Oymalı Sandalyenin Hazin Vuslatı / Aydan Yıldız Güneş

Eski konağın kapısı aniden açıldı ve içeriye hamalların sırtında bir düzine sandalye girdi. Oymalı sandalye cam kenarındaki yerinden şaşkınlıkla olanları seyrediyordu. Bir anda inanılmaz bir korku sardı içini. Yeni sandalyelerin titizlikle gelişi sanki onun sonu olacak gibiydi. Kendi kendine fısıltıyla söyleniyordu: “Eyvah yeni sandalyeler alınmış hem de bir düzine! Ya ben, ben ne olacağım?” dedi. Tekrar devam etti: “Neyse ki benim kadar güzel değil hiçbiri. Oymalı, sedef kaplamalı arkalığımla rahat ve yumuşak oturtmalığımın üzeri safi ceylan derisi kaplı. Dört bacağımda oymalı sedef kaplamalı. Ben özelim. Onlar gibi sıradan değilim. Of! Onlar da gıcır gıcır, yepyeni. Oysa ben, eskiyim, üzerime oturmaya korkuyorlar, çok yaşlanmışım, kimseyi taşıyacak gücüm kalmamış artık,” dedi. Gözleri dolu dolu oldu, içinde kopan fırtınaları kimse duymuyordu. Artık ona bir yer kalır mıydı bu salonda, bilmiyordu? Endişe ve korku içinde kıvranıyor, ter döküyordu. Tekrar kendini teselliye çalıştı. “Yok, canım ben onlara kalan tek eski hatırayım, bu ailede kaç kişi gelip geçtiyse, hepsinin en değerlisiydim. Onlar için eşsizdim, beni paylaşamazdılar, üzerimde oturmak için yarışırdılar. Evin dedesi üzerimde rahatça oturup ayaklarını şöyle bir uzatır, çayını yudumlardı. Bir yandan da gazetesini okurdu. Yalnız benim üzerimde otururken rahat eder ve şöyle derdi: “Oh! Bir tek burada rahatım. Tüm yorgunluğum uçup gidiyor iyi ki varsın.” Hatta çoğu zaman uykusu kaçtı mı hemen soluğu benim üzerimde alır ve şöyle seslenirdi: “Gel canımın rahatlığı, yorgunluğumun ilacı, sen en güzel döşekten bile daha rahatsın. Sen bu yaşlı gönlümün sevdasısın, kimseye söyleme aramızda kalsın tamam mı? Hadi, sende uyumaya geldim aç kollarını sevgili.”
“Ah ne günlerdi o günler! Hele son nefesini de üzerimde verirken, bir tek ben duymuştum sessiz çığlıklarını ve canının acısını. Gizlice bana söylediği şu sözü ne kadar da kahretmişti beni, kimse bilemez. “Hakkını helal et. Yıllarca ağırlığımı taşıdın, bugünse son taşıyışın olacak. İnan bana senin üzerinde ölmek, sevgilinin sinesinde ölmek kadar güzel.” demişti de, birlikte ağlaşmıştık o hazin vedaya. “Yok canım bana kıyamazlar, onunla yaşadıklarımı bilmeseler bile, burada koskoca bir mazim var. Beni cam kenarından ayırmasalar, o bana yeter de artar bile. Ben de son nefesime kadar burada kalmak istiyorum. Ben bir taneyim, hatırayım, bir düzine değilim ki, nasıl olsa tekim, bir ayrıcalığım var, biraz bakım yaptırdılar mı, daha çok sandalyelik ederim,” diye düşüncelere dalmışken, konağın kapısı tekrar açılmıştı. İçeriye ev sahibi Ahmet Bey girmişti. Gözüyle salonu şöyle bir gezdirdi, oymalı da kilitleyip mutfaktaki eşine seslenivermişti: “Hanım bu eski sandalyeyi nereye koyarız?” deyince, oymalı kendini ayak bağı oluyormuş gibi hissetti ve verilecek cevaba kulak kesildi. İçerideki eşin cevabı gecikmedi. Kararlı, edalı bir sesle cevap verdi: “Kömürlüğe atıver hayatım, onun vadi doldu artık. Biraz da kömürlükte dursun sonra bakarız.
“Fakat o babamın en değerli hatırasıydı, olduğu yerde bırakıversek.”
“Olmaz olmaz yenilerin içinde onu istemiyorum, baban öldü ve hayat devam ediyor, lütfen onu kaldır artık.”
Ahmet Bey, ne kadar itiraz etse de bir faydası olmayacağını biliyordu. Çaresiz sandalyeyi kucakladığı gibi kömürlüğe yürüdü. “Özür dilerim baba. Hatıranı daha fazla koruyamayacağım. Aksi takdirde yuvam çatırdama yapabilir, beni affet,” dedi. Kömürlüğün kapısını açarak usulca oymalıyı yere bırakıp kapıyı çekti. Oymalının korktuğu başına gelmişti tüm dünyası başına yıkılmıştı. Kömürlüğe düşünce sonunun ne olacağını biliyordu. Sobalarına odun olmaktan başka hiçbir çaresi kalmadığını biliyordu. Acıdan olduğu yerde ileri geri kaykılıverdi. Dört bacağı da ardı ardına kırılıp gövdesinden ayrılmıştı. Yılların ağırlığı ve bu günün sadakatsizliğiyle gözyaşları içinde yere serilmişti. Öyle kahretmişti ki, yapılan bu hürmetsizliğe, kırık bacaklarının üzerine kapaklandı ve gözyaşları içinde şunu fısıldadı acıyla, “İnşallah akan gözyaşlarım tüm ayrılmış parçalarımı lime lime eritir de, siz yakacak bir tozumu bile bulamaz olursunuz,” diye niyazda bulunur. Nitekim öyle olmuştu. Yıkılmış bedeni bu gözyaşlarına daha fazla dayanamamış lime lime çürüyüp dökülmüş, un ufak olmuştu. Tozları da, küçük kurtçuklar, karıncalar vasıtasıyla evin dedesinin mezarının üzerine taşınmıştı. Onlar bile iki sevgiliye rağbet ediyor, saygı duyuyor ve birbirlerinden ayrılmasını istemiyorlardı. Oymalının duası kabul olmuş ve ondan geriye bir toz bile kalmamıştı. Her yağmur yağdıkça, oymalı sandalye, tozlarını toprağın altındaki sevgilinin yüreğine, yüreğine dolduruyordu.

 

Bu gönderiyi paylaşın:

Yazar: ramazan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir