Doris Pilkington – Çit / Gözde Karadağ

Herkese Merhaba!
Bugün bu yorumumda sizlere, polisiye kitap tarzımın biraz dışına çıkıp, hakiki drama kitabını çok fazla ipucu vermeden anlatacağım… Ancak öyle süslü kelimelerle, mutlululuk veren bir kurguyu anlatamayacağım. Bilakis bunca zaman yaşanmış gerçekler sizi rahatsız bile eder belki… Zira bu kitap 1930’lu yıllarda yaşanmış bir gerçekliği, 3 küçük aborjin kızın yaşadığı kaçışı kısaca büyük bir yaşam savaşını anlatmaktadır. Esasında bir başarı öyküsü de diyebiliriz…

İngilizlerin, Avustralya’yı keşfetmesi ve oraya yerleşke kurmasıyla başlıyor tüm hikâye. Aborjinlerin, topraklarına yapılan bu yerleşke hakkında hiç bir fikirleri yoktur ancak zaman geçtikçe tüm alanlarının, topraklarının İngilizler tarafından işgal edildiğine şahit olacaklar. Aborjin halkını, işgalciler zorla kendi kurallarına uyduracak, onları yalnızca birer köle olarak kullanacaklardır. Onlar zenci olduğundan, iyi olan hiç birşeye layık değillerdir onların zihniyetine göre!
Bu sömürü düzeni tabiri caizse özetleyecek olursak; dağdan gelip bağdakini kovma da durumu diyebiliriz…
İngilizler, aborjin haklının topraklarına yerleştikten sonra, tamamen kendi kurallarını uygulamak babında, kendi halinde, aileleriyle mutlu yaşamlar süren aborjin halkının birliğini bozup, sırf renklerinden ötürü hem köle, hem de hizmetçi olarak zorla çalıştırılmasıyla devam ediyor konu… Zaman ilerledikçe yerleşke yerinde, aborjin kadınların beyazlarla münasebetlerinden olan melez çocuklar toplum tarafından garipsenmiştir. Ancak bu garipsenme dışlama ve taşlama boyutuna geçmiştir. Bu sebeple aborjinlerin koruyucusu yüksek mevkilere telgraf gönderip, melez çocukları koruma evlerine aldırtma talebinde bulunur. Talebi kısa süre içinde onaylanır ve Doris, Gracie ve Molly adındaki melez çocuklar koruma evlerine götürülmek üzere yıla çıkarlar. Yolda, hayatları boyunca hiç görmedikleri yerler görürler ancak gözyaşları yol boyunca hiç dinmez. Zira arkalarında bıraktıkları ailelerinin son anlarını hafızalarından silemezler. Aslında bu ayrılık esnasında oldukça tuhaf bir geleneklerinin olduğunu öğrendim aborjinlerin. Onlar yakınlarından ayrıldıklarında yahut üzüntü duydukları zamanlarda kendilerine mutlaka bir şekilde zarar veriyorlarmış. Burayı okuduğumda çok üzüldüm. Çaresizliğin verdiği bir tepki olmalı diye düşünmekten de kendimi alamadım.

Ailelerinden koparılan ve koruma evine getirilen üç küçük kız, konforlu ve güvenli bir yer beklerken, kendilerini adeta köhne, demir parmaklıklı bir hapishanede bulurlar! Her hareketleri kısıtlı ve planlıdır. Özgür bir yaşam alanından ziyade hapis hayatı yaşatılmaktadır…

Kitabın teknik özelliklerine değinecek olursam;
Kapak tasarımı oldukça ilgi çekici ve içerikte anlatılanlarla uyumlu olduğunu düşünüyorum. Yazım puntolarıysa ne çok büyük ne de göz yoracak denli küçüktü. Orta boylarda, rahat okunabilecek ölçütlerdeydi. Dili akıcı, ancak biraz ağır ilerledi.(Belki de ben yoğun düşüncelere daldım bu kısmı tam net belirtlemiyorum) Genel itibariyle film izlemişçesine bir hava verdi bana kısaca. Naçizane eleştirim ise; (Eleştiri bile denmez esasında çünkü kişinin zevkine bağlı bir tercih kasettiğim şey.) betimlemeler çok güzeldi ancak o kaçış esnasında daha detaylı betimleme olsun isterdim. Zira bazı insanlar detayların çok uzatılmasından hoşlanmasalar da ben kişilik olarak detaycı olduğum için, en ince ayrıntısına kadar sindire sindire, ağır ağır okumayı seviyorum…

Bu kitabı okurken çok sarsılabilirsiniz, o sebeple aylar sürecek bir kaçış öyküsüne hazırlıklı olun!
Ne yazık ki bu kitap insanı hem üzüyor hem de tüyleri diken diken ediyor.

Flamingo Yayınları’na böyle güzel ve dokunaklı kitapları biz okurlara sundukları için, kendi adıma çok teşekkür ederim…

 

 

Bu gönderiyi paylaşın:

Yazar: ramazan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir