Rüyanın Rengi / Muhittin Ece

 Uyan Ey Firari!

Uyan artık uykudan! Uykulardan… Uyuklamadan…

Daha ne zamana kadar kaçıp uykulara sığınacaksın? Bu kaçışın kimden?  Benden mi; yoksa iki büklümlük anne karnını-cennetini- terk-i hâl ederken gördüğün senden mi?  Sizden mi?   Heidegger dünyaya gelmeyi “Varlık sahasına fırlatılmışlık” olarak tanımlar.  Varlık esasen ayrılıktır. Sevgiliden…  Hakikatten…

Şekli ve rengi ne olursa olsun ayrılıktekrar kavuşma ümidiyle, birleşme namına  en anlamlı ve en  iffetli  davetiyedir… Hakikatin varlığa en büyük hediyesidir. Vuslat namına…

Susma konuş ey firari!

Kaçışın ondan mı; ona mı?

Hakikati hiç gördün mü?  Kokusunu alabildin mi?

Wang,  rüyasında kendisinin bir kelebek olduğunu görmüştü. Yeşil bir alanda çiçeklerin üzerinde öylece oturuyordu. Bir yerden başka bir yere istediğinde uçup duruyordu. Hesapsızca… Kitapsızca… Sonra birden uyanıverdi. Wang mi; yoksa rüyasında Wang olduğunu gören kelebek mi,  artık ona aklı ermiyordu. Emin olamıyordu.

Rüyada hakikatini görmek… Görebilmek… Hakikatin rüyasını görmek…. Rüya içinde rüya… Varlıkta var olan varlık… Yokluğun tahammülsüz çocuğu hiçlikte eriyen benlik…  Hiçliğin en zirvesinden bakarken kendini varlığın en dibinde bulabilmek…

Ahmet Amiş Efendi derki: “Bir şeyin olup olmaması sence eşit değilse henüz olmamışsın demektir evladım.”

İç-içe girişik… Bitişik cümleler… Evler. Rüyalar. Hayaller. Olasılıklar…

Kaderler… Evet kaderler!  Zahirdeki kaderler… Ve kaderlerin üstündeki kader… Batındaki kader…

Fısıltılar…

Ademoğlu’nun rüya içinde rüyaya geçmesiyle zahirde yalnızlığına bürünen ve boynu bükük bir şekilde korkak yürekli ışıklardan aman dileyen; evler, caddeler, camiler, mağaralar…’ın fısıltısı şehri gürültüye boğmuş duyan yok mu?

Asırlar önce değerli bir arkadaşım lütfedip bana yazdığı bir yazsını, Farid Farjad’ın zamana meydan okuyan eşsiz yorumuyla çaldığı Golha eşliğinde okumamı rica etmişti… Çünkü kelimelere ruh libasını giydirip onu ayağa kaldıran, yürüten ve uzak diyarlara götüren nağmelerdir. Ama içten… Ama dıştan…

Ey firari!

Şimdi de ben senden bir ricada bulunuyorum… Belki bu yazımı okurken dinle demiyorum ama insanlar uyurken-ruhlar göğe yükselmişken- sen kalk ve cesetler arasından sıyrılıp, ruhunun en derin katmanlarından  gelen nağmeler eşliğinde kendini sokağa at!  Gündüz insan kalabalığında yalnızlaşan, hiç fark edilmeyen evlerin, caddelerin, ma’bedler’in, mimari eserlerin insanlar göğe yükselmişken- sokak lambalarına olan bir minnet altında da olsa- gönüllerinden kopan ve bomboş sokaklarda kol gezen cümlelerini dinle… Siyasi düşünceye esir düşen Sultan Ahmet Camii’nin, yıllarca cemaatsiz  kalışının iniltilerini dinle.. Tarihi dinle… Geçmişi… Ma’bud’un misafiri ol…. Belki hakikatini bulursun diye… Ölürsün diye… Yeniden doğmak namına… İlk kez doğmak namına… Uyanmak namına… Uyanırsın diye…  Biteviye…

Ve…

Ölüm…            

Ölmeden önce ölmek lazım… Büyük rüyadan uyanmadan ölebilmek… İrkilmek… Azrail’in ayak seslerini algılayabilmek…

Ehl-i irfan düşünürler ölümün renkleri olduğunu söylerler… Ölmeden önce ölmenin renkleri…

Buna göre genel anlamda  ilk olarak kırmızı ölüm şehvetin baskılanması ve öldürülmesi… Hırs ve ihtirasların benlikte yarattığı tahribatı ortadan kaldırabilmek…

İkincisi beyaz ölüm iştahlılığın köreltilmesi…. Kanaatkarlığın başlangıç noktası… Orucun insana verdiği o paylaşılmaz haz…  Evet evet ağzımdan çıkanı kulaklarım duyuyor yanlış duymadın Ey Firari! Haz… Fayda değil sadece haz… Evet fayda da var elbette ama faydadan öte bir haz… Faydaya en uzak noktanın, faydaya en yakın noktasındaki nefsine en minnetsiz ve en şehvetsiz tenezzülsüzlüğü…

Üçüncüsü yeşil ölüm dış görünüş önemliliğinin kendini en önemsiz bulduğu an… Süsün, kılık kıyafet düşkünlüğünün dahası gösterişten kesilmek…

Ve siyah ölüm halkın eziyetlerine sabredebilmektir… Halkın içinde hak ile beraber yürüyebilmek… Kalabalıklar arasında yalnızca hak ile beraber hak namına… Halk arasında küçülmek nokta haline gelebilmek… Çiğnenmek…  Dışlanmak… Hizmet  namına… Hak namına…

Peygamber efendimiz (s.a.v.)…  Kırk yaşında bir adam… Hiç bir maddi sıkıntısı yok.  Mutlu bir ailesi var. Çocuklarıyla ve eşiyle hiçbir derdi yok. Çevresinde tanınan, güvenilen, emin bir kişilik… Muhammed’ül Emin…

Düşün Ey Firari! Bu insan bir parça ekmek ve biraz su alıp daracık mağarasına çekiliyor ve günlerce yapayalnız… Taş üstünde… Karanlıkta… Izdırap ve titreyişler… Ruhun titreyişi… Nefisten uzaklaştıkça küçülen… Nefsin gözünde nokta haline gelen bir nefis… Ölmeden önce ölüm virajını son hızıyla ve zevkiyle almış bir bilinç… Ve o gece… O an… Hakkın kendisiyle buluşmaya karar verdiği gece…

Kadir Gecesi… Ve Hak kendisine emriyle görünüyor.

Mealen:

“Oku(duyur)!”

-Ama ben okuma bilmem ki!

“………..

Ve Alak Sure’sinin ilk beş ayeti iniyor… Ve şiddetli bir şekilde sıkılıyor… Amine’nin yetimi hiç bu kadar kötü olmamıştı… Kimsesiz… Kalbi Yar’in mektubuna dayanamamıştı…  Kendini yardan atmak istercesine… Hiç bu kadar ölmemişti… Ve kendini eve atar… Üşüyor… Ruhu hiç bu kadar bedenine ağır gelmemişti… Ardı sıra titreyişler…

Ve Müddesir Suresi. Yar’in ikinci mektubu… Hakikatin…”

“Ey örtülere bürünen! Öyle örtülerin arkasına saklanma!”

“Kalk ve uyar!”

“Rabbini yücelt!”

“Önce kendini arındır!”

“Şirkten uzak dur!”

Şuan aklından geçen soruyu duyar gibiyim Ey Firari!  “Tanrının rengi ne?”

Uyan artık rüyalarından!  Bir parça cesaretini ve kendini yanına al, mağarana çekil!..  Sana asırlar önce gelen Yar’in tozlu raftaki mektubunu al ve Oku!  Aradaki perdeyi kaldır… Gözlerindeki perdeyi…

Ey Firari!

Önce kendini arındır!

Son peygamber sevgilinin mektubuna cevabını yazdı… Rengine rengince büründü…

Ya sen?

 

 

Bu gönderiyi paylaşın:

Yazar: ramazan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir