Halep ve Çocuk / Mustafa Işık

-sizinle cennete gelemem bayım..

Gecenin bir yerinde dile gelen feryattı, dünyayı çatısı yıldız akan vadiye döndüren. Harabeden bir şehri haritanın bağrında silip atmaya yeminliydiler, zamane Ebreheler. Dağları aşıp gelen nazlı sevgiliyi sıkıca bağrına basmak gibiydi hasretliğin adı. Bu yüreğin en asil misafiriydin hey gidi, haydi destursuz içeri gir, yüreğim dört duvar. Ama bil ki cümle kapısız duvarlardan girebilmek her güzelin harcı değildir.

Küçük çocuklara büyük kurşunlardı fillerin heybelerinde hediyeler, fosforlu bombalar anneler içindi, babalar ise belki bu bahar da kuşlar gelir diye, her sabah umudu ekmeye giderlerdi. Elimde, en yeni hüzünlerini giyinmiş kalemimle ben, seni satır satır resmetmeye göğün kara elbisesini giymeyi beklerdim. Beceremezdim çoğu defa, sönüverirdi gönül dağımın volkanları, pınarları kururdu. Sesimi iki tepe arasına sa’y etmeye, oralara bir yerlere gönderirdim. Gönlüme serinlik katmaya hep bir topuk mesafesi uzak dururdun.

Ben Halepli çocuktum bayım! Büyümeyi hiç öğrenemedim. Erken inen yaz gibiydim dünyanıza, sarmıyordu beni artık hiçbir özlem, kuruyordu sevincim gelmeyen baharda, dal uçlarında. Bana ne sessizce gelen zamansız mevsimlerde uçmayı unutan kuşlardan, dağ ardı sıra sıra gizeme açan isimsiz çiçeklerden; ben ki sadece oyundan ibaret bilirdim büyüklerin kavgasını. Ama yaşanılanın faturasını kesen musahibe el ben oldum.

Ben Halepli çocuktum bayım! İflah olunamaz bir ah ile taşırdım sabır taşlarını bir gün ile başka günler arasında ki o taşların toprağa saplanan soğuk tarafıydım aslında, hiçbirinizin görmediği. Gecenin şerha şerha yarılan yerlerinde hep uzun masallar dinlerdim, gitme der gibi bakarken gidenlerin ardından. Yüreğimin sesine ayarlıydı kelebeklerin kanatları. Ama ne ataşedeler vardı ortada ne de Ebrehe. Bundandır, Ebabil kuşlarına olan kızgınlığım. Halep’im ben Halep/çe’yim. Sesinize kocaman çığlığım. Orda mısınız ey yalancı hüzünlü, beyaz sarı esmer kardeşlerim! Gelin de yakınıma, sırtımdaki izler kadar kurşunlu oyuncağımı size emanet bırakayım. Biliniz ki, Rabbimin huzurunda sizin yitik imanınıza ayet kalacağım.

Boynumda künye gibi taşıdığım hüzün kum tepelerine bata çıka yol almaya çalışan develerin gayreti gibi, güneşi çıkarmaya yetmedi doğudaki kapıdan. Göğe sığmayan turna sürüsü bu mevsim de geçmedi buralardan, biliyorum, uzanmadı Leyla’nın saçlarına Mecnun eli. Gözlerim ufuklara çivili ama kulaklarım benden de aceleci. Bakıyorum nafile, sen söyle bari bayım, sen söyle: gökyüzü hâlâ duruyor mu yerinde? Hâlbuki çokça kardeştik biz, bir duvarın tuğlaları gibi.. Arada bir tanemizi çekemeye kalkan olursa, o eli kırıverecektik. Hani biz kal u bela ’da ‘–belé’ demiştik. Şimdi ne diye annemin esrik gülüşüne yaslanacağım.

Ey dünya!
Sağırdın işte, kördün.. üç maymuna üçüncü kardeştin, oy havar. Ama sana söyleyeyim yine, bu gün bir rüyaya uyandığımı. Gece ile şafak arası bir örtüsü ağır ağır aralanıyordu göğün. Sımsıcak somun kadar kutsal ve tazeydi yüreğimde sakladığım gülüşler. Denizler ki rengini dalgadan ödünç almıştı, okyanuslar maviliklerini özlerdi, gemiler korsanları… Dağlar en delişmen gömleklerini giymişlerdi. Cahilliğin cehaletiyle elime tutuşturulan kocaman bir balta, şu gördüğün çınarı orta yerinde vuruyordu. Nasıl da dal dal devriliyordu bir görsen. Ayaza yel ısmarlayan turnalara aksine gelip damımıza konmuyorlardı. Bayramlık esvabımla alıp başımı zamansız, kuşların dilini öğrenmeye gidiyordum.

Acıyla karıldı harcım, yüzünüze yapışık arla gözlerime korkak yaşı yakıştıramadım bayım! Siz ki peygamberleri bile dinlemediniz. Gözlerinizin önünde ölen insanlığınızdı, kendi sesinize bile kapalıydı kulaklarınız. Ebu Leheb’ in elleri de kurudu, ne malı fayda etti ne de kazancı. O bir alevli ateşe yaslanmıştı hey, bilmenizi isterim. Halep, cehennem diye yaşatılan yeryüzü cennetimiz ama bilirim ki Allah dilerse Beşşar benim ayaklarımın dibine eş bir kıymetteydi. Hiç şüphem yok ki bu ateş, gün geldiğinde sizi de yakacaktı… yaralı bir ceylan gibi kalınca çöllerde, neye yarar güzel gözlerim.

Kapımda eylül duruyor, yüreğimde matem. Hayli zaman aktı, gitmeliyim bayım! Örtmeliyim bütün çocukların üstünü, tûbanın yapraklarıyla. Yasınızı tuba ağacına asmaya hiç de niyetli değilim. Ne var ki şuan toprağın altına ben girdim, ben eşlik ettim büyük kurşunlara.

bilin ki, sizinle asla cennete gelemem bayım!
yoksa cenneti de cennetliğinden utandırırdım.

Bu gönderiyi paylaşın:

Yazar: ramazan

2 thoughts on “Halep ve Çocuk / Mustafa Işık

    Fuat

    (26 Mayıs 2018 - 21:04)

    Yüreğine ,kalemine sağlık Mustafa hocam

    Semiramis

    (27 Mayıs 2018 - 06:20)

    Vicdanları sızlatan bir yazı..Tebrik ederiz sn yazarımızı… İslam cografyasin da kanayan bu yaranın bir an önce son bulması temennisi ile teşekkürdür ederiz…Yüreğinize sağlık..esen kalınız..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir