Hasbihal / Fadıl Karlıdağ

Sana anlatamadığım o kadar çok şey var ki dostum,  hangisinden başlasam bilemiyorum. Hayır, alınma hemen, mevzunun senle alakası yok. Dinlemek istediğinden ve anlayacağından emimim de benim anlatmaya mecalim, söylemeye dermanım yok. Korkum eksik anlatacağımdan, endişem yetersiz ifademdendir. Musa’nın yüreğine düşüp de diline dökülen dua gibi dua  dökülüyor ise  çoğu zaman dilimden.  “Rabbim, göğsüme genişlik ver, işimi kolaylaştır; dilimden de şu düğümü çöz ki sözümü iyi anlasınlar.”  yakarışını bir vird gibi pelesenk etmişsem dilime  gece gündüz, bilesin ki; yüreğimin darlığından, dilimin düğümlenmişliğindendir şikayetim.  İyi ifade edemeyeceğim sözümün iyi anlaşılamaması ihtimalidir bedenimi kıvrandırıp duran. Beynimin kılcal damarlarına baskı uygulayan çıplak gerçeğin, yalın hakikatin acımasız ağırlığıdır. Göğüs kafesimi paralayan kelimelerimin kifayetsizliği, tümcelerimin acizliğidir. Orhan Veli’nin dediği gibi ‘duyup da anlatamamaktır’ kahreden bir yanımı. Cümlelerime gözyaşının ızdırabını, yürek yangınlarının hararetini yansıtamamanın çaresizliğidir elimi kolumu bağlayan.

Sana anlatamadığım o kadar çok şey var ki dostum, hangisinden başlasam bilemiyorum. Hayır,  yanlış anlama, mevzunun dille ve kelimelerle de alakası yok. Yüce Rabbimizin Adem’e bir farklılık nişanesi olarak öğrettiği ve biz Adem soyuna miras bıraktığı kelimelerden öte bir kaostur varlık maceramız. Yükümüzü ağırlaştırıp belimizi büken ‘var oluş’ serencamı cümle anlam çabalarımızı, komple izah gayretlerimizi rüzgâra savurmaktadır gece-gündüz. Yel alıp götürmektedir heybemizde yıllarca gram gram biriktirdiğimiz  ‘yükte hafif pahada ağır’ servetimizi. Azgın sel sularına kapılıp mülevves bir girdapta beyhude çırpınmaktadır düşlerimiz. İdrakimiz felç, feryatlarımız vurgun yemiş ve dualarımız yitirmişse saflığını gayrı manasız bir devinimdir nefes alıp vermemiz. Zevahiri kurtarma telaşıyla  yüzümüze geçirdiğimiz abus maskelerin ağır tahribatı zihnimizi ve yüreğimizi örselerken ayırdında değiliz kendi benliğimizi kendi değirmenimizde öğüttüğümüzün. Oradan oraya sürüklediğimiz hantal bedenimiz yorgun zamanları yedeğine alıp kıvranırken varlık sancılarıyla habire cevapsız sorular çoğaltıyor, içeriği boş cevaplar biriktiriyoruz.

Sana anlatamadığım o kadar çok şey var ki dostum,  hangisinden başlasam bilemiyorum. Hayır, yanlış anlama, mevzunun benle de senle de anlatmaya çalıştıklarımla da alakası yok. Ötesi dilin kendisiyle de bir alınıp verilemeyen yok. Kendi başına bir anlamsızlığın, durduk yerde bir çaresizliğin absürtlüğüdür söz konusu olan. Saçmalığın gövde gösterisi, hiçliğin ve boşluğun çok renkli ve sanal dansıdır tedavülde olan. Olanca haşmetiyle yaşamın bütün alanlarına gölge düşüren hakikatin sert ve haşin yüzü alfabeye ve onun eğri büğrü işaretlerine boyun eğmez. Gerçeğin söze mecburiyeti yoktur. Sadece olanca ağırlığıyla yaşanır ve derin bir yara bırakır geriye.  Acının şerha şerha eden yakıcı tadı dile dökülmeden önce yüreğe yerleşir. Yüreğe oturmayan, orada kendine yer edinememiş bir yara, öncelikle yara olamamıştır. Vücudun her zerresine damga vuramayan bir acı üzerine laf etmeye değmeyecek geçici bir hevestir nihayetinde. Hakikatin edebiyata galebe çalan yönü yaşamın en kutsal gerçeğidir her zaman ve zeminde.  Zaten çıplak gerçekliğin, katıksız hakikatin ihtiyacı da yoktur kelime oyunlarına, söz terkiplerine, lafın yersiz ve gereksiz uzamına. Yeri gelmiş ve nokta konulmuştur nokta konulması gereken yere.

 

 

Bu gönderiyi paylaşın:

Yazar: ramazan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir