Mecnûn mu, Meczup mu? / Mehmet Aydın

 

(Leylâ ile Mecnûn’nun Kültür Kodlarımızdaki Yeri, Çelişkileri ve Bir İspâtın Teşekkülü)

 

“Leylâ ile Mecnûn”, bilindiği üzere Fuzûlî Mehmed b. Süleyman’ın 3036 beyitlik mesnevî tarzında kaleme almış olduğu şâheseridir. Klâsik edebiyatımızda büyük bir yer kaplayan eser, sosyal yaşamın duygusal terennümlerinde yer bulmasıyla hâfızalarımıza kazınmıştır.

Muhtevâ olarak ele alacağımız bu eseri, salt akademik paradigmayla incelersek zannediyorum ki birçok muhakemeden mahrum kalacağız. Bilimsel terimlerden, tanımlardan ve bakış açılarından sıyrılabilmenin, sağlıklı bir fikir inzivâsı olacağı kanaatindeyim. Olumlu, olumsuz bütün yargılarınızı bir müddet kapı dışarı ediverin. Ortaya koyacağımız bakış açısı, millî şuurumuzu, fikrimizi, aklımızı kültür heybemizde yeniden harmanlayarak bizlere yeni düşüncelerin sınırsız kapılarını açacaktır. O hâlde başlayalım:

Leylâ binti Mahdî b. Sa’d ile Kays b. el- Mülevvah hicrî 1. Yüzyılda Âmiroğulları Kabilesi’nden amca çocuklarıdır. “Bu hikâyenin ilk kaynağı Asurlulara kadar gider. Asur kralı Asurbanipal’ın kitaplığındaki çiviyazılı tuğla tabletlerde bu hikâyeye rastlanmıştır.”

Uzun yıllardır Tanrı’ya dua eden ve erkek çocuk dileyen zengin Arap emirinin oğlu olur ve adını Kays koyar. Kays zamanla büyür ve takriben on yaşına bastığında okula gönderilir. Leylâ’dan bu zamana kadar haberi olmayan Kays, okulda bu güzeli görünce vurulur ve âşık olur. Aynı şekilde Leylâ’da Kays’a derin bir tutku ve sevgi duymaktadır.

Okulda bütün vakitlerini birlikte geçiren kuzenler, zamanla okuldaki diğer öğrencilerin diline düşerler ve isimleri tüm kabilede ağızdan ağıza dolaşmaktadır. Leylâ’nın annesi de durumdan haberdâr olur, kızını uyarır. Leylâ, Kays ile isminin anılmasını inkâr etmektedir ve ailesinin müsterih olmasını ister. İyiden iyiye Leylâ’nın adının çıkması, annesini ve ailesini rahatsız eder ve Leylâ’nın öğrenimini sonlandırırlar.

Yukarıda anlattığımız olayda hiçbir noksanlık bulunmamaktadır. İçgüdüsel olarak hangi ırktan olursa olsun; her aile, evlâdını doğal olarak korumak ve kollamak isteyecektir. Yalnız tek bir sorun vardır: O da, kan bağıyla birbirine bağlı bulunan insanların kendi kabilesinden insanlarla izdivaç etme istekleridir. Arap kültüründe ve bedevî yaşam tarzında amcazâdelerin aile kurumundaki ağırlıkları ve ekseriyetle kuzenlerle evlenmek istemeleri zamanla Türk kültürüne de aşılanmıştır. Bu hususta Fâlih Rıfkı Atay, “Zeytindağı” adlı eserinde şu cümleler yer almaktadır:

“Vaktiyle bir bedevî düğünü ile bedevî ziyafetinde bulunan dostlarımdan biri bana gördüklerini yazmıştı: “Çölün, amcazâdesi olmayan kızları, şehir kızlarından bile bahtiyardırlar. Kabilesinin konduğu yerlerde gönlüne hoş gelen herhangi bir gençle evlenebilirler. Fakat her kız için amcazâdeye varmak mecburiyeti var, hattâ bu amcazâdenin birkaç karısı olsa bile…”

Çöl kültürünün etkisi, Türklerin Araplarla tanışıp, sözlü kültür bağlamı vesilesiyle İslâmiyet’i kabul etmeleriyle başlar. Hattâ günümüzde ekseriyetle Gaziantep, Barak Ovası’nda yaşayan Barak Türklerinin kültür kodlarına o kadar işlemiştir ki; bu konuda atasözü bile zamanla türetmişlerdir: “Amcaoğlu, gelini attan indirir.”

Yâni bu demek oluyor ki: Yuva oluşturmak için toy kurulmuş olsa da, amcaoğlu o kızı ister ve hayatını onunla geçirebilir. Bunun anlamı ise: Vuslata erişmekte olan bir çift, henüz bir yastığa baş koymadan bedevîlerin âdetleri sebebi ile mutluluğa erişemiyor ve gönül eşiyle hayatlarını ayırmak zorunda kalıyor. Oysaki kaynaklarda İtbarak ismi ile geçen Barak Türklerinin kültürü, kadına ve erkeğe her türlü sosyal ve coğrafî alanda aynı hakları vermektedir. Türkler, kadîm zamanlardan beridir kendi obasından kız almayarak aile kurumunu sağlam tutmuş, gelecek olan neslin devamlılığını sağlam genetik kodlar üzerine kurmuştur. Bu sebeple akraba evliliğinin, sağlık açısından olumsuz yansımaları yok denilebilecek seviyededir.

Mesnevîde yer alan diğer bir husus ise; erkeğin değil de, kızın erkekten ve toplumdan tehcir edilmesi meselesidir. İkili ilişkiler, sosyal hayata ve aile birimine olumsuz yönde etki ediyorsa, neden erkek yerine kızların ve kadınların yaşam alanı daraltılıyor? Neden yıllar boyunca kapanmayacak yaralar kadınların ve kızların alnına bir damga gibi yerleşiyor? İyi biliriz ki ortada bir hata veya noksanlık varsa bu tek boyutlu değildir ve bunun müsebbibi tek bir kişi olamaz.

Türk tarihi boyunca kızlarımızın ve kadınlarımızın erkeklerle aynı şekilde yetiştirildiğini, hattâ sadece onlara değil de erkeklere de sosyal hayatta ve aile kurumunda temel ahlâkî ve toplumsal normların öğretildiğini biliyoruz. Arap kültüründe kadınların ve kızların toplumun en zayıf halkası olarak görüldüğü ve sadece birtakım ailevî yükümlülüğü yerine getirmek üzere yetiştirilen köle olarak kabul edildiği gerçeği âşikârdır.

Efendimiz: “Seven, sevdiğine sevdiğini söylesin.” derken gönülde bulunanların önemine dikkat çekmiştir. Vedâ Hutbesi’nde: “Kadınlar size Allah’ın emanetidir.” diyerek İslâmiyet’in kadına yüklemiş olduğu kutsâliyeti ve önemi belirtmiştir. Peki, günümüzde her yana ağını örmeye çalışan Arap kültürü İslâmiyet’in neresindedir? Kadın, insan olarak bu dünyada neyi teşkil eder? Biz kendi yetiştirdiğimiz evlatlarımıza mı güvenmiyoruz, yoksa onları doğru bir şekilde yetiştiremeyen bizlere mi? Bunun cevabını elbette ömrünü zevk ü sefaya adamış bedevî kabileleri bilemeyecektir.

Yaratıcı, İslâmiyet’e inananlara yolladığı kutsal ve zihin açıcı âyetinde “ O ki: En güzel yaratandır.” derken, bütün yaratılmışı en güzel şekilde yarattığını bizlere söylüyor. Kadınlar ve kızlar, yaratılanlar içerisinde noksanlığı bulunan bir varlık olabilir mi sizce?

Metnin ilerleyen kısımlarında Leylâ’yı okulda göremeyen Mecnûn, üzüntüsünden kendini çöllere vurur ve sosyal hayattan kendini soyutlar. Ailesini ve sevdiklerini düşünmeyerek bîçâre çöllerde gezip durur. Türk kültüründe birey olmak, kendi mensup olduğu ailesine ve vatanına yararlı olmaktan geçmektedir. Ailesine yüz çeviren ve duygusal yoğunluğunu kendini ait olduğu toplumdan koparan bireyler ne derece faydalıdır? Böyle insanlarla nasıl bir gelecek tasavvur edilebilir? Bu olumsuz durumu kendi ülkemizde “ergenlik” ismiyle adlandırarak, yetiştirdiğimiz çocuklarımızın ruh dünyasını karanlığa sürüklüyor, onları biyolojik ve mentâl olarak gelişim çağlarında psikolojik buhrana itiyoruz. Şimdi yine şu soruyu sormak lazımdır: Biz bunları nereden öğrenip de evlatlarımıza uyguluyoruz? Onları yaşamının en hassas dönemlerinde neden yalnızlığa ve depresyona itiyoruz? Bunun cevabını siz değerli okuyucular eminim ki verecektir.

Mecnûn, Leylâ’ya duyduğu aşk yüzünden aklını kaybetme noktasına gelir ve artık Leylâ, onun için yaratıcıya giden bir vâsıtadır. Leylâ’nın ailesi, aklını kaybetmiş bir deliye kız vermeyeceklerini iletmiştir. Çevre baskısına dayanamayan ve kızının isminin kötü anılmasına yüreği elvermeyen anne ve baba, Leylâyı diğer bir amcaoğlu olan İbn-i Selâm’a vermek isterler. Burada da yine bir kan bağı söz konusudur. Mecnûn’un ailesi, oğluna akıllanırsa eğer Leylâ’ya kavuşacağını iletir ve tam tersi bir tepkiyle karşılaşırlar. Bilindiği üzere Leylâ, Mecnûn’u aramak üzere çöllere düşer ve ona kendisini yeniden hatırlatmak ister. Peki, siz değerli okuyuculara bir soru daha sormak istiyorum: Okulda ismi kötüye çıkmasın diye kızının öğrenim hayatını bitiren bir aile, nasıl oluyor da kızlarının çöllere düşmesini kabul ediyor veya Leylâ ailesinden habersiz çıktıysa; nasıl oluyor da tehlikelerle dolu olan çöllere kendini atıyor?

Mecnûn, arkadaşı Zeyd vesilesiyle Leylâ’ya mektup yollamaya başlar ve bir mektubunda İbn-i Selâm’a beddua eder. Bu beddua neticesinde zamanla hasta olan ve ölüm döşeğine düşen İbn-i Selâm’ın vâdesi dolmaktadır. Leylâ’da kocasından gizleyerek Mecnûn’un mektuplarına cevap verir. Evli bir kadın, çok sevse de, aşkından ölse de aile ocağı kutsaldır. Kocası dışında herhangi biriyle gönül ilişkilerinden bahseden mektuplar yazması, aile kurumunda erkek ile kadının ilişkilerini ne kadar çarpıklaştırdığını göstermektedir. Her ne olursa olsun, evli olan bir kadın (erkek de dâhil) başka bir erkekle ilişki yaşıyorsa, o toplumda ailenin önemini bir daha sorgulamamız gerekir.

Günler geçer, İbn-i Selâm vefât eder. Tutunacak bir dalı kalmayan Leylâ, babasının evine döner. Toplum baskısından ve iftirasından kurtulmak isteyen ailesi, Leylâ’yı da alarak başka bir yere göç etmek üzere yola çıkarlar. Çölde Leylâ’nın devesi kaybolur ve tesadüfen Mecnûn’a rastlar. İki tarafın melâl dolu konuşmalarından dolayı iki âşık birbirini tanır. Lâkin Mecnûn, artık mâşukunu unuttuğunu, onun vesilesiyle Tanrı’yı bulduğunu şu beytiyle izâh eder:

“Öyle sermestem ki idrâk etmezem dünya nedür/ Men kimem sâkî olan kimdür mey ü sahbâ nedür?”

Leylâ bunun üzerine çaresizce yuvasına döner. O kadar üzülmüştür ki; kendi ölümü için Tanrı’ya yalvarmaktadır. Duası kabul olur, Leylâ ebedî kudretin sahibine teslim olmuştur. Leylâ’nın ölümünü arkadaşından duyan Mecnûn, kabre gelir ve ağlamaklı bir halde: “Yâ Rab, mana cism ü cân gerekmez/ Cânânesüz cihân gerekmez.” diyerek isyân eder ve oracıkta ruhunu teslim eder. Zeyd, iki âşığı rüyasında cennette dolaşır halde görür. Bunu herkese anlatır ve o günden sonra bu iki âşığın mezarı evliyâ türbesi gibi ziyâret edilmektedir.

Bu hüzün dolu hikâyenin sonlarına doğru göz atarsak şu hususlar dikkatimizi çekecektir: Mecnûn’un gönlüne Tanrı düştüğü için ve bu aşk onu Tanrı’ya yaklaştırdığı için Leylâ’yı reddetmiştir. Mâdem Tanrı sevgisi her maşuktan üstündü neden Leylâ vefat ettiğinde “bana cânânesüz cihân gerekmez.” dedi? Mâşukun ölümü âşığı yaralasa da neden Leylâ için cihân gereksizdir diyerek Tanrı’dan ölümünü diledi?

Türk Milleti, ölümün de, yaşamın da Tanrı’nın irâdesinde olduğunu çok iyi bilir. O hâlde bu apaçık Tanrı’ya isyan söylemi içerisinde kabul edilebilir mi?

İki âşığın kabrinin zamanla türbeye dönüşmesi ve insanların ziyaretine uğramaları size de pek tanıdık gelmiyor mu? Türbelerde, şeyhlerden ve birtakım ölümlülerden medet ummak Tanrı’nın hangi buyruklarına uyuyor veya hangi dinde yer alıyor?

İşbu metinden hareketle Fuzûli’nin şaheseri olan bu mesnevî, Klâsik edebiyatımızda çok mühim bir yer kaplar. Lakin edebî açıdan ne kadar üstün olursa olsun, Türk kültür kodlarına uymamaktadır. Amacım böyle bir eseri sadece eleştirmek değildir, birçok yönden farklı paradigmalar ortaya koymaktır. Günümüzde birbirine âşık olan çiftler bile kendilerine Leylâ ile Mecnûn yakıştırması yaparken, farkında olmadan ilişkilere ve aile kurumuna bedevî kültürü etki etmektedir. Kültürümüzü ve içtimâi hayatımızı daha iyi tahlil edip, millî şuurumuzu ve ruhumuzu yaşatmak dileği ile…

 

YARARLANILAN KAYNAKLAR:

  • Dr. Halûk İpekten, Fuzûlî, Akçağ Yayınları, 2014, ANKARA
  • Nahid Aybet, Fuzûlî Divânı’nda Maddî Kültür, 1989, ANKARA
  • Ali Nihâd Tarlan, Fuzûlî Divânı, 1950, İSTANBUL
  • İsmail Arabacı, Türklerin ve Türkiye’nin Toplum Yapısı, Yayın B, 2009, İSTANBUL
  • Dr. İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, Ötüken Yayınları, 1997, ANKARA
  • Falih Rıfkı Atay, Zeytindağı, Pozitif Yayınları, 2015, İSTANBUL
  • 59/ Haşr Sûresi, 24. Âyet.
  • Dr. Nusret Çam, Aşk Dini, Ötüken Yayınları, 2010, ANKARA
  • Beşir Ayvazoğlu, Tanrı Dağı’ndan Hıra Dağı’na Milliyetçilik ve Muhafazakârlık Üzerine Yazılar, 2010, İSTANBUL
Bu gönderiyi paylaşın:

Yazar: ramazan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir