Bir Çift Ekmek Bir Çift Öküz / Cihangir BOZ

“Havada Bulut yok bu ne dumandır” türküsünü bilmeyenimiz yoktur. Bu türküde bahsi geçen şehir Yemen’in “Huş” şehriymiş. Gerçekte Yemen’de böyle bir bölge var mı yok mu bu tartışmaya girmeyelim ama ben bu türküyü “Muş” olarak öğrendim. Ve Muş olarak kalmasından yanayım. Böyle kalması beni hiç de rahatsız etmiyor doğrusu.
Öğretmenlikte ilk göz ağrım Muş’tur.
Gerçi öğretmenliği isteyerek seçmemiştim. Hep reklamı yapıldığından doktor veya mühendis olmaktı emelim. Nasip işte sonunda bu mesleğe girmiştim. Sisli puslu bir kasım günü, tozlu çamurlu bir köy yolundan yürüyerek , yıkık dökük bir okulda göreve başlamıştım.
Çukurca bir yerdeki köy evleri minik bir dereninin etrafına büyük çamur topakları gibi rastgele serpilmişti. Kocaman ceviz ağaçlarının arasından upuzun kavak ağaçları yarı yarıya yapraklarını dökmüşlerdi. Fazla tasvirlerle başınızı ağrıtmayayım. Anadolu’nun her tarafı ayrı güzeldir zaten…
İki ay geçmişti. Beş sınıfı bir arada okutuyordum. Bir yandan 1.2.3.sınıflar, öte yandan 4.5. sınıflar olmak üzere iki grup halinde ders yapıyorum. Okula öyle kaptırmışım ki tatil olsun istemiyorum. Artık cumartesi ve pazar günlerini sevmiyorum. Her sabah muntazam bir şekilde öğrencilerimle beraber spor yapıyor, sonra derse başlıyorum. Akşamları köyün içine çıkıyor, köylülerle konuşuyorum.
Aynı zamanda hacı da olan muhtara gidiyor, çoğu kez evinde sabahlıyordum.
Bu akşam köyün içine inmedim. Lojmanda kalmayı yeğledim. Odam bir sınıftan farksız. Dekorasyonu öğrenci sıra ve masaları ile yapılmış. Odaya açılan kapının sağında uzun bir kömür sobası kurulu. Biraz daha sağında eski öğretmen masası, masanın üstünde bardaklarım ve çaydanlığım duruyor. Tahtadan yaptırdığım ranzada yatıyorum. Kitaplığım için odanın baş köşesini seçmişim. Çünkü kitaplar boş vakitlerim için bir nimet.
Dışarıda hava çok soğuk. Sobayı yakmakla meşgulum. Odunlar yaş olduğu için uğraşıp duruyorum. Biraz da işin acemisiyim. Kapım çalındı. Açtığımda karşımda beşinci sınıfta okuyan öğrencim A…. duruyordu. “Çalıkuşu” romanında ki gibi rüzgar lambamı söndürmedi. Çünkü o yıllarda da bu köyde elektrik vardı. A…., onbeş, onaltı yaşlarındaydı. Koyu kahve tenli, tıknaz, yaşını geçkin gösterir bir çocuktu. Arkasında ‘Belek’ adını verdiği köpeği duruyordu. Belek ile A… ayrılmaz ikiliydi adeta. Belek’in beyaz tüylerinin arasında siyah şekilsiz benekleri vardı. Daha çok dalmaçya köpeklerine benziyordu. Farkı uzun tüyleri idi. Belek uzun kuyruğunu sürekli titreterek ve başını sağa sola eğerek bana bakıyordu. A…ya “Donmuşşun sen, gel içeri” dedim. Çatallaşan bir sesle: “Ben üşümem, muhtar seni çağırıyor.” dedi. Hemen döndü, fırlayıp bahçeden çıktı. Belek, daha kestirmeden, duvarın üstünden atladı. Pardesümü kaptığım gibi kapıyı kilitleyip, doğru muhtarın evine yöneldim.
Ertesi gün her zamanki gibi öğrencilerle sabah sporu yaptık. Büyük kız öğrenciler sınıfı temizleyip sobayı yaktılar. Neşe ile sınıfa doluştuk. Ve ders başladı. Zaman su gibi aktı. Öğle tatili için çocuklar evlerine dağıldı. Okula ve bahçeye geçici sessizlik çöktü. Ben kırdığım yumurtayı kızartıp karnımı doyurdum. Çay hazırlamaya fırsat kalmadan dışarısı yine şenlendi. Hava güneşliydi, sandalyemi kaptığım gibi bahçeye çıktım. Ocak ayında da olsak güneşin tadını çıkardım.
Bahçe duvarından düşen bir taşın üstüne oturan A…’ı fark ettim. Her zaman koşup oynayan, yerinde durmayan A… oturmuş. Hayret ettim. Köpeği Belek’i aradım. O’nu bahçenin dışında birkaç çocuğa maskaralık yaparken gördüm. Kavga eden iki öğrenciyi yanıma çağırıp onları dinledim. Çocukları barıştırdım. Bir süre sonra baktığımda A…. hala oturuyordu. Bu kez sinirimi bozan bir davranışta bulundu. Bir metre kadar uzağa tükürdü. Yerden aldığını küçük bir taşı tükürüğüne fırlattı. Altan bana baktığını sezdim. Tükürme ve tükürüğüne taş atma hareketini defalarca tekrarladı. Halbuki tükürmenin kötü bir davranış olduğunu birkaç kez anlatmıştım. Artık diğer çocuklarla ilgimi kesmiş A….’nı gözlüyordum. O da, gözlendiğinin farkında. Yere bilerek tükürdüğü kesin. Galiba beni sinirlendirmeye çalışıyor.
Moralim çok bozuldu. Çocuk yere tükürdükçe ben daha da sinirleniyordum.
Beşinci sınıf öğrencilerinden birini çevirdim. “Kızım zili çal” dedim. Kız zıplayarak koştu. Çocuk cıvıltıları arasına zil sesi karıştı. Bazı öğrenciler merdivenleri ikişer, bazısı sekerek çıktı. İki dakika içinde bütün öğrenciler sınıftaydı. A.. hariç…
A… yerinden yavaşça kalktı. Yere tüküre tüküre giriş kapısına geldi. Bana bakmadan sınıfa girdi. Belek, bahçe duvarından dışarı atladı. A…’nı içeri uğurladıktan sonra köyün içine doğru koştu. Bir de paydos saatinde gelirdi.
Karmaşık duygular içinde biraz daha oturdum. Sınıf başkanını çağırdım. Gelinceye kadar sınıfı susturmasını istedim. Kendimi sorguladım. Akşam bu çocuğa bir yanlışım mı oldu? Bu çocuğun bir şeye canı sıkkın ama neye? Elerimi dizlerime dayayıp kalktım. Sınıfa girdiğimde herkes kalktı. A.. oturuyordu. Görmemezlikten geldim. Açıkça meydan okuyordu. Dersimiz müzikti. Her müzik dersinde Türkçe veya matematik dersi çalışıyorduk. Ama şimdi müzik dersi yapmayacağım. Çocuklarla uğraşacak durumda değilim “Çocuklar dersimiz müzik sıra ile türkü söyleyeceğiz” dememle hepsi ağız birliği yapmışcasına bir “oley” çekti. Bu da bana ders oldu. Müzik dersinde matematik yaptığım yanlışmış meğer. Sırası gelen türküsünü söyledi. Dağlardan yaylalardan; karlardan dumanlardan bezenmiş türküler birbirini izledi. İzmir’den geri dönen bir ailenin kızı “Kanım kaynadı sana ” şarkısını söyledi. Ben başımı avuçlara almış A.. n’ı düşünüyorum. Bütün öğrencilerin, köylülerin bana karşı son derece saygılı olmalarından şımarmış mıydım? O yüzden mi büyütüyorum? Hayır!.. Bu çocukta bir şeyler olmalı. En iyisi vurdum duymazlık.
Birden sükuneti sezdim. Kimse şarkı türkü söylemiyordu..”Sıra kimde?” diye sordum. Sınıf başkanı” A……’da dedi. Sınıfa gergin bir sessizlik çöktü. A… sırası gelmesine rağmen şarkısını söylemiyor bana itaatsızlık yapıyordu. Burnumdan çıkan soluğumu duyabiliyordum. A…..’na karşı tavrım ne olacaktı? Çok kötü durumdaydım “Herkes tenefüse” diye bağırdım. Sınıf on saniyede boşaldı. A… öylece oturuyordu. Yerimden kalkmadan işitecebiliceği tonda sordum; “Moralın niye bozuk A…? “Sadece omuz silkti. Önüne bakıyordu. Yüzü morarmıştı “Bak A…, ben senin öğretmeninim. Seni üzen neyse bana söyle ki sana yardımcı olayım.” dedim. Yanına gittim.. Saçlarını okşadım. Masanın ıslandığını gördüm. A… ağlıyordu. Gözyaşlarını hıçkırıklar takip etti. Yanına oturdum. Pencereden bize bakan çocukları el işaretimle uzaklaştırdım.
Yüreğim burkulmuştu. Ben A…’ın başını okşadıkça, o ağladı. Cebinden katladığı mendilini çıkardı. Yüzünü gözünü sildi. Ağlaması bitmişti. O yüzden tekrar sordum; “Hadi yavrum senin canın neye sıkkın?” Artçı bir iç çekti.
“Annem dövdü” diyebildi.
“Çoğumuzun annesi dövmüyor mu? Herkesin annesi de döver babası da. Onlar hem döver hem sever yavrum. Böyle basit şeylere ağlanır mı? Kim bilir sen ne yaptın?”
Hemen cevabını verdi; “Ben hiçbir şey yapmadım.”
“Olur mu? Annen sebepsiz yere döver mi?”
Ağlama nöbeti yeniden başladı. Bir yandan da anlatmaya devam etti. Parça parça söylediği heceleri tümleştirip anlamaya çalışıyordum.
“Öğlen yemeğine gittiğimde annem tandırdaydı. Ekmek pişiriyordu. Tandırdan çıkan ilk ekmeği aldım. Belek’e verdim diye annem egişi bana fırlattı. Egiş ayağıma değdi. Hala acıyor.”
Dizlerinden yamalı eski kot pantolonunu yukarı topladı. Gerçekten de kaval kemiğinin arka kısmı morarmıştı.
“Egiş ne yavrum?” diye sordum.
“Öğretmenim uzun bir demir var. Ucu kıvrık onunla tandırdan ekmek çıkarırlar. Biz O’na egiş deriz.”
“A.., hiçbir anne bir ekmek için oğluna egiş savurmaz. Daha büyük bir kabahatin var gibime geliyor. ”
“Valla öğretmenim başka bir şey yapmadım.” dedi. Dördüncü sınıfta okuyan kızkardeşi S… yi çağırdım. Annesinin A…’yı niçin dövdüğünü bir de O’na sordum. Olayı şöyle anlattı:
“Öğretmenim biz tandırdan çıkan ekmeği çift olmadan tekini yemeyiz. Yersek öküzlerimizden biri ölür. Abim öbür teki çıkmadan ilk ekmeği aldı ve Belek’e verdi. Annem de abime egişi savurdu. Babam duysa daha kötü olur. Abim o yüzden çok korkuyor. Babam fena döver de…”
S… yi dışarı gönderdim. A..’ya korkmamamsını, akşam evlerine gelip babasına mani olacağımı söyledim. Çocuk rahat bir nefes alarak bahçeye çıktı.
Pencereden yine A…’yı gözlüyorum. “Ya Rabbim güzelim köyde ne hurafeler varmış… Ekmek çift olmadan yense öküzlerden biri ölürmüş. Peh!.. Daha neler göreceğim buralarda. A… eski A.. olmuştu. Okulun bahçesi O’na dar geliyordu. Beni de tarifsiz bir huzur sarmıştı. Eh ne de olsa ÖĞRETMENLİK yapmıştım.
A….ya’ verdiğim sözü tutacak Muhtarı çağırıp beraber evlerie gidecektim.. Muhtarın kızına babasına lojmana gelmesini istediğimi söylemeyi tembihledim. O gelene kadar bir yumurta daha kırdım. Tandır ekmeği ile karnımı doyurdum. Akşam ezanı okunuyordu. Seccademi serdim. Namazımı kıldım. Muhtar ile bir çay içer A..’nın evine öyle gideriz diyerek sobaya çaydanlığı koydum. Çayı demleyinceye kadar muhtar da geldi. Kendisini çok seviyordum. Babam yaşındaydı muhtar. Hoşbeşten sonra A…’nın olayını anlattım. Babası A.’nı dövmeden oraya gitmemiz gerektiğini açıkladım. Kendisine ikram ettiğim çaydan bir yudum aldıktan sonra:
“Hoca biz cahil insanlarız. Bu saçmalıklara ben de inanmam. Ama kime anlatacaksın. Bizim hatun bile aynı düşünür. Tandırdan çıkan ekmek iki olmadan kimseye yedirmez. Ben de korkudan yemem.” dedi ve güldü. Ben bir an önce çıkmak için çayımı sıcak soğuk demeden yudumluyorum.
Muhtar: “Acele etme hoca gideriz. Hem babaların vurduğu yerde gül biter.”
Bardakları topladım. Küçük leğenimde yıkayıp tepsiye dizdim. Pardesümü almaya yeltendim. Dışarıdan çığlıklar, bağırtılar duyuldu. İkimiz de kulak kabarttık.Muhtar: “Allah hayra taktir etsin bu ne ses böyle?.. “Bilemem” dedim aceleyle dışarı çıktık. Karanlık tamamen çökmüştü. Ocak ayının keskin ayazı, karanlık, üstüne bu feryatlar!… Kadın erkek bağırmalarına köyün köpeklerinin ulumaları karışmıştı. A…’nın evlerinin olduğu yönde bir figan vardı. Basit cinsten değildi bu feryatlar. “Muhtar sesler kimin” “A….. gilden geliyor hoca. Ağlayan A….’nın annesi.”
“Geç kaldık muhtar geç kaldık.” dedim.
Donmuş karda hızla yürüyorduk. Kalbim küt, küt; ayaklarım kırt kırt sesler çıkarıyordu. Tiz bir kadın sesi bütün feryatları bastırıyordu. Ağlamalar karıştı birbirine. Erkeklerden biri “Ocağım söndü! ocağım söndü!..” diyor, bir küçük çocuk; “Abim gitti, abim gitti!..” feryadını basıyordu. Artık muhtarı beklemeyecektim. “Muhtar ben koşarak gideceğim, sen gelirsin artık” diyerek koşmaya başladım. Aşağıda donmuş dere vardı. A…’ların evi öte yakadaydı. Köprüden dolanmadan gitmeye karar verdim. Kayarak inişi indim. Yokuşu tırmanırken dirseklerim üstüne birkaç kere düştüm, kalktım. A…’ların kapısındaydım. Sağa sola kaçışan silüetleri farkedebiliyordum. İyiyce yaklaştığımda yere sereserpe uzanmış birini gördüm. A..’nın ninesi bayılmıştı. Birden yanımda öğrencim S….’yi farkettim. Hemen “Ne oldu kızım ne var?” diye sordum. Kız ellerini yüzüne kapatmış ağlıyordu. Beraberinde: “Öğretmenim abim kendini asmış!.” cevabını verdi.
Ne diyeceğimi bilemedim. Şuursuzca çömeldim. Yüzükoyun karlarıun üzerine düştüm. Yerden avuçladığım karları sıktım, sıktım. Dişlerimi de sıkarak avucumdaki kardan bir zırnık eritemedim. Tıpkı Anadolu’mun ücra köşelerine sinmiş nice kör taasuplar gibi…
Birden aklıma ya hala ölmemişse seçeneği geldi. Hemen toparlandım. Tezek yığınıyla bitişik eni boyu hemen hemen denk tahta kapı açık duruyordu.. Kapıdan nasıl girdiğimi bilmiyorum. Karanlıkta pek bir şey farkedilmediği için tekrar dışarı fırladım. Öğrencim S … ile omuz omuza çarpıştık. “Heyecanla lambasını yak buranın.” Diye bağırdım. Sesim ölçüsüz bir o kadar hırçındı. Muhtarda şaşırmış halde beraberimde ahıra daldık. Bir hırıltı duyduk. Bu A..’nın can çekişmesine yani hala ölmediğine işaretti. Ayağım kaydı. O anda örümcek ağları arasında asılı ampul sarı ışıklarıyla parladı.

Çoğu yüreğin kaldırmayacağını bildiğimden detaylara girmiyorum. Kısacası muhtarla bir olup A..’nı kurtadık. Sadece A..’nı değil bir dünyayı kurtadık…

21 Mart 1986 / Muş

Bu gönderiyi paylaşın:

Yazar: ramazan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir