edecekti…

İsa, saate baktı. “Eniştemler Moskova’dan dönmüşlerdir” diye düşündü. Dün kız kardeşi telefon açıp artık biletlerini aldıklarını söylemişti.

“Senin dükkan için de bir sürü telefon getiriyoruz.”

İsa, acı acı gülümsedi. Dükkanı ayda bir kere, tezgahtar genç ona 150-200 dolar para getirdiğinde hatırlıyordu. Aslında dükkanı da eniştesi çalıştırıyordu zaten. “İyi ki bu dükkan var, yoksa nasıl geçinirdim?” diye geçirdi içinden. Bütün hastaneler ona kapılarını kapatmıştı. Onun doktor olduğunu yakınları bile unutmuştu artık.

“Elnur’u mutlaka getirin, çok özledim” dedi. Sanki getirmeyeceklermiş gibi.

İçini saran acıdan bağırmak istedi. Ancak sesi içinde boğuldu. Etrafta onu duyacak hiç kimsenin olmadığını düşündü. Durduğu yerden etrafını inceledi. Aşağıda gümüş gibi parlayan nehrin kıyısında sahipsiz kedilerle köpekler dolaşıyordu. Güneş batmak üzereydi. İsa, yıllar önce karısıyla dinlenmek için buraya geldiklerini, aynı tepeye tırmanıp günbatımını seyrettiklerini hatırladı. Gültaç ona sokulmuş, “Ne güzel bir günbatımı” demişti. Güneşin kıpkırmızı ışınları aşağıda akan nehre yansıyor küçük dağ nehri kırmızıya boyanıyordu. O zamanlar temmuzdu. Cırcır böcekleri ötüyordu. O zamanlar savaş yoktu. İsa’nın bacağı da sağlamdı. Gültaç ona “Sen dünyanın en güçlü erkeğisin” diyordu.

İsa’nın evine yaklaşan araba sesi sahipsiz hayvanları ürküttü, çalıların arkasına saklandılar. Siyah Jiguli sokak kapısının yanında durdu. Kız kardeşi çocukla beraber arabadan indi. Eniştesi eli kolu dolu bir şekilde peşlerinden geliyordu. İsa, durduğu tepeye   tırmanan Elnur’dan gözlerini ayıramıyordu. Kız kardeşi aşağıdan onları seyrediyordu. İsa’nın oğluyla baş başa buluşmasını engellemek istemiyor gibiydi. İsa, çocuğu havaya kaldırdı. Tek ayak üzerinde dengesini korudu. Durduğu yerin tepe değil dağ olduğunu ancak şimdi anladı. Sadece İsa’nın evi çok yüksek bir yere inşa edilmişti.

 

Azeri lehçesinden Türkiye Türkçesi’ne çeviren: Aynur KAHRAMAN

 

Bu gönderiyi paylaşın:

Yazar: ramazan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir