Acının Doruğunda Bir Şair: Yaşar Nezihe Bükülmez / Abdulbari Karabeyeser

“Zevk almadım hayatın baharından yazından
Kara bahtım utansın saçımın beyazından!”

YAŞAR NEZİH SON YAŞAR NEZİHE 11Epigraftaki mısralar günümüz okuru tarafından pek bilinmeyen kadın şairlerimizden Yaşar Nezihe Bükülmez’e ait. Nezihe Hanım’ın hayatını okumadan yukarıdaki mısraları okursanız sadece bir şairin sayıklamaları olarak okur geçersiniz ama eğer onun çile dolu hayatını bilirseniz bu mısraların öyle gelişi güzel yazılmadığını görecek ve acıyla burkulan yüreğinizin gözlerinizi ıslatmasına mani olamayacaksınız.

Yaşar Nezihe Hanım 1882 yılında İstanbul Silivrikapı’da yoksul bir ailenin dördüncü çocuğu olarak dünyaya geldi. Kendisinden önce doğan dört bebeğin ölmesi dolayısıyla “inşallah bu yaşar!” ümidiyle kendisine Yaşar adı verilir ve nüfusa da bu adla kaydedilir.

Babası belediye kantarcısı Kadri Efendi, ailesiyle pek ilgilenmeyen, alkol bağımlısı bir adamdır. Onun ayyaşlığına ve ilgisizliğine Nezihe’nin altı yaşındayken kaybettiği annesinin yokluğu da eklenince işler hepten sarpa sarar. Bunun üzerine Nezihe’nin bakımını kötürüm olan teyzesi üstlenir. Sarhoş baba da belli bir zaman sonra işten atılır. Küçük Nezihe’nin günleri dert ve kederin eksik olmadığı bir ortamda geçer. Baba sarhoş, teyze kötürüm… Kâh ağlar, kâh evden kaçıp sokaklarda sabahlar, kâh intiharlara teşebbüs eder…

Okul çağına geldiğinde kaydını bizzat kendisi gidip yapar ve bu yüzden hocaları tarafından deftere ”kendi gelen” ismiyle kaydedilir. Ama okul sevinci uzun sürmez. Babası tarafından dövülüp tartaklandıktan sonra okuldan alınır ve evden kovulur. Uzun süre sokaklarda komşularının destekleriyle yaşar. Fakat bu destekler kâfi gelmez. Maddi sıkıntılara okul masrafları da eklenince eğitimi sadece bir sene sürer. İleriki yıllarda eğitimiyle ilgili sorulan bir soruya şöyle cevap verecektir:

“İçimdeki okuma hırsını yenemiyordum. Beş param yoktu. Dere kenarlarından papatya, ebegümeci tohumları toplayarak aktarlara satardım. Kazancımın kırk parasını kalfaya, kırk parasını da mahalle mektebi hocasına verirdim. Gördüğüm bütün tahsil budur. Edebiyatı, şiir yazmayı kendi kendime öğrendim.”

Aşkla ve Şiirle Tanışması

Şairemiz şiirle işte bu günlerde, dere kenarlarında papatya, ebegümeci topladığı günlerde tanışır. Okulda alfabeyi söküp okumayı öğrendiğinden dolayı, aşka dair taşbasması ne kadar kitap varsa hepsini satın alıp okur. Hem okur hem de şiir yazmayı öğrenir. Ahmet Rasim’in Malumat dergisinde yayınlanan “Çare bulan olmadı bu yareye” mısralarından etkilendi. Bunun gibi şiirler yazabileceğini düşündü. Yazdığı şiirler Malumat’ta yayınlanmaya başlandı. Aşkla tanışması da bu günlere tesadüf eder. Sokaklarda devriye gezen Hilmi Çavuş onun ilk aşkıdır. Kavuşamadığı bu aşkı onun birçok şiirine ilham kaynağı oldu.

İlk şiiri henüz on dört yaşındayken Leyla Feride ismiyle Malumat dergisinde yayınlandı. Beğenilince arkası geldi. İlk şiirlerini hep müstear isimlerle yazdı. Kullandığı müstear isimlerin başında Mazlume, Mahmure, Nezihe, Yaşar binti Kadri, Yaşar binti Abdülkadir gelmektedir.  Daha sonraları kendi ismiyle, Yaşar Nezihe adıyla şiirlerini yayınladı.

İlk şiirlerinde genelde yaşadıklarına yer verdi. Aşk, yoksulluk, çaresizlik, sevgisizlik vesaire… Ne aşktan yana, ne de dünyevi huzurdan yana bir gün olsun yüzü gülmedi. Ama o bütün bu olumsuzluklara rağmen şiirden ve aşktan vaz geçmedi.

Sûziş-i aşkınla her an âh u efgân eylerim

Derdime sensin sebep dermanı senden isterim

Bî-vefalık dersini ta’lîm edip cananıma

Ey felek bilmem niçin kast eyliyorsun canıma.

Evlilikleri

İlk evliliği babasının zoruyla kendisinden yirmi yaş büyük Atıf Zahir Efendi ile oldu. Fakat bu evliliği uzun sürmedi. Çocuğu olmuyor diye kocası tarafından kapı dışı edildi. Kendisini terk eden kocasına duyduğu derin kırgınlığı “İnkisâr-ı Âmâl” başlıklı manzumesinde şöyle dile getirdi:

Elinle kırdın, ayağınla çiğnedin encam

O saf emellerimi, aşkımı, muhabbetimi.

Düşüp de pâyine günlerce ettim istirham

Mübeddel-i elem ettin bütün meserretimi

Gülmelerinle kan ağlar bu kalb-i pür-âlâm

Atıf Zahir Efendi’den sonra ikinci evliliğini mühendis Fevzi Bey ile yaptı. Takriben altı yıl sürecek olan bu evlilikten Sedat, Suat ve Vedat isminde üç oğlu oldu. Sorumsuz ve hovarda biri olan Fevzi Bey, ardında üç çocuk bırakarak başka bir kadının ardına takılıp gidince Nezihe Hanım gene dert ve kederleriyle baş başa kaldı. Yoksulluk ise cabası… Tam bu günlerde, iki çocuğunu, Sedat ile Suat’ı birlikte açlıktan kaybetti. Kendisi de derin bunalımlar yaşadı. İki defa intihara teşebbüs etmesine rağmen oğlu Vedat için vazgeçti. Tek teselli kaynağı Vedat’tı. Ona tutunarak ayakta kalmaya çalıştı.  Kendisine bunları yaşattığı için Fevzi Bey’i hiçbir zaman affetmedi. O günleri şu cümlelerle anlatır:

“Ayrılığımızdan beş yıl sonra, Mühendis Fevzi Bey’den bir haber geldi. Ağır hasta imiş; beni evine çağırıyordu. Hiç titremeden gittim. Karyolasında son dakikalarını yaşıyordu. Benim elimden bir yudum su istedi. Arzusunu hemen yerine getirdim. Suyu içtikten sonra yaşlı gözlerle, ‘Beni affet Nezihe!’ dedi. Beynimde beş yıllık sürünmenin, onun yüzünden fidan gibi iki çocuğumu kaybetmenin muhasebesini yaptım. Çektiğim acılarla nasırlaşmış olan kalbimin son cevabını verdim.

– Affedemem!

Üç saniye sonra gözleri kapandı. Avucumun içindeki eli buz gibi soğudu; ölmüştü”

 “Feryatlarım” kitabındaki “Unutma” şiiri Fevzi Bey’i affedemeyişine dairdir.

Getirmedin iki yıl bir dilim kuru ekmek,

Senin için çalışırdım hiç usanmazdım.

Biri, bu hâli söylese inanmazdım,

Gömüldü makber-i nisyana altı yıllık emek.

 

Ölen iki çocuğu Sedat ile Suat için de şu mısraları kaleme alır:

Ey gonca iken hâke düşen nazlı çiçekler

Mahvoldu size verdiğim âh bunca emekler

Etmez müteselli beni güller kelebekler

Ağlar sanırım hâlime göklerde melekler

Gelmez melekü’l-mevt orda bilmem ki ne bekler

Annesinin ölümü üzerine de şu dizeleri mırıldanır:

Ya Rabbi yakışmıyordu ölmek

Ben varken o toprağa gömülmek

Son evliliğini otuzlu yaşlarda yazar Yusuf Niyazi Erdem’le yapar. Yusuf Niyazi Bey’in onun üzerine iki kadını kuma olarak getirmesiyle evi terk eder ve evlilik bahsini bir daha açmamak üzere kapatır. Yusuf Niyazi Bey ile olan evliliğini şöyle anlatır:

“Evvelce nişanlı kaldığımız Yusuf Niyazi Bey, aradan 13 yıl geçtikten sonra, bana talip oldu! Yakamı bırakmadı. İlk iki evliliğimden yüreğim yanıktı. Ama üçüncü kez de olsa talihimi bir daha deneyim, dedim! Hay demez olaydım! Güya yuvamıza uğur getirir diye, nikâh günümüzü, ikinci meşrutiyetin dördüncü yıldönümüne rastlayan 10 Temmuz 1912’ye düşürmüştük. Niyazi’nin görev yeri olan Cide’ye gitmek üzere İstanbul’dan vapura bindik. Adam daha vapurda iken çapkınlığa başladı. Cide’ye vardığımızın on ikinci günü de evvelce boşadığı iki kadını eve getirdi. Gayet soğukkanlı bir dille “Hep birlikte otururuz!” dedi. Nikâhlandığım 10 Temmuz günü ben onun, onuncu karısıymışım da haberim yokmuş! Ancak elli gün dayanabildim. İstanbul’a dönüp mahkemeye başvurdum. Adam, boşamam boşamam, diye tutturdu. Zar zor boşanabildim. Üç evliliğimde düş kırıklığına uğradım. Hiçbirinden ne birlikte olduğum günlerde ne de ayrıldıktan sonra on paralık yardım ya da nafaka ve tazminat gibi bir şey görmedim”

Hayatı baştanbaşa çiledir Yaşar Nezihe Hanımın. Annesi ve kız kardeşleri veremden, babası ve amcası koleradan, iki çocuğu yetersiz beslenmeden ölür. Tüm bu acılara kocaları tarafından terk edilmeler, aldatılmalar ve yaşadığı sefaletler eklenince dayanılması güç bir hal alır. Onu intiharların eşiğine getiren de işte bu dayanılmaz ıstıraplardır. İntihara teşebbüsüne şöyle dipnot düşer:

Hükm eder hâkim efendi, haklı-haksız anlamaz,

Yâ ilâhî, intihardan başka çarem kalmadı!

 

Rah-ı Maişet

Yazıyla, şiirle çok içli dışlı olmasına rağmen bu işten para kazanamaz ama para kazanamıyorum diye yazma işini de bırakmaz çünkü yazmak onun için bir nevi ruhsal ve zihinsel terapi gibidir. Geçimini el işleri başta olmak üzere asker mektuplarını okumak ve onlara cevap yazmak gibi işlerden sağlamaya çalışır. Bunun için daima kuşağında divit ile gezdiği söylenmektedir. “Rah-ı Maişet”  onun ekmek parası için çırpınışlarına muhayyilemizi konuk eden bir şiirdir:

Bu aciz iğne elimde önümde bir gergef

Belâya mihnete, âlâma gönlüm oldu hedef

Kuru bir ekmek için muttasıl seyrederim

Belâ-yı kahr-ı maîşetle kahrolur giderim.

İleriki yaşlarda kendi yoksulluğuna ilaveten dönemindeki sosyal ve ekonomik yaralara da dikkatleri çeker. Nazikter’de yayınlanan Ekmek Kömür İhtiyâcı adlı şiiri bunlardan biridir. 1919’da Alman Prof. Dr. Martin Hartmann Berlin’de yayınladığı bir antolojide ona tam üç sayfa yer verir. Toplumcu şiirler yazmasının bir jestidir bu ve bu jest ona şöhretin kapılarını da aralar. 1925’te 1 Mayıs adlı ilk işçi şiirini yazar. O sene ülkede büyük bir grev olur. Grevi destekleyenlerden biri de Yaşar Nezihe Hanım’dır. Bunun üzerine siyasi takibata uğrar, şiirleri toplatılır. İşte o günlerdeki yoksulluğa ayna tutan şiirlerinden biri:

Ekmek Kömür İhtiyacı

 

Mahalleden iki gündür verilmiyor ekmek

Kolay değil gece gündüz bu açlığı çekmek.

Zavallı milletin aç karnı dört buçuk senedir

İâşe meselesi hallolunmuyor bu nedir?

Satıldı evlerin eşyası hep bir ekmek için

Ne yaptı millet acep bu azabı çekmek için.

 

Kiminde kalmadı yatmak için yatak yorgan

Acıkınca bulamadı birçokları yazık kuru bir nân.

Şaşırdı genç kadınlar yollarını, oldu zelil

Eden bu milleti açlıktır hep bu rütbe sefil.

Kitapları

Yaşar   Nezihe Hanım’ın ilk şiir kitabı  Bir Deste Menekşe, 1913 (1331)’ te basılır ama pek rağbet görmez. 1925 (1341) yılında ikinci ve son kitabı Feryâdlarım yayınlanır. “Feryatlarım” dosyasını teslim ederken: “Bu yazılar benim bir demir kafes içindeki kuş helecanı ile çırpınan yaralı kalbimin feryatlarıdır. Her satırını gözyaşları arasında yazdım. Kitaba bu ismi verirseniz matemlerime hürmet ve beni çok memnun edersiniz” ricasında bulunur ve dosya bu isimle basılır. Çok sayıda şiir ve yazısı ise gazete ve dergi sayfalarında kalmıştır.

1934’te soyadı kanunu çıkınca yaşadığı onca acıya ve çileye rağmen kaderin bir cilvesi olarak Bükülmez soyadını aldı. Bu soyadından dolayı kendisine takılanlara şöyle cevap verir:

Bakıp da soyadıma sanma bükülmüyorum

Felek cefalarıyla, gençken büktü belimi.

İbnülemin Mahmut Kemal İnal, Son Asır Türk Şairleri’nde Yaşar Nezihe Bükülmez için şu satırları yazar:

“Mihnetler içinde kalmayıp bu hayatı refâhet ve saadet içinde geçmiş olsaydı daha güzel yazar mıydı? Bu suali “elbette yazardı” cevabıyla karşılamakta acele etmemelidir. Çünkü her meslekte nice kıymetli âdem vardır ki sefalet ve ıstırabın dehşetli darbelerine uğrayarak yetişmiştir ve onların eserlerine pek çok defa tefevvuk etmiştir.”

“Mecnun isen ey dil sana Leyla mı bulunmaz?”

1953 yılına kadar yazı ve şiir hayatına devam eden Yaşar Nezihe Hanım, 1971 yılında vefat eder. Küçükyalı Altıntepe Mezarlığı’nda toprağa verilir. Çektiği onca çileye rağmen uzunca bir hayat yaşayan Nezihe Hanım geride iki kitap, gazete ve dergilerde yayınlanmış bir sürü şiir ve yazı bırakır. Bunlara ilaveten yazdığı birçok şiiri de bestelenerek günümüze kadar gelmiştir. Tenekeci Mahmut, Halil Hafız ve Kazancı Bedih gibi gazelhanlar onun şiirlerini okuyup besteleyenler arasında en çok bilinenleri. Yazımızı Kazancı Bedih’in seslendirdiği ve aynı zamanda en çok beğenilen “Mecnun isen ey dil sana Leyla mı bulunmaz?” gazeliyle sonlandıralım. Ruhu şad olsun.

 

Mecnun isen ey dil sana Leyla mı bulunmaz?

Bu goncaya bir bülbül-ü Şeyda mı bulunmaz?
Sun şerbet-i lâl-i lebin ağyara vefasız
Saki mi bulunmaz bana bir sehpa mı bulunmaz?

Arz etmiyorum âleme âlâm-ı derunum
Yoksa bana bir mahrem-i sevda mı bulunmaz?
Bir sen misin âlemde tabip, illet-i aşka
Teşhis-i dile başka etibba mı bulunmaz?

Al aşkını ver gönlümü Allah için olsun
Dil vermek için, dilber-i Rana mı bulunmaz?
Mesud edecek kimse seni yoksa Nezihe
Meşgul edecek bir şuhu hülya mı bulunmaz?

 

Kaynaklar

Mazi Cenneti, Taha Toros,  İletişim 1992

Bedbaht Bir Şairin Feryatları, Burak Barutçu, (Nar sayı 6, Kasım Aralık 1995)
Mutsuzluğun Feryadı: Yaşar Nezihe Bükülmez, Zeynep Tuğçe Karadağ, (Cins sayı 23/30 Ağustos 2017)

Son Asır Türk Şairleri, İbnülemin Mahmut Kemal İnal,  İstanbul 1988

Bir Şair Dostun Ardından, Doğan Hızlan, Hürriyet, 8 Ekim 2015

Uluslararası Türkçe Edebiyat Kültür Dergisi, İlknur Tatar Kırılmış, Sayı: ¼, 2012

 

 

Bu gönderiyi paylaşın:

Yazar: ramazan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir