Gecenin Karanlığı İçinin Yangısını Yansıtıyordu / Hatice Kösecik

Ortalık zifiri renk almıştı adeta. Sanki yıldızlar küsmüş, kendilerini imha etmişlerdi. Söndürmüşlerdi ışıklarını kırgın gönle ağlıyorlardı. Yine yapmıştı yapacağını kocam dediği adam Zeynep’in. Kıyasıya vurmuş, hıncını çıkarmıştı bir zamanlar ‘çılgın gibi seviyorum’ dediği kadına. Vurdukça siniri daha da artmış kendini kaybetmişti Ahmet. Zeynep on yedi yıldır, evliliğin ilk üç ayı geçip gerçekleri gördüğü andan beri pişmandı evlendiğine ama elinden gelen de yoktu. Çaresizdi, bu döngü de hayatının bir parçası haline gelmişti artık. Bir dargın bir barışık…

Ağlamıyordu bile Zeynep, şimdi elini yüzünü yıkayıp çıkacaktı odadan. Çocukları vardı tam da dört  tane.  Onlar annelerini böyle görmemeliydi, zaten biliyorlardı ama hiç onların yanında ağlamazdı Zeynep. Üzülmesindi onlar, can pareleri, bir taneleri. İki kızı iki de oğlu. En küçüğü iki yaşında ateş parçası. Annelerinin üzgün olduğunu, zaman zaman dayak yediğini bilen çocuklar hep bir korkak, hep bir ürkek olmuşlardı. Her an bir şey çıkar da babaları vurur annelerine diye tedirgindi onlar. Hele de kızları, yaşları on altı ve de on beş. İki güzel çocuk, anneye can yoldaşı iki sırdaş evlat. Ne büyük bir lütuftu onlar annelerine.

Ne olmuştu da azmıştı kocası yine anlamadı. Evi derlemiş toparlamış, çocukları okula bırakmıştı. Akşam olmak  üzere, çamaşır bulaşık yemek derken olmuştu saat yedi. Hep düzenli bir ev hanımı olmuştu o, hem de kitap okumayı seven, kendini sürekli öğrenmeye adayan bir anneydi o. İyi de bir eşti aslında ama dayaktan kurtulamıyordu bir türlü. Eğer dövecekse sudan sebeplerle döverdi Ahmet. Nasıl bu hale gelmişlerdi aklı almıyordu Zeynep’in.

Gözünü yumdu gerilere daldı, geçmişin sularında yüzüyordu şu anda. Ağrıyan başına elini koydu, bu baş ne güzel gelirdi bir zamanlar sevdiği adama. On yedi yaşındaydı onunla tanıştığında. Onun iş yerinde getir götür işleri için almışlardı kendisini. Patrondu Ahmet iş yerinde. Çok titiz, çok takıntılı, dikkatli ve de düzenli bir adam demişlerdi onun için. Otuz beş yaşlarında, evli ama çocuğu olmayan bir patron. Sert bir adam. Narsist bir kişilik, günümüzde sık karşılaşılan şu bakımlı erkeklerden.

Nereden bilsindi ki Zeynep o adam kaderi olacak da evlenecekler. Aklının köşesinden bile geçemeyecek kadar tehlikeli bir düşünce. Babası yoktu Zeynep’in. Çok küçükken iş kazası geçirmiş, kazanın olduğu yerde, inşaat alanında emanetini teslim etmişti. O ve annesi bir de  ablasıyla hayata tutunmaya çalışmışlar, annelerine yaşam mücadelesinde yardımcı olmak durumunda kalmışlardı. Zeynep liseyi bitirir bitirmez diğer ablası  gibi iş hayatına atılmıştı. Ne çok sevinmişti komşusu bu fabrikada işçi alınacağını söylediğinde. Hayallere dalmıştı hemen, çok iyi çalışacak, patronun gözüne girecek yükselecekti Zeynep çocuk. Ablasının  eli para tuttukça durumları düzelmiş, annelerini evlere temizliğe yollamaz olmuşlardı artık. Bir kuru ekmek zeytin peynir çay geçinip gidiyorlar, en azından akşamları evlerinde sıcak  çorbaları pişiyor, mutluluk evlerinde misafir oluyordu. Ta ki Zeynep, küçük kız kardeş Zeynep işe girip patron Ahmet’in ağına düşene kadar.

Ahmet Bey, ağır abi tavırlı, sert mizaçlı, düzen hastası tipik bir patrondu. Herkesin çekindiği, bulaşmaktan ve de karşı gelmekten korktuğu bir adamdı. Şöyle yukardan aşağıya süzmüştü Zeynep’i, derin düşüncelere dalar gibi olmuştu. Ya da Zeynep öyle hissetmişti. “Benim yanımda çalışacaksın, özel işlerime bakacaksın.” demişti. Demez olaydı, o   günden sonra hep beraber çalıştılar. Önceleri pek bir sıkıntısı yoktu genç kızın, ama ya sonrası? Aradan zorla geçiyormuşçasına yavaş geçen sıkıntılı üç ay. Ama Zeynep işini özenli yapmakta dikkat çekiyordu. Herkes patrona nasıl dayandığını soruyordu. Yakında seni de çileden çıkarır diyorlardı. Kimseye kulak asmayan Zeynep bu işe ihtiyacı olduğunu biliyordu.

Son günlerde patronun işe daha özenli daha bir bakımlı geldiğini fark etmişti çalışanlar. Kadınlar kendi aralarında konuşmaya başlamışlardı bile. Yorumlar yorumlar yorumlar… insanoğlunun olduğu her yerde dedikodu denilen illet mutlaka olmalıydı sanki. Adamın şu ana kadar böyle bir durumu olmamasına rağmen işçiler yine de damgayı basmışlardı. Yeni bir kadın var bu işin içinde diye.

Bir gün işe geldiğinde Zeynep’in dolabında bir not duruyordu. “ Seni odamda bekliyorum.”

Ahmet Bey’in neden böyle bir notu dolabına bıraktığına anlam veremese de denileni yapmıştı Zeynep. İş ile ilgili defterlerini aldı çıktı odaya.

Sessizdi bugün patronu, düşünceli, sanki zor bir karar veriyormuşçasına dalgın bakıyordu. Pek anlam veremese de, bekledi. Sessizlik içinde bir on beş dakika kadar. Dışarıdaki gürültüye rağmen olabildiğince derin sessizlik. Ne olmuştu bu adama, yanlış mı yapmışlardı? İşler mi ters gidiyordu? Ailesinden birisi mi rahatsızdı? Sorular kafasında dolanırken Zeynep’in, bu işin arkasından bir sıkıntı çıkacak diye de korkmuştu odada beklerken. Nihayet kafasını önünden kaldıran Ahmet patron ağır ağır konuşmaya başladı.

–Sana bir teklifim var, eşim olmanı istiyorum. Şu anda evliyim ama mutlu değilim, çocuğum da olmadı. En kısa zamanda ayrılacağım ondan. Seni gördüğüm andan itibaren aklımdan çıkmıyorsun. Her yerde sen varsın, nasıl iştir anlamadım ama ilk defa böylesi bir hisse kapıldığımı bilmeni isterim. Tamam belki benden çok küçüksün biliyorum ama nafile. Gönlüme söz geçiremiyorum. Hamide, yani eşim benden yedi yaş büyüktür. Akrabamız. Benim annem babam çok küçükken vefat edince ortada kalmıştım, akrabalar baktı bana. Ve bir an önce de varlıklı olan ama evlenemeyen eşime verdiler beni. Aslında sattılar beni, benden kurtuldular. On altı yaşındaydım. Tam yirmi bir yıl sadık oldum ona, bir anne gibi. Çok uğraştı fakat çocuğumuz olmadı. İçim hep kırgındı hayata, küskün. Neden benim başıma böyle şeyler geldi diye hep sorguladım. Sadece iş düşündüm, zaten ot gibi yaşıyordum. Ta ki seni görünceye kadar. İşte o zamandan beri de bununla mücadele ediyorum. Olmaz diyorum kendime, çok küçük, çok naif, kaldıramaz bu durumu, katlanamaz bana. Ne dediysem vaz geçiremedim deli gönlümü, işte şimdi de karşındayım ve de sana talibim. Evlen benimle. Seni mutlu etmek için elinden gelenin en iyisini yapacağım. Söz veriyorum. Seni deliler gibi seven bu adamı geri çevirme ne olur?”

Şaşkınlık, ne yapacağını bilememe, ümitsizlikle karışık cılız bir ümit duygusu, korku, acaba nasıl olur? Bunların hepsi hızlıca geçti gözünün önünden film şeridi gibi. Yaşının verdiği tecrübesizlik, olabilir mi? Sorusuna yanıt arıyordu beyni şimdi. Ne diyeceğini bilemeden safça baktı muhatabına. İlk defa böyle bir taleple ve de bir erkekle konuşuyordu.

Sonra, hızla; “ hayır, olamaz böyle bir şey.” derken buldu kendini.

Eğer ilk andaki tepkisini devam ettirmekte sebat edebilseydi, duygularına yenilmemiş olsaydı, şu anda bu halde olmayabilirdi Zeynep. Şimdi on yedi yıllık evli, mutsuz ama çocukları olan, her şeye rağmen eşini sevmek için çabalayan bir kadındı o. Nasıl kanmıştı hala inanamıyordu. O gün kesin olarak cevap verdiğini düşünmüştü ve de hemen işten çıkıp eve gitmişti. Biraz kafasını toplayıp düşünebilmek için. Kendisine yapılan teklifi içine sindirebilmek için. “Hastayım” dedi annesine. Zavallı  annesi de çok telaşlanmıştı ama söyleyememişti Zeynep başında olan sıkıntıyı.

Günler gelip geçiyor, Zeynep aralarında geçen konuşma hiç yapılmamış gibi işine devam ediyordu. Ama Ahmet patron işin peşini bırakmışa benzemiyordu. Nerede yalnız görse hatırlatıyor, sürekli küçük büyük hediyeler alıyor, kızı iş yerinde ve de odasında hep göz hapsinde tutuyordu. Zeynep nereye dönse onu izleyen bir çift gözle karşılaşıyor, adam ona adeta yalvarıyordu. Akşam iş çıkışı eve bırakmayı teklif ediyor adam fakat her seferinde bahane uyduruyordu genç kız.

Bu böyle devam edemezdi çünkü,  Zeynep de patronu arıyordu gözleriyle artık. İstemese de ilgileniyor, kadınlar onun hakkında konuşurken kulak kabartıyordu. Tecrübesiz olan kızımız, ona doğru yönlendiğini fark etmeye başlamıştı. Hemen bir iş bulmalıydı yoksa dayanamayabilirdi bu psikolojik eğilime. Hissediyordu artık, ona karşı bir eğilim oluşmuş, onu merak eder olmuştu. Kaçınılmaz hazırdı sanki. Hani birini çok anarsınız, sürekli onunla meşgul olursunuz ya, işte o kişide de size doğru bir akım oluşturur bu durum. Aynı misal…

Deneyin, uzun zamandır görmediğiniz, konuşmadığınız bir yakın dostunuza dua edin birkaç gün, sık sık aklınıza getirin, gözünüzün önüne onunla yaşadığınız anılarınızı getirin. Yani o kişiyle ilgilenin biraz gönlünüzle. Aradan çok geçmeden size ulaşacaktır, çünkü onun gönül kapısını çalmışsınızdır. Elektromanyetik alan denilen bir akımla, manevi olarak iletişim kurmuşsunuzdur. Ne derler;” gözden ırak olan gönülden de ırak olur.” Aslında pek inanmak istemem bu söze ben ama bazı insanlar için doğrudur bu maalesef. Sürekli göz önünde olan, devamlı iletişimde olduğumuz kişiye muhabbet duyabiliriz. Tabi ki karşı cinsten olması tehlike oluşturabilir bu durumda. Eğer kişi evinde huzurlu değil, ya da öyle olduğunu zannediyorsa zaten beyninin bir yerlerinde çıkış kapısı arıyordur. Dileğimiz kadın olsun erkek olsun böylesi  iki tarafın da ailesini üzecek olaylara girilmeden çıkış yolları bulunsun. Hani sanal alemin masum yazışmaları ile başlayıp evliliğini bitiren insanlardan da örnek verebiliriz bu duruma. Şu anda o kadar çok ki ve o kadar masum başlıyor ki, kişi anlamıyor bile nereye yuvarlandığını. Karısına ve ya kocam dediği adama kızan bireyler internet başına geçebiliyor. Önce kendilerine takma, sahte bir ad ve iş, hayat, yaşam ediniyorlar. Sonra da o alemin sahte büyüsüne kapılıp saatlerce dolaşabiliyorlar ortamda. Çünkü orada kimse onları tanımıyor, kimse karşı gelmiyor, çocuklar yemek istemiyor, kadınlar dır dır yapmıyor. Maske takmış sahte yüzler, sahte kişilikler iletişime geçiyor.  Öyle ki her şey toz pembe, hayat sana güzel arkadaşım, ye iç gez dolaş, herkes bilsin derdin yok senin, herkes bilsin sen ne muhteşemsin. Herkes bilsin ne kadar takipçin var, sen mükemmelsin…

Yalan, yalan, yalan…

Yalan bir dünya burası. Sanal alem, şişme dünya, göz alıcı, yalan hayatlara kapılan evdeki değerlerini unutan kardeşlerimiz farkına varamadan hastalanıyorlar. Bu bir bağımlılıktır hem de öyle kolay tedavi edilecek cinsten değil. Aile yuvası çatırdamadan kişi kendi bırakacak bu alemi. Bilecek ki malayani işlerle uğraşmak hayır getirmez insana. Bilecek ki bu kişiler kendilerini olduğundan farklı göstermede ustalaşmış. Bilecek ki kimse mükemmel değildir, yalanla süslenmiş, olduğundan harika gösterilen hayatlarda da nice acılar vardır. Bilecek ki samimiyet olmadığı zaman, doğal olmadığı zaman zorlanır insan. Sevgiyi ararım derken batıverir derinlere, akıllı olmalı insan,” Allah’ım iyilerle karşılaştır.” Diye hep dua halinde olmalı insan. Rabbi de tabi ki yalnız bırakmayacaktır kulunu. O kuluna kafi değil midir? Hayırlı kapıları açan O değil midir? Kimsesizlerin kimsesi O değil midir?..

“Kaçalım”dedi Ahmet Zeynep’e. Kabul etmese de önceleri, şimdi bir yanı olabilir diye yeşil ışık yakmaya başlamıştı. Korkuyordu Zeynep. Sevmekten, ama sevilmemekten…

Çünkü, dilbaz olan Ahmet patron, kendine acındıran mektuplar yazıyor, duygulu mesajlar atıyordu telefonuna. Sürekli aklına gönlüne fısıldıyordu adam kızın. Zorla evlendirildiğini, hiç sevmediğini yazmıştı mektubunda. “Seninle her yerde yaşarım yeter ki gidelim buralardan.”diyordu ama biliyordu ki Zeynep, işini bırakıp da gitmez Ahmet. Hem zaten daha boşanmamışlardı da karısı nikahını vermeyebilirdi. Zaten geçinemiyoruz diye söylemişti Ahmet. “O zaman neden benden önce ayrılmadılar. Onların ayrılmasına sebep olmak istemiyorum. Kötü bir iş yapıp ömür boyu vicdan azabı çekmek istemiyorum.” Bunlar sürekli kafasında dönüp duruyordu zavallı kızın. Tecrübesiz, toy kızın…

“Herşeyi ayarladım.”demişti o gün Ahmet. İkna ettiğini söyledi. Karısı boşanmayı kabul etmiş, üç aylığına yurt dışına gidecek sonra da ayrılacaktı. İnandı bu söze Zeynep, belki de inanmak istedi. Çünkü yönlendirilmişti sanki, uyuşmuştu beyni, fazlaca dikkatli düşünemez olmuştu. Hayatın neler getirebileceğini, bu kararın sonunda onu nelerin bekleyebileceğini tahayyül edemedi. Daha toydu çünkü, arkadaşları okurken o çalışma hayatına atılmış, ev geçindirmeye katkıda bulunmak durumunda kalmıştı. Henüz tam manasıyla iyiyi kötüyü ayırt edebilecek kıvama gelmeyen Zeynep özünde çok temiz ince duygulu bir çocuktu. Olaylar onu bu şekilde yönlendirmişti işte. Hayatın akışına dur diyemedi, o gücü bulamadı kendinde. Bıraktı olayların seyrine kendini.

Hızla kıyılan bir nikah. Kabul edilmiş bir ikinci eş durumu. Sadece kılıfına uydurulmuş, çocuk olunca resmi nikah yaparız olayı. Seven bir erkek tarafından iki tarafı da idare ederim nasıl olsa, bu kız küçüktür onu ayarlarım hali. Çok sevdiğini zanneden genç bir kız, oysa erkeği babası yerine  koymuş erkeğin şefkatinde baba kucağı arayan bir küçük kız durumu. Haklı haksız, suçlu aramıyoruz burada…

Bir taraftan da kendinden yedi yaş küçük birisiyle evlenmeyi kabul etmiş, varlıklı bir ilk eş. Sorarım size, burada da haklı haksız aramadan. Olaylar öyle gelişmiş ki büyük, abla denilen birisiyle, akrabasıyla evlendirilen, kimsesi olmayan genç delikanlı. Parasız pulsuz olduğu için evlenmeyi kabul eden, hatta yirmi yıl kadar da süren bir evlilik. Sadece para için mi sürdü? Vefa mı işin içindeydi? Yoksa adamın gözü şimdi bizim kızı görünce mi açıldı? Gerçekten sevdi, öyle hissetti, bir akım oluştu ve de devam ederek istediği kızın gönlüne girdi. Öyle mi oldu?  Suçlu kim?

Gönül öyle isterdi ki olaylar bu noktaya gelmesin. Bu çocuk daha başında ebeveynler tarafından, affedin beni ama, sanki başlık parası verilerek satılmasın. Ve aklı bu erkeğe göre daha yaşça büyük olan kız tarafından, böylesi bir anlaşmalı evlilik kabul edilmesin. Ama iki taraf razı olmuş, yıllar geçmiş, belki maddi durumlar çok çok iyi hale gelmiş. Evde huzur var mı? Bunu bilemiyoruz. Tek bilinen, devam edegelen bir evlilik, erkeğin gönlünü bir başkasına, yirmi yıl sonra kaptırmasıyla belki de beklenen sona doğru gidiyor olması.

Sadece burada bizim genç kıza açıkça ifade edilmeyen, aslında onu bir taşıyıcı anne gibi de görüp, çocuklar olunca eve geri gelirim nasıl olsa diye düşünebilen bir ilk eş olayı. Burada ilk eş kendisine kuma olarak ikinci bir eş alınmasını kabul ediyor, fakat şart olarak da resmi nikahı hemen vermiyor, belki de çocuk olursa nüfusuma geçiririm diye düşünüyor. Bunu içinden hesaplıyor çünkü biliyor ki evli olduğu kişi merhametli. Vefalı, onun kendisi için yaptıklarını heba edemez, cesaret edemez,  ona sırtını dönemez. Bundan çok ama çok emin olan ilk hanım, izin veriyor evliliğe. Ya da öyle görünüyor. Onlar evlenirken üç aylığına yurt dışındaki evine gidiyor. Biraz durulsun ortalık, unutulsun adamın evliliği. Zamanı gelince dönüşü muhteşem olacak fakat bunu hesaplıyor. Burada bunu bilmeyen, hayal bile edemeyen, bir nevi kandırmacanın içine düşmüş olan Zeynep.

Evliliklerinin ilk üç ayı gayet güzel gider. Mutludur her iki taraf da. Bu mutluluk üç ay sürer. Bir gün kapı çalınır gelir ilk eşi. “Gidecek yerim yok, döndüm ben.” diyerek yerleşir eve. O güne kadar onu sevemeyen akrabalar bile karşı çıkar Ahmet’e. İlk eşi dışarıda bırakıp, bir kenara atıp da yeni eşle mutlu mesut yaşayamazsın diye. Danışıklı dövüştür bundan sonra yaşanılanlar. O kadar hızlı gelişir ki olaylar, ne yapacağını bilemez Zeynep. Anlamaya başlamıştır ancak son pişmanlık fayda vermez. Derdini anlatamaz kimseye. Bekler, belki Ahmet verdiği sözde duracaktır diye. Oysa göz ardı ettiği, bilemediği bir şey vardır. Bu onların kültürüdür. Alışkındır Ahmet ve ilk eşi, kuma olayına, aynı evde beraber yaşama olayına. Ve öyle ki çocuk olursa da ilk eşe verilir diye bile düşünebilirler, çünkü yaşanılan olaylar bunlar. Onların memlekette hep olur, gayet normal karşılanır. Bunu normal göremeyen, olaylardan bu şekilde haberi olmayan ise sadece Zeynep’tir.

Önüne geçemediği bir yaşam başlar evlerinde. Yeni evli karı koca ve de adamın ilk eşi olan hanım. Maddi durumu olduğu halde, razı olup, ona kal denmediği halde, aynı yaşam alanını paylaşmak durumunda olan bir kadın. Oysa söz vermişti, ”memlekete gideceğim aynı şehirde durmayacağım demişti.” Sözünden caydı, ‘mağdurum’ diyerek aynı evde oturmaya başladı. Gelin kızdan da oldukça büyüktü. “Çocuk olursa bakamaz o, cahildir. Beni kayınvalidesi olarak tanıtsın, yardım ederim. Çok seviyorum onu.” dedi. Bu sözlere adam inandı, yeni evde ilk eşi annesi olarak tanıtıp oturmaya başladılar. Pek alışılası bir durum değildi bu yaşanılanlar, ama gerçekti de. Burada kim mağdur, kim aldatılan, kim masum, kim suçlu aramak değil amacımız.

Biliyoruz ki, yaşanılanlar bir şekilde vuku bulacaktı. Aktörler değişse bile bu olayları Zeynep’te, Ahmet patron da ve onun ilk eşi de yaşayacaktı. Kader bunun adıydı. Ahmet patron on yedi yaşında damat verilmişti kendinden büyüğe, şimdi de o almıştı on yedi yaşındaki tazeciği. Elbette burada yaşanılan gerçekler, acılar, hatıralar vardı. Alınacak dersler, incelikler mutlaka vardı. Ama yaşanması gereken, kader olan evlilikleriydi…

Bu dünya imtihan dünyası, kimin ne  yaşayacağını bilemeyiz. Önemli olan imtihandan zayıf almadan geçebilmek, alnının akıyla çıkabilmektir. Kadere razı olmak ve kalbin mutmain olması da çok ince bir detaydır aslında. Göz ardı edilen ince çizgi.

Rabbim öyle bir güç versin ki bizlere, hakkımızda hayırlı olana razı olabilelim.

Dediğim gibi biz yargılamak için yazmıyoruz bu gerçek yaşantıyı…

Olan olmuştu bir kere, Zeynep başına gelenlere inanamıyordu. Fakat hemen hamile kaldı, halsiz ve zorlu geçen bir hamilelik döneminde yanındaydı ilk eş. Kayınvalide olarak. İçi içini yiyen Zeynep, ne zaman ağzını açsa dayak yedi o çok sevdiği adamdan. Tanıyamıyordu Ahmet’i, o müşfik adam gitmiş, sinirli, hırçın, kaba bir adam gelmişti. Çünkü o da mevcut durumdan memnun değildi. Bunu ifade edemiyordu Zeynep’e. Sadece vuruyordu, canını  acıtırcasına. Bir yanda küçükken yanına damat olarak gittiği kadın, işinin para babası olan kişi. İki kadın arasında kalmış bir adam, ama hastalıklı düşüncelerini saklayan bir adam.

Bu şekilde yıllar geçti, dört çocuk ve Zeynep’in son pişmanlığı. Her ayrılmaya kalktığında bir çocuk doğurmuştu o.

Çocuklarıyla mutlu Zeynep, eşine iyi bir eş olmaya çalıştı hep. Bu yakınlarda artık, büyük olan eşten ayrılmaları gerektiğini söylemişti eşine. Büyük bir kavga çıkmıştı tabi ki. Nankörlükle suçlanmış: ”Sen çekip gidebilirsin. Bu ev benim.” demişti adam. İlk çocuktan sonra resmi nikahlarını yapmışlardı, fakat ilk eş aynı evde oturmaya devam etmişti. Bu durum Zeynep’in boyunu çoktan aşmıştı zaten, kaderine boyun eğen bir Zeynep vardı artık. Çocuklarını hayırlı evlat olarak yetiştirmekti tek gayesi. Benden geçti artık, onlar mutlu olsunlar diye çalışan Zeynep. Ama kocasını da hep sevmeye devam eden bir eş. Nerede bir genç kız görse, hemen ona kendini, yaşadıklarını anlatıp nasihat eden bir anne.

Son pişmanlık fayda etmiyor, iyi düşünmek taşınmak lazım diyordu hep.

 

“Nine, ninem benim kalk haydi, bak uyuyakalmışsın yine koltuğunda. Boynun ağrır, kalk hadi. Bak sahur vakti girdi, yumurta haşladım sana. Yine Ahmet dedeyi mi gördün yoksa rüyanda?

Yavaşça kalktı Zeynep Nine. Ah yine uyumuş, geçmişi görmüştü düşünde. Ahmet gideli tam yirmi yıl olmuştu. İçi yandı birden, nasıl olmuştu? Özlemişti eşini, şimdi kendisi seksen üç yaşındaydı, elleri buruş buruş. Yüzü kırışmış, beli bükülmüş, saçlarına  çoktan aklar düşmüş. Ama sanki dün gibiydi yaşadıkları, o zaman çile çekiyorum diye düşünürdü, şimdi ise olaya başka taraflardan da bakabiliyordu. Şimdi torununun evindeydi, ona çok güzel davranıyorlardı. Vuslattı tek derdi, bekliyordu Zeynep Nine…

Yokladı şöyle bir gönlünü. Hala seviyordu Ahmet’ini. Ya o şimdi nasıldı ki? Yaşarken kötü davranırken kendine,  ölüm hiç aklına gelir miydi? Orasını bilmiyordu ama giderken, hasta yatağındaki hali geliyordu aklına hep.

“ Hakkını helal et bana.” demişti, Ahmet dede. Seni zorladım, sevdim, gönlüne girdim, sonra da zorluklar yaşattım. Böyle olmasını istememiştim ama elimden de çok bir şey gelmemişti o zaman. Sana çok da sahip çıkamadım, ama sen çok iyi baktın çocuklarımıza da, bana da. Sana verdiğim sözde duramadım, zehir ettim bir dönemde hayatımızı. Ama inan ki seni içimdem içimden çok sevdim, gösteremedim. Söylersem şımarır dedim, döversem bana bağlı olur dedim. Para vermezsem, annesine göndermezsem beni sayar dedim. Yanlış yaptım, yanlış söyledim, ama gururumdan geri dönmedim. Şimdi gitmek vakti, yaklaştı biliyorum ve de çok korkuyorum. Ölümün bu kadar ÇABUK gelebileceğini bilseydim, o zamanlar daha akıllı olsaydım şimdi korkmazdım gitmekten. Benden duanı eksik eyleme, beni de affet ne olur.”

Affetmişti Zeynep Nine, çoktan affetmişti bile. Her namazının arkasından dua ederdi. Vakti saati gelinceye dek de edecekti. Yine de sevmişti o kocasını, her şeye rağmen.

Rabbim affet bizleri diyerek kalktığında koltuğundan, davulcu davet ediyordu inananları sahur yapmaya…

Vakti sahur niyetine affedebilelim sevdiklerimizi,

Belki de sevemediklerimizi…

Vakti sahur bereketine incitmeyelim yaratılanı,

En mühimi de incinmeyelim yaratılandan…

 

Dikkat et ey eşrefi mahlukat olan ademoğlu!

Nefsi hastalıklardan dolayı sapmayasın yolundan,

Dosdoğru istikamet üzere ol ki,

Yüz verme nefsine ki,

Ne kalp kırsın, ne de  gönül…

İncinmeyen ve de incitmeyenlerden olabilmek dileğiyle…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu gönderiyi paylaşın:

Yazar: ramazan

1 thought on “Gecenin Karanlığı İçinin Yangısını Yansıtıyordu / Hatice Kösecik

    Semiramis

    (8 Haziran 2018 - 05:20)

    Değerli yazarımız ibretlik hikayeleri ile bizlere farklı dünyaları tanıtıyor… İnsan yaşarken bir çok hatalar yapabiliyor..nemli olan farkında olmak..Hatice Kösecik hanım elinize yüreğinize sağlık.. tesekk ur ederiz..kaleminiz hiç susmasın…Sevgiler..😊😊

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir