Mübhem Sancılar / Arif Olgun Yeşilyurt

Buzdağına saplanmış yaralarıma
tuz basmaktan geliyor ayaklarım
kesik yemiş ve yaralı adamların
ellerinden topluyorum demir yumruklarımı.
yolunu yitirmiş rüzgârın soluğuna dokunan
kadınların söylediklerini saklıyor avuçlarım.
Ama ne çare!
ılık ılık boşalıyor kan, dizlerimden
parmak uçlarıma değene dek.

Doğurganlığın içimize şenlik yaşatıyor
gök ile yer arasında ve nefes alabildiğimiz
parlak güneş, solgun ay ışığında.
kabuklarımızın kül olduğu çaresizliğimize eşlik
eden ölüme kurulu saati beklediğimiz anda
doğurganlığın içimize şenlik yaşatıyor bilmelisin !

***

İnsanların susuzluğunu düşünüyorum Kerbela’da
öfkem, merhametim önünde bozguna uğruyor
nerede el yazısıyla yazılmış bir vahiy görsem
gövdem tuz buz oluyor her harfin karşısında
günahlarım bağışlansın diye, yolunu
yitirmiş yabancı oluyorum dünyaya.
demir çağından kalmış düşüncelerimi
gecenin sessizliği içinde öldürüyorum.

Kızıldeniz’e vurulan Âsâ’nın dokunduğu yerden
fırat’a uzanan göçebe kavimlerin
ayak izlerini sürerken
medeniyet dediğimiz bu karanlık çağda
kan bulaşıyor ayaklarıma,
kahpece vurulan çocukların ellerinden.

ve annem dokunuyor ağrıyan soluğuma
günah/kâr yüzlerin uykusundan uyanıyorum.

***

Bilirim ki ruhsuz avuntuların kol gezdiği
gümansız limanlara vardığımdan beri
diline hüzün değen çocukluğum
görmediği kentlerin gölgesine sığınırdı.
yontulmuş mermerdi yatağım
ruhumu taşımayan beton duvar.

Şimdi çok katlı binaların arasında sıkışan
intihara meyilli suçların gölgesinden
uzun susuşlardan, büyük yanılgılardan
emperyal çığlıklardan kurtararak insanlığı
ellerimizin yarasını sararak yürüyelim..
kıymık kıymık dökülür belki gövdemiz
dirseğimiz yırtılır, gün kısalır
yumruğumuzun izi kalır bir masada.

06.06.2018/Kocaeli

Bu gönderiyi paylaşın:

Yazar: ramazan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir