Pazar Mülahazaları / Hacer Ertürk

Günaydın dostlar güzel bir pazar gününden hepinize merhabalar,  bu hafta biraz sorgu,  biraz analitik biraz da kritik yaptık.

Kahvaltılar yapılmıştır muhtemelen hadi alın çayınızı kahvenizi dertleşelim biraz,

Neyiz ne değiliz? Nereden geldik nereye gidiyoruz? Yorumlarınızı bekliyorum

Selamlar

 

ZAMANIN KARNINDAKİ NUR

 

“ZAMAN MEKAN TANIMAZDI İNANCIN CELLATLARI, YENİLMİŞ EKİN PARÇALARI GİBİ SAVRULACAKLARI GÜNDEN HABERSİZDİLER ÇÜNKÜ. .. ”

Yüzünde utangaç gamzeleriyle, kaygılı gülüşlü,  abid melek susarken ve şeytan yaratılmadan önce, çamurdan yaratılmış hamurun bir bildiği vardı.

Bilen bildi gerçekleri, diğerleri ölerek öğrendiler.

İnsan !

Ahsen-i Takvim,  ne kadar da nankördü.

Defolu dünyanın,  sert bakışları arasında,  gökyüzünü bir isyan çalkaladı.  Beşer yukarıdan inen öğütlerle kavgaya tutuştu. Emir ve  yaşam arasında sıkışınca işte o an  uçurumun kenarına geldi. O zamandan beri kavgada şerefli yaratılmış kelamla. . .

Oysa inşa kainatın sultanıydı, yaratılmışların en şereflisi ünvanıyla dünya tahtına otururken, kulluk tacını takmayı unutmuştu.

Zamanın eskisinden beri geçmişin ve geleceğin zigzaglı dar sokaklarında sıkışan gebe inanç doğum sancısı çekerken, kin dolu nehirlerde, cenabet solucanlar usul abdesti aldı.  İmanın üzerine kadeh tokuşturdular ve plan yaptılar. Tuhaf adamlar tuhaf cümleler kurarak geleceğe yön veriyordu.

İspatlı yalanlar evrilerek terü taze sübyanlara rehberlik ediyordu zamanın deccalları mekanın  karnındaki Nur’a yine hayıflanıyordu.

Her nedense gerçeğin  sahnesi siyahın üç ton koyusuna boyanmıştı. İnancın taşralı sayılması seçilmiş ırkın beyazlığı, bahtı kara coğrafyanın kara elmas değerinden miydi bilinmez?

Aynalar hep çukurdu ve ters taraftaydı, herşey sap samana zaman fitneye karışsın  diye hesaplanmıştı. Düşünmek, akledilmesin diye ters yüz edilmeliydi. Zihinlere ağır geliyordu fikir ve inanç. Zihin girdiği alavereden dalavere yaparak kaçtı. Zulmetin ışığı güneşi çamura bulamaya çalışırken bütün Kisra  ateşleri söndü.

Herşeyin bir kurdu olduğu gibi inancın kurdu şeytan boş durmuyor ve yandaş peşinde koşuyordu. insanın üstüne ezberlenmiş ritüellerle geldi.  İnsan aldandı, nefsi emmare, dünya makamında koltuk kapmak isterken mutmainne yolcusu her şeyini yitirdi.

Zaman zamanı kovalarken öğle bir zaman geldi ki, kara kartallar inanmış beyaz güvercinleri Ortaçağın aydınlanmamış kara geceleriyle korkuttular ve gökyüzünün zemin katına zincirlediler.

İman ve  kul ile idi bütün kavgaları   boğazımıza  takılan sözler silahlanmasın ve duyulmasın diye düşündüklerimiz, susturucu taktığımız fikirlerimize örümcekli dediler,  örümceğin mimarisini anlamayacak kadar hantaldı işçiler.

Konuşsak belki sustuğumuza pişman olacaktık. Arızalı aklımızı  yoğurtlu mantığımıza  kurban ettiğimizden midir,  boğuk sesiyle martaval okuyan karganın bayramlık elbisesi olduk.

Enel-hak  çarmıhına gerdiler Nesimileri,  inancı sihirlemek isteyen hokkabazlar kaçacakları deliği buldularda içine sığamadılar.  Gün geldi filozoflar,  baltalamak istedi inanç ormanını,  iklimsiz yağmurlarla ıslatacaklarını ve güneşe meydan okuyacaklarını zannettiler.

İspat edemedikleri çaresizlikleri  bütün delillerini esir alınca kalpleri Tanrı’yı itiraf etmesin diye kül  ve ateş yutmuş gövdeleriyle kendilerini rehin aldılar. Şah damarına yakın olanı anlayınca inkar denizinin ortası ikiye yarıldı, seccadesi ateş olan bir secdeyle gark olup gitti sefiller.

Her zamanın inanca hulle biçecek bir terzisi vardı. Tasarımcılar küfre giydirdikleri elbisenin pulları dökülüp rengi solunca  küffar  zihinlerin çizdikleri bütün resimler de  belgeler gibi delil yetersizliğinden intihar ettiler. Tanrı’ları putlarını da alıp esfeli safiline doğru yol alırken beyinlerine oksijen gitmediğini ve düşüncelerinin mezat pazarında beş para etmediğini anladılar.

İnancın ve yaradılışın düşmanları her devirde bir kimlikle dolaşırdı.  Pirinçteki ekru taşı ayırt etmek çok zordu. Oryantalist varoşlarda bel kıvıran pozitivistler,  zehirli varyasyonlardan deva şurubu hazırlarken yakalandılar. İnancın başına Tanrıyı inkar etme ödülleri koymuşlardı.

Levh-i mahfuzda hediye edilen Eşref-i  Mahlûk olmanın ödülünü altın rengi bir tepside ateş tutarak alacaklardı. Hakikati yalanla budamanın diyetiydi azap. Kül  yutmuş buz tutmuş benzi solmuş ölülere, gelir geçer fani ihanetinin hüviyetini, yaradan  o gün soracaktı

İşte o gün kitapların dehşetini yazamadığı,  sözlerin anlatamadığı o gün..

Üçüncü çoğul şahıslar,  kimliklerinden ve atalarından sorgulandıktan sonra asılacak zakkum ağacına, aylardan kıyamet,  günlerden hesap, saat cezayı gösterirken, uyanacaklar uykudan…

O zaman herkese herşeye geçmiş olacak

Arşı ala gölgesinde  gölgesini arayacak yenilmiş ekin parçaları…

Yürüyecekler o yalanladıkları ateşe mağruriyetle ve mağlubiyetle…

 

 

Bu gönderiyi paylaşın:

Yazar: ramazan

1 thought on “Pazar Mülahazaları / Hacer Ertürk

    Semiramis

    (30 Nisan 2018 - 01:15)

    İnsallah Hacer Hanim.. Çok güzel yazmışsınız.. Yüreğinize sağlık. Her pazar bekliyoruz yazılarını zi..sevgi ile kalınız..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir