Aşk Sapağı / Hacer Ertürk

Çiçeğini aldatmayan ağaç,  her mevsim aynı   yemişi veren sadık çiçek,  akdin önemini sadece söz veren bilir.  Sadıklar her mevsim güneşi doğrular, sadık meyveler gibi. . .

Bir nem değer toprak kokulu gökyüzüne, sızlar burnumun sütunları,  tam koklarken zamansız frizyaları. Burnuma bir nem değer gözlerimin kışkırttığı, ah toprak kokulu frizyalar, özledim yine ağacın dibindeki gökyüzünü…

Tersine kök salmış yüreğim, asumana yükselen sevdanın katresinde boğulmakta, toprağın dumanından cemreye sinen tütsü kokunu üfle özgürlüğe. Hürriyetin anahtarını hangi ağacın altına gömdüysen çıkar, kelepçeli çiçekler koparmak istiyorum ceviz ağacından ve meyve versin artık dar ağaçları umuda…

Söz veriyorum sana ağaç dutların kurumayacak dallarında, güllerin çiçeko açacak çarmıhlarda…

Sana diyorum; benim adım umut, benim adım sevinç, benim adım özgürlük diyen esaret,  izbe bir barakayı bekleyen aklı karışık sarmaşık özgürce sarılacaksın sevdiklerine,  bırak artık şu kederi arın zehirden sen çiçeksin çiçek ve zehir, sen ve ben…

Ne yana dönsem mor dağların kınalı gelinciği,  hasret türküleri söyler telli duvaklı,  bir türlü kovuşamaz, kardelen gelinciğe dünyaları farklıymış,  aşkın dünyası mı olur? Gözü yok ki aşkın kulağı işitsin, laftan anlamaz iki dünya bir araya gelse ayrılmaz et tırnaktan…

Tahliyesi uzatılmış mahkum tohumlar yeşil toprakta büyür büyülenerek ve ayrılıklar ne yeşil vazgeçer ne toprak çürür. Görüş günü yeşerir bütün ıstıraplar, beyaza bir sükut giydirilir, asaleti bozulmasın diye,  beyaz ve ölüm,  ölüm beyaz karlarda açan aşk soğuğu,  büyülenir  beyaz bir anda renklere sevdalanır oysa tüm renkleri sırtında taşır siyah ve beyaz, sen bana benzersin ben de sana renklerden verilmiş ödün siyah ve beyaz, neden bu kadar renkli ve benzer ödün verdiğimiz için mi sevmekten?…

Aynı anda aynı yerde olabilir misin? Siyah beyaz karışımı gride mesela, karışmış sevda ve acı gri hayatlarda gri en sevdiğim dünya hali, sesini geri alabilir misin ya da silebilir misin yaşamak istemediklerini yaşanmadan önce? Nedir ki hükmü boşlukta çınlayan sesin ya kahkahadır ya nara,  hükümsüzdür geri alınamayan bütün sesler boşlukta.

Zırhlı demirlerde kemik gibi parmaklıklar,  ellerime geçmiş insanlığımdan utandığım işkence, kelimelere yüzmeyi öğretirken daha duygularımda boğuldum,  dans etmeyi de ben öğretmiştim kelimelere acıyla aşkla hasretle,  dalga geçmeyi hayatla, şimdi hepsi üstüme geliyor,  şimdi tek seni anlatmak istiyorlar ama ne fayda gerçeklerin en gerçek sahilinden havalandı bi kırlangıç daha kuru hülyalara dalmış ıslak bir martı daha havalandı toprağa…

Gökyüzüne resim çizen bir geyik daha,  kırlangıç yuvaları çalı çırpıdandır göçlerden ibarettir kırlangıçlar,  göç eder yürekleri her güzde,  ağlamaz pınarları kurumuş akşamların, bütün fırtına öncesi  dinginlikler  soluklalanır bir nefretin  gölgesinde.

Rüzgarın el işçiliği  sessizlik,  pes bir sese suret,  indir maskeleri maskesiz olsun samimiyet,  bıkmadın hala seni bırakıp diğerini oynamaktan,  sen değilken sen daha sensizsin ve kimsesizsin, bundandır maskelerin, aç beyaz tenin zülfün görünsün,  at gözlüklerini yüzün görünsün…

Rüzgarın çağırdığı yerde sabırla bekle beni, savrulma sakın ipsiz uçurtma gibi katlanamam artık bütünü bozmamak için bana uymayanlara toplayın yarımlarımı kaç ben eder benden, sayın.

Yarım kalmış her şey kendini gömer kendini arar kendini döker, hayatın resmini çizerken kelimelerle kendi portresini bile çizemeyen sussaydın daha iyi anlarlardı seni  ölümdü yed-i Beyza elinden içilen

Neyi çizmekle meşgulsün hala… Tedavülden kaldırılmış tavırlarla  biçimlendirilmiş hayatlar biçimsiz giysiler gibidir ya bol gelir bedene ya teni sıkar, ya giydirilmiş kıyafetler aitlik iğnesiyle  üzerine teyellenmiş, fikrin bile alınmadan. Sürüne sürüne eskir içindeki senle birlikte, siluetinin bile haberi yoktur aidiyetinden, anlamsızdır neden niçin…

Israr etme aykırılığını tutuklarlar, sıradışılığını farketmeden sıradan bir mahkemede yargılarlar seni, aşırı kaçar farklılığın sıradanlara,  söylediklerin  söylemediklerin yaptıkların ettiklerin birer suç delilidir,  gerilmen için çarmıha ya darağacına ya zindana,  normlar ve mumlar senin içindir,  ya normlara uyarsın ya mum gibi eritirler seni…

Kimliksiz sesin  şehirdeki yankısıdır sustukların yankısıdır haykırışın…

Dışlanma korkusunun ritim bozukluğudur kalbinin sesi, benzemeyeleri eritir bu çark tek tip değilsen bir adım geri, farklıysan yüz adım ileri gideceğini düşünemeyecek kadar bönsün bilemezsin o zaman uymak zorundasın uygun adım kırkayak,  hadi dışlanmadan marş marş…

Bütün kötürümler yürütememekten şikayet ederler kendilerini vaz geçmişliklerinin sığınağıdır dizleri, aslında kötürüm beyinler çaresizdir…

Başkasın ölümünden kazanılan hayat bahşiş gibidir,  bütün bahşişler az ve emeksizdir.  Başkasının hayatına bahşedildiğim gün hayatımı kaybettim.

Denize adanmış tuzlar denizsiz yaşayamazlar ve balıklar göremez denizi çünkü dışardan bakamazlar ve bütün küçük balıkları büyük balıklar yemez her zaman,  balıklar bazen intihar eder. . . .

Suyu ikiye şaklayan aşk mavinin gözyaşları ve gecenin deri eldivenli katili… Kimsesiz bir ihtiyarın sesindeki bekleyiş,  baharın verdiği bulut üstü bir huzur,  susarken kaybettiğin suna boylu gelecek,  kapıyı açınca dışarıya çıkan gizler ve izler körkütük adanmışlıktır.

Dağa küsen fare dağın doğurduğu tavşan ve nöbetçi tilkiler,  yufka yürekli aslanlar,  hep yılanlardan kaçar.

Sarfettiğin onca söz tek noktada kilitlenen gerçek

… özetle Aşkı fazla seviler…

tüketilmiştik ve hesap kokar.

anlaşılmayan insanlar anlaşılmayan anlam…

….hangisi hepsi….

 

Bu gönderiyi paylaşın:

Yazar: ramazan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir