Aliya İzzetbegoviç Aşığı Bir Şair: Gülnihal Özkan / Ziya Doğan

Şair ruhlu insanlar diğer insanlarla fiziksel olarak aynı olsalar da iç dünyaları bakımında çok farklılar. Hissiyat yüklüdürler, duygu durumları yoğundur. Şair de herkes gibi birtakım olaylar yaşar. Can yakıcı olaylara şahit olur. Bazen haksızlığa isyan eder, bazen sevgiye kanat ve bazen de yalnızlığa yoldaş olur. Yaşadığı/yaşanılan olaylardan, karşılaştığı durumlardan diğer insanlara nazaran daha çok etkilenir.

Herkes şair olmak ister. Ancak bunun için ciddi bir altyapı lazımdır. Çünkü şiir duygu yüklüdür. “İnsan, dilinin altında gizlidir” diye bir söz vardır. İşte bu gizli hazineyi kelimelere dökebilenlere ne mutlu! Okuyan herkesin kendinden bir pay bulduğu, iç çekip tekrar tekrar okuduğu ve okudukça göz kapaklarının altının nemlendiği bir şairi Gülnihal Özkan’ı hayal edin… Dergizan okurları için şair Gülnihal Özkan’la buluşup kısa bir söyleyişi yaptık.

Gülnihal Özkan’dan söz eder misiniz, nasıl biri o?

Felsefesi; iyi olmaktan çok, iyi kalmak olan ve iyi olarak anılmak isteyen biridir Gülnihal Özkan. Yazmayı seviyor. Alabildiğine merhamet, sevgi ve iyilik dolu. Haksızlığa karşı inanılmaz tahammülsüz ki bu haksızlık kime ve neye yapılırsa yapılsın fark etmez; ister bir insana, ister bir kediye ister bir köpeğe.. Canlıya ya da cansıza..

Şiir tutkunuz nasıl başladı?

Öğretmen olarak hayata başlayan bir babanın tek çocuğuyum. Lojmanda büyüdüm. Mahallede akranlarıyla oyun oynayan bir çocukluğum olmadı. Okumaya çok erken başladım. İlk arkadaşlarım kitaplarım oldu. Yazmaya da şiirle başladım.

İlk şiirinizi ne zaman ve hangi duygularla kaleme aldınız?

Sekiz yaşımdaydım. Denize şiir yazdım. Ankara’da yaşadığım için denizi birkaç kez görebilmiştim.  İçimde denize karşı hep bir özlem vardı.  Belki bir başka bir duyguydu. Ve  çocuktum işte… İlk gördüğüm deniz Marmara deniziydi ve ona yazdım…

Hangi şairlerden ve ne yönden etkilendiniz?

Cemal Süreyya’dan çok etkilendim. Edip Cansever’in dizelerinden.. Kadınlardan Füruğ Ferruhzad ve bir de Didem Madak. Bu şairlerin kelime zenginliğine ve kelimelere yükledikleri duygu biçimlerine hayranım.

Nazım Hikmet; ‘Şiir, nesirden bambaşka bir kimliktedir. Musikiden başka türlü bir musikidir’ der.  Peki, sizce?

Aşk tanımlanabilir mi? Aşka sınır çizilebilir mi? Sahi aşk hangi kaba sığar? İşte şiir de öyle bir kavram.. Tanımı mümkün mü? Sınırlarını çerçevesini çizmek mümkün mü? Yani Nazım affetsin, diğer büyük üstatlar affetsin ama “şiir budur” deyip iki tırnak işareti arasına sokamam, sığdıramam, tanımlayamam şiiri. Eksik kalır bir yanı, tanımlayamam.

Yaşadıklarınızı mı yoksa yaşamak istediklerinizi mi yazıyorsunuz?

Bu soruyu bana sorduklarında şöyle cevap veriyorum; eğer yazdıklarımın hepsini yaşamış olsaydım, her halde şimdi kanserden falan ölmem gerekirdi. Onca acıya insan dayanabilir mi? Onca şeye takılmamak mümkün değil elbette. İnsan olarak sorumluluk duygusu taşıyorsunuz. Sorumluluklarımız insancıl.  Ve bu sorumluluklar bilinçli bireylere yük yükler. Empati, teoride bilinen, pratikte uygulaması zor bir hünerdir. Empati filizlenir yüreğinizin orta yerinde. Empatiyle başkalarının yasadıklarını yaşamak mümkün gelir bana. Hissettiklerini hissedebilirim çoğu zaman. Mesela bir başkasının aşkını da yaşayabilirim yazarken…  Sonuçta; Harry Potter yazarı J.K. Rowling ya da Alice Harikalar Diyarında yazarı Lewis Carroll takdir edersiniz ki yaşadıklarını yazmadılar.. Yazdıklarım; hem yaşadıklarım hem yaşananlar hem de yaşanabileceklerdir… Çevremde olup bitenlerin toplamıdır şiirlerime yansıyan.

Şiirlerinizde yalnızlık ve hüzün hâkim, neden?

Şiiri tekil yazmıyorum. Herkesin sesi olmayı seviyorum. Henüz basılmış kitabım olmadığı halde okuyucu kitlem çok geniş. Değişik çevrelerden çokça ciddi geri dönüşümler alıyorum. Okuyan her okuyucunun ciğerinden ve kalbindeki duyguların bir kenarından avuçlayabilmemden kaynaklanıyor sanırım. Bir Nazan’ın aşkını, bir Mehmet’in yalnızlığını  dizelerime serpince onlar da kendilerini bir dizede bulmanın mutluluğu hatta bazen şaşkınlığını yaşıyorlar.

Şiir hayatınıza ne katıyor?

Şiirde popüler olan insanlar var. Ama onların popülerliği yaptıklarının niteliğinden kaynaklanmıyor. Belli marka model çalışmalarının nedeniyle olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu popülerlik, romancıları, sinemacıları, müzisyenleri de kapsar. Ne kadar nitelikli ve insanlara ulaşmamış kelimeler, filmler ve müzikler var bilseniz. Şiir olmazsa her halde Sylvia Plath’in dediği gibi “yazmasam çıldırırdım!”. Çok önemli bir vurgudur bu. Birikiyor ve biriktiriyorsanız bir taşma noktası mutlaka oluyor.

Üretmek isteyen genç kalemlere tavsiyeniz?

Yazsınlar. ‘Olmuş mu, olmamış mı?’ diye gösterilecek bir şey değildir şiir. Bunu bana birçok genç yazar ve şair arkadaş ya da yeni başlayanlar soruyor. Yazdıkları şiirleri bana gönderiyorlar, gösteriyorlar ve eminim değerli buldukları başka şair arkadaşlara da. Şiir, bir başkasının onayına sunulacak kadar değersiz bir şey değildir. Eğer siz kabininizden, aklınızdan döküp yazdıysanız -mutlaka insani olduğu için-  çok değerlidir.  Eleştirilirken de bu kıstaslara dikkat edilmesi gerekir… Hakaret ederek, gönül kırarak eleştiri olmamalı. “Bu şiir olmuş, bu şiir olmamış veya şiir budur, şair buna denir” kıstasları neye göre belirleniyor? Bunu ben çok yanlış buluyorum. Dolayısıyla da her yazan arkadaşa yazmaktan ve paylaşmaktan çekinmemelerini söylüyorum her fırsatta. Mutlaka her platformda cümlelerini çok basit de olsa sergilesinler. Ben de bu gün sosyal paylaşım sitelerinde paylaştığım ilk yazılarımı ya da sekiz yaşındayken yazdığım şiiri yazmıyorum. Yazdıkça insan elbette gelişim sağlıyor, ilerliyor. “Bu olmamış, sen yazma!” gibi olumsuz eleştirilere kulak tıkasınlar. Durmadan ve gönüllerince yazmaya ve paylaşmaya devam etsinler. Mesele onaya ya da beğeniye sunmak değildir. Şiirlerimi yüzlerce insan beğeniyor binlerce insan okuyor. Benim için önemli olan asla beğeni sayısı değil, kimin okuduğu ve şiirlerimden ne aldığıdır.

Şiir yazmadaki amacınız?

Bir önceki soruda da ifade etmeye çalıştığım gibi bir amaç için yazmıyorum…  Bir şekilde kelimeler dize olmak üzere içimde bir yerlerde birikiyorlar. Bana da yenilerine yer açmak için onları dize yapmak kalıyor. ‘Ay dur, şiirim geldi!’ yok öyle bir durum. Şiir, insana insanlığını hatırlatır.

Özel gün için şiir yazar mısınız?

Hayır! Şiir ne zaman gelir birikir ve artık çıkma zamanı gelirse işte o an yazılır.  O an çok değerlidir, kaçınılmaz bir doğum olacaktır. En güzel doğum anıdır o an. Başkaları yapmıştır ve yapmaya devam edeceklerdir, saygı duyarım ama bende kalıp yoktur.  Onun için serbest yazıyorum. Kelimelerimi heceye sıkıştırmadan yazıyorum. Mesela birçok şair ‘Ben seni seviyorum’ demek yerine, ‘Seni seviyorum’ u kullanırlar.  Ben’i kullanan şairin de şiirin de üstünü çizerler. Oysa yazarken bir melodi,  bir ritimle ve bir matematiksel yapıyla yazıyorum.  Yapı taşıdır adeta o “ben” benim şiirimde… Kendi iç sesimle okuduğumda o “ben”i eksiltirsem Yokluğu hemen fark ediliyor. Ses kulağa eksik geliyor. İçimdeki o ritim ancak ve ancak ‘Ben seni seviyorum’ şeklinde yazarsam eksiksiz bir tını oluyor.  O ‘ben’ oraya gerekli,  olmazsa olmaz.

Gözleri sizin doğum lekesi olan Aliya kim?

Aliya, Aliya İzzetbegoviç’tir. Döneminde takip ettiğim kadarıyla çok takdir ettiğim, çok beğendiğim, çok saygı duyduğum ve büyük bir komutan olduğuna inandığım birisidir. Bazen birinin özel hayatına dair bazı bilgileri öğrendikçe daha çok hayranlığınız artar ve daha çok seversiniz ya, işte benimkisi de öyle oldu. Bir öğretmen arkadaşım bana insan Aliya’yı şöyle anlatmıştı; İkinci Dünya Savaş’ında uçaklar Yugoslavya’yı bombalarken tüm halk sığınaklara koşuyor, sokaklar, caddeler bomboş kalıyor.  Her ne kadar Avrupa’da olsa da halkı Müslüman olan bir bölgede iki aşığın uluorta görüşmesinin ayıp sayıldığı zamanlar. Çocuk denecek yaştaki delikanlı sevdiği kızla buluşmak için müthiş bir plan yapıyor. Herkes bombardıman zamanı sığınaklardayken onlar parkta buluşacaktır. Planını sevdiği kıza biraz da çekinerek anlatıyor. Kız bir an bile tereddüt etmeden “Gelirim” diyor parka.  Bombalar düşerken şehre herkes sığınaklardayken onlar cesaretin bile önünde eğileceği bir aşkla her gece buluşurlar. İşte o gençtir Aliya Izzetbegoviç. Can pahasına yaşanan bu aşka, bu cesarete saygı duymamak mümkün mü? Dedik ya ‘aşk şudur ya da budur’dan ziyade hiç bir tanıma ve kalıba sığmayacak kadar büyüktür diye. Şiirimdeki duygunun öznesi bu yüzden Aliya.

Aliya’ya ne söylemek istersiniz?

Aliya… benim zor sevgilim…
temmuz kavuşmalarımızın sıcaklığını unutup
eylül soğuğu ayrılıklara mı d’üşüyorsun?..
ben ki hiçbir ayrılığı sevmedim
istemem; 
kabuğu bile düşmesin yarasından… 
bildiğin gibi değil sevgilim
hiçbir şey bildiğimiz gibi değil… 

….

Bir çınar heybetinde ıslak şiirleri kitaba dökmenin zamanı gelmedi mi?

Bunu bir TV programında da ifade etmiştim. Kitap basım bedelini cebine koyan herkesin kitap çıkarttığı bir dönemde yaşıyoruz maalesef. Hal böyle olunca ilgili ilgisiz kelimeleri yan yana dizip alt alta sıralayan herkes ‘Ben şiir yazdım ve kitap bastım’ diyerek ortaya çıkabiliyor… Bu tarz şaire(!) ve şiire(!) maruz kalan okurun karşısına bir kitapla şairim diye çıkmak aynı değersiz algının size yansıması demek. Kaldı ki kitabevleri de şaire ve şiire çok değer vermiyor son zamanlarda. Onlar için nitelikten çok “satan kitap” olması önemli. Bu yüzden kitap reyonlarının ön raflarında şiir kitabına rastlayamazsınız. Gördükleriniz popüler kişilerin kitaplarıdır. Sanatçıdır ya da değildir.. Bu ikilemlerin yaşandığı bir ortamda ben Aliya’ya yazık eder miyim? O yazdıklarıma, o duygularıma yazık eder miyim? Şuan kitap çıkartma gibi bir düşüncem yok. Elimde 6-7 kitap olacak bir birikimim var. Aliya  zaten başlı başına bir seri.. Ve ben bu ortamda onları “piyasa”ya sürmem, süremem..

Toplumumuzla şiir arasında bir perde mi var? Toplumumuz şiiri okumuyor mu? Okumayan bir toplumuz. Nesir okumayan şiir okuyamaz. Şiirdeki tek bir dize bile dünyayı yerinden oynatacak güçtedir. Yüreklerde derin depremlere neden olur, yerinde kullanılan tek bir dize bile. Koca bir romanla anlatılmaya çalışılan bir duygu, bir olay, bir hikâyeyi şiirle tek bir dize ile bile anlatabilirsiniz. Bazı insanlar ise şiiri anlamadıkları için şiir sevmezler ve bunun temelinde heybelerindeki kelime eksikliği yatar. Kişi bilmediğine, tanımadığına iyi niyetle yaklaşmıyor maalesef… Tıpkı hayatında hiç operaya gitmemiş insanların “Opera mı? Hiç sevmem” demeleri gibi.

Dün 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı idi… Öncelikle bayramımız kutlusun. Düşüncelerinizi alabilir miyim?

Size bir sır vereyim; ben Atatürkçü değil, Atatürk’üm. Her platformda ifade etmeye çalışıyorum; Cumhuriyet sadece kadınlar için değil erkekler için de büyük bir kazanımdır. Cumhuriyete karşı tavır takınanları ve önyargıyla yaklaşanları anlayamıyorum. Atatürkçü sadece ve sadece Atatürkçü olur, yetmez Atatürk olur. Çünkü Atatürk bir insandan çok bir ideolojidir.  29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’na sessiz sedasız kalan, kutlamaların coşkusunu bu halka zamanla unutturan  iktidarlara kızgınım..

 

Bu gönderiyi paylaşın:

Yazar: ramazan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir