Başka Pencereden / Fuat Oskay

Bizden sonra binlerce yıl daha sürebilir diye hayatı kıskanıyor muyuz?  Evet , basbayağı kıskanıyoruz.  Hem bu kıskançlık o kadar ki, bir mızrak darbesiyle vurup  iki kürek kemiği arasından hayatı öldürmeyi bile içimizden geçirmiyor değiliz.

Bütün mavilikleri ve simsiyahlıklarıyla hayatı sevdiren, güzelleştiren ve gizemli kılan yine hayatın kendisi galiba.  Günler süren kar, fırtına, sel ve yağmurun altında titreyen , kabuğuna büzüşüp iki büklüm inleyen bütün canlılarda, göğün maviliklerinde beliren güneşin sıcak yüzünü göstermesiyle birlikte hayata sımsıkı sarılma ve yeniden başlama hazzı uyanıyor. Bu durum bilahare insanlarda, pek dışa vurmasa da bengisuyu bulup ömrünü uzatma ve hatta ölümsüzlüğü tatma isteği de canlandırıyor ama nafile.

Kanaat burada da gerekli kılıyor kendini. Montaigne , “Denemeler”inde Aristoteles’in beyanıyla Hpanis ırmağının suları üzerinde bir tek gün yaşayan küçük hayvanlar bulunduğunu söyler. “Bu hayvanlardan sabahın sekizinde ölen genç, akşam saat beşinde ölen ihtiyar sayılır” der. Bir günü tam yaşayan,  gününü gün edip bir ömür yaşamış sayıyor ve bahtiyar addediyor kendini,  düşünsenize.

Elbette ne kadar yaşadığın değil, ne yaşadığındır önemli olan; ancak  çoğu zaman hayatı yaşanmaz derecede zor kılan şartlar altında dahi sadece nefes alabiliyor olmak insanı mutlu etmeye yetebiliyor.

Yeryüzünün genel geçer kanunlarındanmış gibi düşünüp, zaman olarak hayatta çok kalanın az kalandan daha önce ölümün soğuk kolları arasında olması gerektiğini telakki ederken , bizden önce can veren henüz tomurcuklanmış bedenler için ne yapabiliyoruz ki? Yüreklerimizin magmasından bir ah çekip sabretmekten , tahammül ve kabul edip yeni duruma alışmaya çalışmaktan ve güneşin yeniden doğuşunu beklemekten başka koca bir hiç.

Hiçbir şey..

 

 

Bu gönderiyi paylaşın:

Yazar: ramazan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir