Bir Programın Ardından / Gönül Aydemir Adıgüzel

“Dağ ne kadar yüce olsa yol üstünden aşar ” demiş atalar.

Bilecik Gönüllüleri ve Pazaryeri Belediyesinin ortaklaşa düzenlediği iki cihan serveri Peygamber Efendimiz (s.a.v) güzel ahlakı ve yaşamını, konuşma ve şiirler anma paneline davet edildim, icabet mecburiyete dönüşmüştü. Edenler elbette ki vesileydi gülün o efsuni kokusu çağırmıştı beni.

Gök uyku mahmuru gözlerini oğuştururken ‘Bismillah’ değip düştüm yollara, alelacele yetiştim kalkmak üzere olan Bilecik otobüsüne, içinde ben dahil on kişi, perondan bir kaç dakika geçilmeli kalktı bindiğim otobüs.

Seher yelini küstürmekten korkar gibi ağır ağır salındı perondan çıkarken…

Hadi selâmetle dedi, dilimde ki öksüz türkü.. Sıcacık bir huzur sarmaladı sol yanımda tıp tıp atan serçeyi.

Başımı dayadığım pencereye vuran güneşi dost eyleyip yalnızlığıma, seyre daldım, otoban kenarlarında ki tarlalarda körpe kız gibi başaklanmayı beklerken nazlı nazlı salınan buğdaylaŕı, yol boyunca salınan lahanalar, ekşiliceleri, coşkuyla sarı sarı açmış bir tarla dolusu mayıs çiçeklerini Allah’ım bu ne muhteşem bir dizayın, alameti farika.

Ayet tadındaki güzellikleri mutlulukla seyrederken, gözlerim kırmızı gelincikleri aradı.

Bır türlü kocamayan Yüreğim, hala çocukluğunu bıraktığım yerde…

Çiğ damlalarına bulanmış bir şükrü doluyorum dilime.

Muavinin, “Ne içersiniz” sesiyle irkilen gözlerim sallama çayın buğusuyla ferahlıyor, çayım bitmeden Yenişehir otagarındayız.

Beş dakikalık molanın ardından, Bilecik’in yılan gibi kıvrılan virajlı asfaltında ilerliyor otobüs. Etrafta sağlı sollu mermer ocakları çekiyor dikkatimi, burnumda gül kokusu yeniden geçtiğimiz yolların efsununa kapılmış buluyorum kendimi.

Şehir içindeki otagara varmam uzun sürmüyor, indiğimde otagarın gerçekten adı gibi eskiliği çarpıyor gözlerime. Bir çay içimlik beklememin ardından şehir gönüllülerinden beni karşılamaya gelen Funda hanımla başka şehirlerden gelen şair ve yazar arkadaşlarla bir mekanda buluşuyoruz. Antalya’dan gelen Şair D.R. Nevzat Akyar bey, İstanbul’dan Dergizan grubunun kurucusu ve başkanı Ramazan Seydaoğlu, Balıkesir’den grubun Kordinatöterü Sevgi Ataş, yine Bursa’dan Dr. Hatice Kösecik, Ağrı İbrahim Çeçen üniversitesi öğretim görevlisi M. Latif Bakış.

Kisa bir sohbetin ardından Funda hanım kapıda hazır bekleyen minibüsle Osmaneli sınırlarından geçen Sakarya nehri kıyısında nezih bir mesire yerinde bizim için düzenledikleri kahvaltıya davet ediyor.

Hoş sohbet ve şiir dinletisinin ardından, heybetiyle çağıldayan nehre takılıyor gözlerim. Kalabalıktan ayrılıp yaklaşıyorum yanına, rahmetli Necip Fazıl Kısakürek’in şiirine konu olan Sakarya Nehrine diriliş çağrısı çınlıyor kulaklarımda;

“Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya; 
Yüz üstü çok süründün, ayağa kalk Sakarya!”

Kalkamam çok yorgunum der gibi akıyor, yemyeşil etekler boyunca…

Bir kaç resim karesi çekip bekleyen minibüse doğru ilerliyorum. Mesire yerinin yakınında bulunan içmelere uğrayıp Osmanlı Devletinin on altıncı yüzyıldan itibaren ana yol güzergahı olan (Lefke) Osmaneli’ne doğru ilerliyor minübüs.

Şehrin içine vardığımda eski ve yeni yapılardan oluşmuş binalar çarpıyor gözüme. Ana cadde üzerinde yürümeye devam ediyorum; solda ki yapı tarihi Rüstem Paşa Camisi, avlusunda soluklanıp içeri giriyorum, duvarında ki görkemli Fetih suresini şifa diye basıyorum yaralarıma.

Kanunu Sultan Süleyman Han’ın Sadrazamı Rüstem Paşa tarafından yapılmaya başlanılmış bittiğini görememiş, rahmetli. Her ikisinin ruhlarına fatihe okuyup ayrılıyorum..

Ana yoldan sağdaki ilk araya doğru ilerlerken ecdattan miras konakların ihtişamı selâmlıyor gelip geçenleri.. Günümüzde eğitim merkezi olarak kullandığı tarihi Necla Hanın Konağı takılıyor gözlerimin merceğine. Havada ki tezek kokusunu küstürmeden üç kattan oluşan konağın o devasa kapısında buluyorum kendimi. Acı, tatlı ezgilerin nağmeleri buyur ediyor içeri. Sağdaki ilk odaya girdiğim de tahtadan dokuma tezgahları, kulaklarımın verandasında tak tuk eden çıkrık sesleri, kasıp kavuruyor, rahmetli ninemin dokuduğu çiğ taneleriyle bezeli peşkirleri.

Geçmişi küstürmekten korkarak çıkıyorum öksüz anıların kapısından.

Üzüm bağlarının sere serpe güneşlendiği bahçeler, hoş kokuların burnumu okşadığı gelin gibi salınan akasya ağaçlarının arasından, dağ yamaçlarından tepeye doğru kıvrılarak yol alıyor araç. Hani o mandanın dallarına yuva yaptığı söğütleri arıyor gözlerim.

Beş yüz elli rakımlı tepeye vardığımda, hafiften esen yel okşuyor yüzümü, tertemiz havasından derin bir nefes çekip tepenin etrafında ki manzarayı kuş bakışı seyre dalmışken, gizemli bir huzur sarmalıyor ruhumu, çekiyor maneviyat atmosferine. Dursun Fakih Hz. türbesine destur isteyip girdiğim de mübareğin Osmangazi adına okuduğu hutbe ilişiyor gözlerime;

“Ey müslümanlar!

Yağmur yağdıkça, ışık parladıkça, güneş doğdukça, yeryüzü üzerine gök yükseldikçe, Allah uludur.

Ya ilahi, habibinin hürmeti; rahmetinle bağışla bu ümmeti.” Ya Rabbel Alemin! Osmangazi Hanın Hanlığını ve Sultanlığını mübarek eyle”

Amin Amin Amin…

Nefes almadan okuduğum ne mübarek bir hutbe.

Binlerce kere âmin diyerek yöneliyorum ebedi istirahatgahına, etrafında Kur’an okuyan ziyaretçiler, hepsi o büyülü âlemin efsununa kapılmış…

Yanından ayrılırken Mukaffa Kalesi

Gazâvâtnâmesinin bir kaç satırı uğurluyor

“Yâ İlâhî Habîbinin hürmeti,

Rahmetinle bağışla bu ümmeti.

Yüce Allah sırrını mukaddes ve mübarek kılsın”

Dedim ya onlar vesileydi Gülün o mübarek kokusu çağırmıştı beni…”

 

 

Bu gönderiyi paylaşın:

Yazar: ramazan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir