Nebi Çam’dan İstanbul Öyküleri, Aşk Dolu Sözler / DergiZan

Kitapla ilgili yazar tarafından yapılan açıklama şu şekilde:

İstanbul Öyküleri fikri bir buçuk yıl önce doğdu. Yoğun, meşakkatli ve özverili çabalar sonunda bu günlere ulaştı ve iki kapak arasında yerini aldı.

Bu şehir için bir şeyler yapılmalı, düşüncesi beni devamlı yokluyor ve rahatsız ediyordu. Paris’i, Londra’yı, Petersburg’u, Sau Palo’yu düşünüyor, oraları kendilerine birer sevgili haline dönüştürmüş yazar ve şairlerin kentleri için yaptıklarından geri kalmak istemiyor ve İstanbul’a yönelik somut bir şeyler olmalı diyordum.

Kitapta kırk altı farklı öykücü, bir o kadar değişik bakış açısı ve İstanbul şehri güzelinde görülen  bir o kadar ayrı özellikler yer alıyor.

Okuyucusuna yararlı olmalı temennisiyle iyi okumalar diliyorum.

 

İstanbul Öyküleri’nden Tadımlık Kesitler

 

Düşkırığı / Sadık YALSIZUÇANLAR

            Çin çin çikolata hani bana limonata limonata bitti hanım kız gitti nerelere gitti İstanbul’a gitti İstanbul’da ne yapacak?

Önceki gizlerinden duyduğu sesi hatırlıyor, korkuyorum, diyor. Koridorda dans eder gibi yürüyor.

Perde uçuşuyor. Göğsüne çarpan sözcüğe bakıyor. Bir zamanlar herkesin yüreği bunun için çarpıyordu. Ölüm evlerine düştüğünde, üzerinde isim ve biçimden başka bir şey kalmayan yakınları güzel sözcüğü arıyor, yalnızlığa ulanınca buruşuyor.

Gitmeni istemiyorum diyor annesi. İstanbul, İstanbul deyip duruyorsun.

Düşündeki kitaba inanarak gidiyor. Kitap kahverengi meşin çiltli, miklaplı, üçyüzaltmışbeş sayfa, on iki çarpı otuz çapında altıncı sayfasında Alibeyköyü’ndeki lastik fabrikasının yeni minareleri yükseliyor. Başak sarısı tezhipli çerçeve içinde ela içeriğinde gözleri divitle yazılmış. Üç fasılda talik yazıyla Mesut yazıyor, kağıdı abadi gözüküyor üçüncü kattan bakınca. Sonuncu bölüm insanlara akıllarıyla orantılı söz söyleyiniz cümlesiyle gece kulübünde yırtılıyor.

……………………………………………………

Bir Hazin İstanbul Serencamı “Kenan Ç…” /  Osman KOCA

            Tatilden kalma avuçluk sakalımı kestirmemek için büyük bir mücadele veriyorum kendimle. İstanbul kara teslim. Oynak bir kadın gibi kararsız ama üzerindeki beyaz yağı eritmenin telaşıyla gökten düşen zevkten altı köşeli kristalize pamukçukların; kimi yere düşmeden nefes veren, kimi yere düşmenin heyecanıyla eriyen, kimi de soğuk kalpli insanlar gibi güneşe inat hayata tutunmaya çalışan neferleri karşısında çıtkırıldım trafik pespaye bir hâlde sokak aralarına sırnaşıyor.

Alıcısı, meraksız ve daha çok kaygılı gözlerle bu bembeyaz örtüyü seyre dalarken yoksul ve düşkünlere acımadan da edemiyor. Bu metropol, bu metropolün sökük dişleri, irin çukurları, fosseptikleri, seyrek saçları, kelaynakları, resmî ve özel kurumları, görülmez bir maestronun talimatıyla karın soğuk ve soluk nefesine tempo tutuyor bir ağızdan.

Ve ben fırsat bu fırsat diyerek cedelleşiyorum, dün azmaya başlayan ve formda olduğunu her hâliyle bugün belli eden alt çenemin uzak komşusu dişimle. Ve sevksiz geçen nadir günlerime nispet edip hemen koşuveriyorum diş doktorum Hallederiz Kadir’e…

………………………………………….

 

İstanbul Hatırası / Güray SÜNGÜ

 

Sabaha karşı rüzgâr sebebiyle pencereye çakılı naylon söküldü yerinden. Birden soğudu eski eşyalarla, çer çöple, paçavralarla, iki sedir üstü sünger, üç yer yatağıyla, bir merdaneli çamaşır makinesi, bir piknik tüpüyle ve sekiz baş on beş ayakla dolu tek oda. Altına girdiği battaniyeyi başına çekti iyice, büzüştü vücudu, zorladı kendisini ve devam etti uyumaya. Sabahın ilk ışıklarıyla uyandı tekrar. Eski kot pantolonu ve kazağıyla yattığından üzerini değiştirmesi gerekmiyordu sabahları, battaniyesinin üstüne attığı parkasını giyip yüzünü ovuşturup birkaç saniye, çıktı hemen derme çatma kapıdan. Dışarıdaki çeşmenin başına gitti, suyu açtı, bir kaç kez vurdu yüzüne avucuna aldığı suyu. İçeriye girdi tekrar. Boya sandığını ve plastik taburesini aldı, tabureyi oturak yerinden sıkıştırdı koltuk altına, sandığın ipini boynuna attı ve güne başladı kapıdan tekrar çıkarak.

Patika boyunca yürüyüp irili ufaklı düzensiz binaların, evlerin, gecekonduların sıralandığı sokağa indi. Kargalar dolaşıyordu ortalıkta, bir iki uyuz köpek yürüyordu avare avare. Yol kenarında poşetler içinde çöpler vardı, kimisinin ağzı açık, kedi köpek tarafından eşelenmiş. Sokak boyunca yürüdü, yolun bitiminden aşağıya saptı, sağı solu, açık, arsa, tarla, ne denirse artık, daha büyük olan yola girdi. Isınmak için sıklaştırdı adımlarını, hızlı hızlı yürüdü yirmi dakika boyunca. Tren istasyonu görününce, alçak duvarı tırmanıp atladı öte tarafa. İki tren yolunun arasında kalan toprakta yürüdü istasyona doğru.

………………………………………..

İstanbul, İstanbul / Murat SOYAK

 

İstanbul, sis ve yağmur… Her sabah yağmur ile uyanıyor. Esmer günler. İnceden yağan yağmur altında Altunizâde sokakları daha bir güzelleşiyor. Yürüdükçe dağılıyor sis. Her adım ile aydınlanıyor yol.

Altunizâde Yurdu ile Göztepe’deki okul arasında mekik dokuyor. İlk günlerin zorlukları yaşanıyor. Büyük şehir, yeni çevre, yeni insanlar… Okul masraflarını nasıl karşılayacak, kazandığı burs yetecek mi? Elde yok, avuçta yok. “Bu gidişat iyi değil; koca şehir İstanbul’da masrafları karşılamak çok zor. Memlekete dönebilirim,” diye söylendi. İçinde bir korku, bir kaygı…

Altunizâde sessiz, sakin bugün. Yurt binasından çıkıp bir başına, serazat yürümek istedi. Yukarı caddeye varınca hareketlilik daha bir çoğaldı. “Gözünü sevdiğim İstanbul, çekilen zorluklara, sıkıntılara değersin,” dedi. Karacaahmet istikametine doğru yürüyor.

……………………………………….

 

Yolcu / Emrah Bilge MERDİVAN

 

Ben mi?

Hayır, bana olamaz! Yıkılmayacağım! Yıkılmadığımı göreceksiniz. Yıldırmayacak beni bunlar, bir kayın ağacı gibi dik ve kuvvetli duracağım.

Ben mi?

Düşünmeyeceğim, unutacağım. Büyük sellerin sert taşların üzerinden akıp geçtiği gibi geçecek tüm bunlar. Hiç olmazsa “eğilmedi,” diyecekler. “Herkes eğildi büküldü ama o dik durdu işte. Bir ağaç gibi yahut bir kaya gibi ayakta öldü.”

Ben mi?

Neden ben? Neden bu tükenmek ve kemirilmek? Acı ve ölümün doğamızda olduğuna inanmıyorum. Doğal değil ölmek. Kimse bana masal okumasın. Aşikâr bir kasıt var. Gizli bir elin parmak izi her yanda… “Daha fazla içme, hastasın” dedi doktor. “Zaten ondan içiyorum be ahmak herif, kolay mı ölmek!”

Sonbaharın altın rengine boyadığı ağaçların arasında, pembe bir ilkokul istiridyenin karnındaki inci tanesi gibi ışıldıyor. Mavi önlüklü miniklerin birbirlerini kuşaklarından çekelediği, erik ağaçlarının helikopter olup topaç gibi oğlanları, hayal dünyasında gezdirdiği şirin bir okul burası…

………………………………..

 

Beyaz Çikolata* / Metin Önal MENGÜŞOĞLU

 

İkisi. Muhtaç ve Aciz. Biri Erzurum biri Elaziz. Moda’da. Dr. Şakir Paşa Sokağı’ndaki evlerinden birlikte çıktılar. Yüreklerinde emsalsiz heyecanlar. Meydana inebilmek için Misbah Muhayyeş sokağını boydan boya arşınladılar. Meydandaki ünlü kıraathanede Cemal Süreya hâlâ oturuyor muydu acaba? Hangi taşra görmemiş acemi İstanbul gençlerine Erzincan’ın açık saçık fıkralarını anlatıyordu, kim bilir? Uygun adım yürüdüler. Omuzları sık sık birbirini okşuyordu. Kıraathanenin içinde olup bitenlere karşı ilgisizmiş gibi davranmak için bakışlarını o istikametten hızla çektiler.

………………………………………………

Gece Kuşu / Yıldız RAMAZANOĞLU

 

Babamın ölümüyle birlikte şehrimden ayrılıp İstanbul’a geleceğimi ve burada yalnız bir yaşam süreceğimi anlamıştım. Zavallı annemi öyle bir ablukaya aldım, hiç susmadan o kadar çok konuştum ki sonunda kabul etmekten başka çaresi kalmadı. Yılların anne kız deneyimiyle onu kolaylıkla alt edemeyeceğimi bilmiyordum tabii, bunca laf kalabalığının onu yıldırıp yenik düşüremeyeceğini de. Bildiğinden şaşmaz çünkü ama kadere ne demeli, işte burada durmak lazım. Bir karambol. Bunu gerçekleştirmek hiç zor değildi benim için. Bir şey yapmak istiyorsam ben bile kendime engel olamam, bunu beni tanıyan herkes bilir. Yine de anneme rağmen yola çıkmak, buhar gibi evimizi kuşatan dualarına ihtiyaç duymayacak kadar pervasızlık bana göre değildi. Cesaretle ileriye atılmaktan çok sadakatle bağlı olduğum ilkelere ihanet etmek olurdu annemi razı etmeden yaşamımın alacakaranlık yoluna çıkmak.

…………………………………..

 

İstanbul’da Yalnızca Bir Semt Adı / Senem GEZEROĞLU

 

“Ne var ki her şeyi bilmek için,

belki hiçbir şey bilmemek gerektiğinden,

ademoğullarından bazıları, bildikleri

her şeyi unutmaya hayatlarını adadı.”

İhsan Oktay ANAR

 

            (1999, İstanbul’da herhangi bir apartman dairesinin kapı önü)

“Bize zorluk çıkarma beyamca. Bırak da şu evi boşaltalım artık, bak daha bir sürü işimiz var.”

“Memur Bey oğlum gözünü seveyim bi durun, bi dinleyin beni.”

“Ya neyini dinleyelim senin! Her yer leş gibi. Şuna bak, temmuzun sıcağında kokutmuşsun evi. Komşuların her birinden ayrı şikâyet.”

“Yerin dibine girsin onlar. Anlarlar mı halimden anlamazlar. Ama sen bi dinlesen, hak verirsin bana bak. Tamam diğer memurlar beklesin dışarıda, sen az gel hele. Otur anlatayım bi dinle. Hem çay da var.”

“Hay Allah’ım. Biz ne diye geldik sen neler diyorsun amca ya.”

…………………………………..

Mustafa UÇURUM

 

İskelede öyle bir bekleyişi vardı ki martılar en nazlı uçuşlarını yaptı, bulutlar dağılmasın diye daha bir narin süzdü kanatlarını. Vapur kıyıya yanaştıkça dalgalar daha bir şenlendi sanki. Köpürdü, köpürdü de doldu taştı deniz. Üsküdar’a doğru vapur yanaştı, durdu, bir anda kalabalık, denizden kaçarcasına attı kendini kıyıya. Herkes gitti, geldi, o kaldı öylece.

Vapur boşaldı, doldu, deniz duruldu, coştu. Vapurla birlikte yarışmaya başladı martılar. Bıkmadan, usanmadan her vapuru götürüp getirdi martılar.

…………………………………………….

Sabahı Beklerken  / Gülhan Tuba ÇELİK

 

Ne zamandır bir toz bulutunun arkasından görünüyor dünya. Şöyle su gibi kadınlar da, ayna gibi erkekler de kalmadı. Kime baksam lime lime bir hayat dökülüyor üstlerinden. Çöpçü hâlâ görüşümün içindeyken bile temiz değil sokak, sanki ne yaparsa yapsın kiri arınmıyor şehrin. Evler uykulu yaslanmış birbirine, yollar alıngan, duvarlar üstüne çöküyor dibine oturanın. Yıllar var bir tek mutlu insan görmedim. Sandalyeme hep yılgın, umutsuz, yorgun adamlar çöker; sandalyemi dükkânın önüne atarım, kapıdan hep suskun, korkak, kederli kadınlar geçer.

…………………………………………

Tut Ellerimden İstanbul / Ercan ATA

 

“Sen hiç martılarla söyleştin mi?” desem cevabın hayır olur, bilirim. Ben de konuşamadım onlarla canım. Üsküdar’dayım. Sahilde, nezih bir çay bahçesinde, geçen ömrümün bilançosunu çıkarmakla meşgulüm. Ağzımda nikotinin peltek tadı. Ben hiçbir zaman derviş olamadım. Bunu şu an itirafa mecburum. Bundan sonra yaşar mıyım, onu da bilemiyorum. Yaşarsam hayatta kârım ne olacak? Eldeli hesaplara kafam çalışmıyor. Berrak bir gün… Çalınan müzik bu ortama hiç yakışmıyor. Ortada kalmak nedir,  bilir misiniz? Piç doğmak nasıl yaralar insanı? Kılıç yarası gibi ya da aşk yarası gibi de değil. Neden bu kadar farklıyım ben?

…………………………………………

 

Kadıköy Vapuru /  Ercan KÖKSAL

 

“Şimdi otobüs gelir, biner gideriz.

                                                                       Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, başka türlüsü güç”

 

Simitçiler, kestaneciler, telaşla bir yerlere yetişmeye çalışan insanlar… Herkesin yüzünde ayrı bir ifade… Kimi bir an önce evine ulaşabilmenin, kimi daha önce vermiş olduğu randevuya zamanında yetişebilmenin, kimi ise bu akşamki rızıklarını çıkarabilmenin telaşında…

Meydan boyunca aralarında ilerlediği insanların koşturmacası ve telaşı onu hiç ilgilendirmiyordu. Birkaç dakika önce kendisine söylenen kelimelerin esiri olmuş, sessizce ve ağır adımlarla insanların arasında ilerliyor, zihninin bir köşesine yerleşip onu esaret altına alan düşünceleri atmak istiyordu.

………………………………………..

 

 

 

 

Bu gönderiyi paylaşın:

Yazar: ramazan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir