“Son Bisküvi” Kitabına Dair / Nuhan Nebi Çam

                                                         Ben Sana Mecburum

                                                  ……………………..

Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor

Bu şehir o eski İstanbul mudur?

Karanlığında bulutlar parçalanıyor.

Sokak lambaları birden yanıyor

Kaldırımlarda yağmur kokusu

Ben sana mecburum, sen yoksun.

 

Fatih’te yoksul bir gramofon çalıyor

Eski zamanlardan bir cuma çalıyor

Durup köşe başında deliksiz dinlesem

Sana kullanılmamış bir gök getirsem

Haftalar ellerimde ufalanıyor

Ne yapsam, ne tutsam, nereye gitsem

Ben sana mecburum, sen yoksun

 Attila İlhan

Şiir ve öykü; biz bunları kardeş olarak görüyoruz. İkiz, tek yumurta ikizi… Kaş ve göz renkleri aynı olan bir, iki ayrı türden söz ediyorum. Bir öykü, coşkun, kalender ruh haliyle, şiir okunur gibi okunmalı. Bunun yanında karşınızda bir felsefi metin duruyormuşçasına büyük bir tecessüs, büyük bir dikkatle okunmalıdır. Biraz iddialı gelebilir söylediklerim ve öyküde otorite olduğunun sanan bazı zevatlar tarafından bunlara dudak bükülebilir. Biz bu tarz öyküye inanıyor, bu şekilde yazıyor ve böyle yazılmış öyküleri okumak istiyoruz. Şarkkari anlatım, tahkiye etme bizim kadimden bu yana getirmiş olduğumuz ifade etme biçimidir. Geleneği asla inkâr etmiyoruz ve onun kollarından tutunarak ileriye doğru yürüyoruz, dağları tırmanıyoruz, engelleri aşıyoruz. Geleneğine ve geçmişine yüz çeviren, o döneme nefretle bakanlar utansın, diyoruz da…

Ve şiir ve öykü için kardeş deyişimiz şundandır; birbirine şiir ve öykü kadar yakın duran başka iki tür daha var mıdır? Yakınlık ve kardeşlikleri şuradan kaynaklanıyor: Anlatılanlar-yazılanlar okur tarafından özetlenip bir başkasına aktarılamıyor.

Ercan Ata’nın öykülerini, Son Bisküvi kitabındaki metinleri bu düşüncelerle, zevk alarak okuduğumu söylemeliyim. Güzel öyküler anlatılmaz, anlatılamaz. Onlar okura nefes aldıran öykülerdir. Miktarınca boşluklar vardır cümleler arasında; okuyucu onları kendince doldurur. Onlarda kendi öyküsünü kanatlandırır.

Samimi, içten öyküler bütünü. Bu anlatılanlarda coşkun bir lirizmin olduğunu söylemeliyim. Yazar, anlatı kişisi ya da kahraman anlatıcı, olayların minimal düzeyde olduğu bu metinlerde hep ve genel itibariyle ‘ben’ anlatıcı dilini kullanmış ve durumların betimlemesiyle okura anlatılar şiirselliği, resitali sunmuştur.

Anlatım içtendir, pespaye değildir. Anlatım yalındır, yalın kat değil…

Nahl suresinde şöyle bir ayet vardır: “Biz bir şey dilediğimizde sözümüz ona ‘Ol’ demekten ibarettir. Sonra olur. Başka değil.” (40. ayet)

Mevlana Hüdavendigâr bir şiirinde:

“Anlamaz olgun adamdan ham adam,

Söz hem az, hem öz gerektir vesselam.” der

“Son Bisküvi” kitabında yazar, hikâye-öykü anlatıcısı sözü çoğaltmıyor-uzatmıyor; kelimeleri dallandırıp budaklandırmıyor. Lafazanlık yapmıyor. Hadi söyleyeyim yine de “Laf salatası” yapmıyor.

Laf salatası demişken Ömer Lekesiz’in Şirazeden Şirazeye kitabını, orada geçen hikayeperdaz kavramını hatırlıyorum. Bu ne anlama gelir, bilir misiniz?

“Boyası, cilası yerinde, süslü-püslü cümlelerle, çok şey anlatan, okuru dolambaçlı yollardan geçirdikten sonra hiçbir yere götürmeyen hikâyecidir.

Onlar, lafazandır, madrabazdır, işgüzardır. Edebiyatın asalağıdır. Dilin katilidir. Cahilin dostudur. Kiminin karısı yabancı uyrukludur. Bazılarının babası bürokrat, gazetecidir. Çoğu İslamcı, Kürtçü, sağcı, solcu kartlarını kullanırlar ve edebi muhitte hatırı sayılır bir yer işgal ederler.” (115-117)

Ercan Ata’nın dili, üslubu anlatı kişisinden coşkun gözeler gibi doğan, sevgilinin saçlarına, gözlerine ulaşan ve nihayetinde okuyucunun idrakine konuk olan anlatı çağlayanıdır.

Okuyucuyu yormayan bir üsluptur bu. Anlatım, yazar adeta iç dünyasındakileri samimiyetle ifşa etmek üzerinedir. Açmazlarını, buhranlarını okuru ile paylaşmaktadır.

Öykü, yazma sanatından ziyade hissetme, hissettirme, duyma ve duyurma sanatıdır. Ömer Seyfettin “Evvela hissettirmek lazım.” diyor.

Son Bisküvi kitabında yirmi altı kısa öyküyle karşılaşıyoruz. Ve buradaki hikâyeler, olmuşu, yaşanmışı anlatmıyor. Olmuşu ve yaşanmışı kişileştirmek, kişiselleştirmek ve dönüştürmek önemli ve Ercan, bunu yapıyor.

Olaysız öyküler olur ama, kişisiz öyküler olmaz. Bu yirmi altı öykünün her birinde çile çekmiş, bedel ödemiş, yaşadığı eski günlerin hatırası ve tortusu düşüncelerinde ve hayallerinde kalmış kahramanlar vardır. Ama bu öykülerde olay, en az seviyededir, hatta yok denecek durumdadır. Peki yazar, olay yok ise, merak unsurlarını kullanmıyorsa, gerilimi ve okunabilirliği nasıl yakalıyor?

Bunu üslup ve biçimle yapıyor. Gerilimi, merak ve coşku öğesini tamamen dile yüklüyor.

Bu kitapta benim çerçeve öyküm “Yara” adını taşıyan metindir…

 

22.01.2017

 

 

 

 

Bu gönderiyi paylaşın:

Yazar: ramazan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir