Sol Göğsümün Üstünde Mahpus Bir Şiir: Mia / Ramazan Seydaoğlu

Derler ki: “Şiirin manası şairin karnındadır.” Her şiirin bir mahremiyeti, şairde gizli kalması gereken yönleri vardır. Biri senden şiirin öyküsünü istediğinde şair kamplumbağa gibi içine çekilir ve kalın bir kabuğun altından sadece sönük bir bakışla etrafını süzer ve o kadarcık bir bağlantı izni verir.

Benim Mia şiirimin o kadar gizlenecek ve saklanacak ve mahremiyet arzedecek hikayesi yok. Mısralarımda herşey kendini ele veriyor zaten. İstanbul’da belki de semtini söylersem şiiri müthiş bir tablo ile sunabilirim. Karaköy’de, Galata Köprüsü’nün ayakları dibinde şiir geldi, Haydarpaşa Vapuru ile dönerken bir market fişi üzerine yazılmış ve gömlek cebimdeki yerini almıştı.

Şiire konu olan ve tablonun olmazsa olması olan Mia ile karşılaşmamız bir yaz gününün sabahında Gebze’den Beyoğlu’na kadar uzanan bir turumuzun başında oldu. Önümüzde yürümüş, bizimle birlikte Tünel’e binmiş ve oradan İstiklal Caddesi’nde bir müddet yürüdükten sonra kaybolmuştu. Akşam dönüşümüzde şiir gibi savurduğu etekleriyle yine karşımıza çıkmış ve sallana sallana gelip manzaramızın tam ortasına konmuştu.

Mia şiiri cebimde aylarca dolaştı. Kısacık bir şeydi. Ve yazıldığı kağıt da bir market fişi idi zaten. Fişin meblağı yüksek olmadığından KDV iadesinde kullanılmamış, arkasındaki mısraların hatırına cebimde benimle birlikte dolaşıyordu. İlk yazıldığı gün gün yüzünü görmüştü. Evde gömleğimi değiştirdikçe sadece odanın ışığını görüyordu o kadar. Göğsümün üstünde sıcacık bir yere hapsolmuştu adeta.

Bir şair dostumla birlikte Ordu Şiir Günleri programından dönüyorduk. Yol üstünde birkaç ziyaret için uğradığımız Sinop’ta rıhtımda oturmuştuk. Arkadaşım ezberi kuvvetli, hafızası güçlü, şiir dağarcığı çok zengin biri. Bana şiirlerden pasajlar okuyarak şairlerini soruyordu. Sorarken de seçenek veriyordu A,B,C,D.. diye.. Ben de atıyordum. Hiçbirini tutturamamıştım. Bana “Sen oku” dediği zaman, aklında “İstikal Marşı”ndan başka ezbere bir tek şiir olmayan biri olarak mahcup oluyordum ki aklıma “Mia” geldi. Elimi cebime götürdüm. Kimlik belgem ve bir iki lüzumlu kağıttan başka bir market fişinin arkasında uslu uslu uyuyordu orada. Korkutmadan, ürkütmeden Mia’yı cebimden çıkardım. Aylardır hapis olduğu yerden ilk olarak çıkacak ve özgürlüğüne kavuşacaktı. Karadeniz’in serin bir akşamında Sinop Rıhtımı’nda günle ilk tanıştı. Sessiz sesiz, ürkütmeden, korkutmadan okudum:

 

“Mia

 

mia
ayaklarını salmış suya
meltemler okşar çıplak bacaklarını
yakamozlar seyre çıkmış
sultanahmet, yeni cami, ayasofya


mia bir finli güzel
yalınayak gezer şehri
güneş öper omuz başlarını
yapraklar kıskanır sarı saçlarını
vapur sireninden ürken martılar
dolanırken etrafında
onlara ana dilinden şarkını söylerken
yavaş yavaş uzaklaşıyorum rıhtımdan
şehrin gün batımında mia
uykulu gözlerimde rüya”

 

Şiir bitmişti. Bu kadarcıktı. Arkadaşım hoşlandığını belli etmeyen bir yüz ifadesiyle sordu:

– Şiir kimin?”
– Sen bul, dedim.
– Şıkları söyle.
– Şık-mık yok, bulacaksın, dedim..

Başladı, romantizm ve kadın objelerini çok kullanan “İkinci Yeni Edebiyatı”ndan şairlerin isimlerini saymaya:  “Cemal Süreya, İlhan Berk, Edip Cansever, Ece Ayhan, Turgut Uyar, Ülkü Tamer….” Ben her birine “Hayır! Hayır!” anlamında çenemi kaldırıyorum. Bulamamanın mahculuğuyla “Kim?” diye soruyor. “Ramazan Seydaoğlu” deyince bir “Hıııı!” sesiyle kağıdı elimden alıyor, o da okuyor. Şurası olmamış, burası olmamış şeklinde eleştiriler getirince kızıyorum. “El insaf! O saydıklarından biri olsaydı şairi olmuştu yani değil mi? deyince gülüşüyoruz. Mia tekrar katlanıp cebime geri giderken, sonraları şiirdeki etkinliğine güvendiğim bir dostuma da gösteriyorum. “Seydaoğlu, bitmemiş gibi bu şiir” deyince beni tekrar bir şiir komasına sokuyor. Kitabıma adını da veren Mia’nın son şeklini de taktirlerinize sunarken, ilk hali bana her zaman daha yakın ve sevimli olmuştur. Ne de olsa aylarca göğsümün üstünde dolaştı değil mi?

 

“Mia

mia
ayaklarını salmış suya
meltemler okşar çıplak bacaklarını
yakamozlar seyre çıkmış
sultanahmet, yeni cami, ayasofya

mia bir finli güzel
yalınayak gezer şehri
güneş öper omuz başlarını
yapraklar kıskanır sarı saçlarını
zaman kızarmış burnuna
henüz düşürmemiş rengini
gül kokuları akar teninden
bir ikindi sonrası güneşi
alıp çekse de sokaklardan hayatı
yeniden saçılıyor gülümsemeleriyle
bir rüzgar kadar tatlı
kadifemsi yumuşak sesiyle
nağmeler dökülüyor ardından
ah nolurdu bu yaşlanmış yüreğim
bir tek dilini bilseydi
yaklaşan akşama söylerken şarkısını
martılar gibi ona eşlik edebilseydi
işte
günün son randevusu de minarelerde
telaşlı esiyor rüzgar bulvarlarda
karanlığa bürünürken şehir
zaman güzelliğinde kayboluyor mia
ısrarla devinirken yelkovanla akrep
yapraklar devrilse de takvimlerden
senden arta kalanları kıskanır
şairin kaleminden finli güzel
hep adın akıverir

benden çok şey istiyor zaman
kaldıramam bunca sözcüğü
kuyusunda unutulan yusuf’um
sabırla sınanan eyyüb’üm
acının tek hamalı şairim mia

ver bana ellerini mia
yorgunluğumu
yıkılmışlığımı bitir
yalnızlığımı birleştir yalnızlığınla
beni gözlerinde uyut
mavi rüyalar göreyim
yolun sonuna geldik bak
suyla başladı hayat suyla bitiyor

vapur sireninden ürken martılar
dolanırken etrafında
onlara ana dilinden şarkını söylerken
yavaş yavaş uzaklaşıyorum rıhtımdan
şehrin gün batımında mia
uykulu gözlerimde rüya”

 

10/05/2019 Gebze

Bu gönderiyi paylaşın:

Yazar: ramazan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir