Ölüm, Dosdoğru Vaattir / Mustafa Işık

– belki de bu…

 

Gözleri serin toprak gibiydi, nefesi çöl çorağı.. durduk yere birikiyordu yorgunluğu, sırtında kat be kat apartman boyuydu hayatın hengâmesi.  Ama dilinde eksilmezdi, her sabah belki de bu…’ deyişi.

Bu sabah da yine mutlu günleri hayal eden mahzun bir hâl içindeyken etrafındaki kalabalık giderek artıyordu. Caddenin başındaydı, upuzun bir cadde… Meçhule uzayan yola derin derin baktı. Kemerleri, parmaklıklı pencereli rengârenk duvarlarıyla; yer yer dökük çatılarıyla, çatılarda tünemiş kargalarıyla tamamdı işte, bildik caddelere benziyordu cadde… ve bir başında duruyordu hengamenin, bir parçası olmayaydı gayreti…

Bakıyordu ya, hiçbir hüneri yoktu. Giderek artan kalabalığı ikna edip gönderecek sözü… Hüzünle kaynayan bir yüreği ancak bir annenin merhameti rahatlatabilirdi, biliyordu. Yüreğinde, hep o son anın ümidi vardı ya. Memleketinin bir taşının kıymeti bile bu şehrin bütün ganimetlerinden daha değerliydi onun için.

Ama unutmadığı:  – ölüm, dosdoğru bir vaattir…. gerçeği

Bütün renklerin kardeşliğini ilan ettiği bir hazan kartpostalı gibiydi meydan. Küçük kaplar içinde kuşyemi satan kadınlar, kuşların cıvıltısına yarenlik eden çocuklar en büyük sevabı işliyor olmanın hazzındaydılar.

Ama ben çok nasipsizdim.. yok yok belki de çok beceriksizdim…ya gözlerimdeki şu yaşa ne demeliydim.. Sanki bu son ağlayışım olacakmış bir hisle bütün ırmakları deryaya akıttım.

Pişmanlığı büyük, hayıflanması ağırdı. Acılar, en acımasız akrabalar gibi başına üşüşmüştü kalabalıkla. Hâlbuki o başkasının elindekine göz dikmeyen, kimseyi kıskanmayan, karıncayı bile incitmeyen biriydi. Zengin olmayı ihtiras haline getirmemişti hiçbir zaman. Kanaatkârdı. Acem kızının yanağındaki benden daha çok yakışırdı ona fakirlik.

Biliyordu ki topraktan başka bir şey insanın karnını doyurmazdı. Ama geçmişi ölü bir bebek gibi kucağında duruyordu..

Baharın süsü diye bu yeşil yapraklar, yüzünün tarifsiz nakşı diye gamzelerin.. İkisi de el insaf dedirten türden. Sizi görenler toplar otuz iki dişini, yola revan olurlar. Utanırlar yüzlerine gülüşü yakıştırmaktan…

Eski bir sandığa sığdırdı o da, bütün ahını eyv/ahını.. belki de  bu…’ deyişi…  Bilirdi ya, mal çokluğuyla zengin olunmayacağını, gerçek zenginliğin gönül zenginliği olduğunu. Bilirdi de kime neyi anlatacaktı ki. Kimlere çoğaltacaktı gidip gelmelerini. Yanıldığı için affın safiyetine sığınacak kaç yürek vardı ki yeryüzünde.

Allah bir kuluna yetişmişse, dünya malına ne hacet… Zaten, insanın karnı ence ve boyca bir karış kadar, içine niye ateş dolduruyorlar ki?

Niye yarama yaranız gibi bakmıyorsunuz, hey! Baksanıza, alımlı bir gelin gibiyim hâlâ. Alışamadım, gitti, gittikçe artan kalabalığın, beni tuz ile buz arası yıkayan bakışlarına. Âmâ ben annemin kalbine tutunuyorum, merhametine. Her gün göz göze gelişinde bahar gibi kokan nefesine.

Allah hayrını versin annem. Bir tek sen yüzüme gülerken, başkasına göz kırpanlardan olmadın. Benim için ağlarken bana karşı gülenlere katılmadın. Etrafımı sarmışken aç kurtlar, müşfik bir çoban gibi kuzunu sahiplendin.

Uzun bir sessizlikten sonra batmaya koşaduran güneşi kucaklarcasına açtı kollarını, yeniden doğmuşçasına taze ve tuhaflığıyla soludu havayı. Bu caddelerde geçen çocukluğuydu, arzulularıyla, özlemleriyle ve hasretliğiyle yeniden doğmuşçasına.

Sağır bir tesadüften arta kalan pişmanlık, yüreğinin derinliklerinde tarifsiz bir çığlığa sebepti. Bilirdi o, yeryüzünün gökten daha ateşten gömlek olduğunu.

Orada âdem vardı çünkü. Ama şu an Nuh tufanındaki sel gibi üstüne gelen adem o âdem miydi? Hâlbuki hepsi de denizin dalgasına kurmuşlardı otağı. Dünyayı dinlerinden yırtarak yamamanın telaşındaydılar. Kandıkça kanıyorlar konaklandıkları gölgeye. Ah, nasipsiz insanoğlu! Cahilliğini, acizliğini ne çabuk unuturdu.

Aşk ateştir, yakar tüm perdeleri annem, ateşten gömlektir sevdan. Artık önüme bakamıyorum. Adımları giderek sıklaşıyor gelenlerin. Uğultu giderek derinden siliyor kulaklarımın pasını. Onlar göğün yeşilliğine kanıyorlar anne.

O, süt gibi beyandır, hâlbuki yeşilin narincesi cennet, merhamet yumağı kucağındır. Kırık iki dişle ısırılmış elma gibi kokuyorum anne. Ne olur, sar beni eteğine..

Hayatı yeniden kucaklamaya merhaba? Gözlerimdeki derinlik, yüreğimdeki kıvılcımlar sardı caddenin dört bir köşesini. Gitmeliyim artık, bekler durur beni yapayalnızlık yurdum.

Ama bu uzun caddeyi merhametin olmadan nasıl adımlayayım. Anladım o koştukça koşanları, menzile varmaya, ben de koşanlardan olmalıyım. Bir mum gibi, eritip kendimi, yolunuzu aydınlatmalıyım.

Annem, feryadım, ah u zarım, süveylam..

Bu gönderiyi paylaşın:

Yazar: ramazan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir