Boya / H. Havva Ergün

Ellerimiz iter bizi bazen; eşimizi iterken, çocuğumuzu, babamızı… Ellerimiz çeker bizi kendimize. Bazen.

Dışarıda her ne oluyorsa içinde o oluyor diyen sesi dinliyorum. İçimde muhacirler dışlanıyor. Bir çocuk kendini asıyor. Kapı kapanıyor. Biri gözyaşlarını içine akıtıyor. Dilenciler sokakta dolaşıyor. Çocuklar yakan top oynuyor. Bir savaş başlıyor ya da bitiyor. Oğlum, gözleme satan bir kadın için dua ediyor: “İnşallah fakirlikten kurtulur.”

Oğlum bana iyi insan olmayı öğretiyor, kızımsa ergenliği. Ben gözleme yapmayı öğreniyorum. İyilik fakirlikle eşleşiyor, zenginlik kötülükle. Dizilerde bütün zenginler kötülük yapıyor. Bill Gates çocuk felci aşısı için çalışıyor. Uzak diyarlardaki Müslümanlara bu aşının iyi olduğunu anlatıyor. Müslümanlar bunda bir bit yeniği arıyor. Zenginlik kötülükle eşleşiyor, iyilik fakirlikle. Bir çocuk “Fakir olmak istemiyorum.” diye ağlıyor. Gözlerim doluyor, burnum akıyor. Ellerim beni kendine çekiyor usulca. “Düşündüklerin…” diyor, “gerçekten sen misin?”

Yanılsama beni koynunda uyutuyor. Düşünen ben miyim, içimdeki televizyon mu? Haberler beni düşünüyor, reklamlar, uzay istasyonları. İnternet beni düşünüyor, internet bir savaş meydanı. Ben kimi düşünüyorum, onları mı?

Düşüncelerim atılan nutuklara dönüşüyor, reklamlarla düşünüyor zihnim, haberlerle… Çocuklarım bana unuttuğumu öğretiyor, “Anne, nedir düşünce?”

Unuttuğumu hatırlıyorum, dalıp dalıp gitmeyi. Kendimi sahil kenarında bulmayı… “Ah, yanıldım!” demeyi. Hatırlıyorum unuttuğumu, “göründüğü gibi değil” demeyi, yorumlamayı, yalnızlığa çekilmeyi, okumayı. Okumayı ki, sadece satırları değil, yeryüzünü, gökyüzünü, işittiklerimi, gördüklerimi, seni, beni…

Ne yana dönsem Allah’ın bir veçhesi. İçimde ne oluyorsa dışımda da o mu oluyor? O halde ne yapmalı bu içi? Çekmecelerini boşaltmalı, atmalı fazla gelen şeyleri. İyi şeyler de var, onları paylaşmalı. Dolapları silmeli, tozu alınmalı. İçimin dağınıklığına bir son vermeli. İçim ev, içim dünya. Ya yakmalı dünyayı baştan sonra, ya da yağmur onun tozunu almalı. İnsan kendini bir düzene koymalı, dünyayı sonra.

Dışımla içimin arasında bir kapı… Kapı kapalı. Bir dilenci kapıyı çalıyor. Bir çocuk bayramlaşmaya geliyor. Komşunun bir derdi var, ağlıyor. İçimden dışıma açılan bir kapı, dışımdan içime açılıyor. Komşuyu teselli ederken iyileşiyorum. Dilenciye ekmek verirken doyuyorum ve bir çocuğa şeker verirken seviniyorum.

Boyayan kim, boyanan kim? Gökyüzünü maviye boyayanla, zihnimin göğünü boyayan aynı mı? Çok bulutlu zihnimin göğünden bir uçak geçiyor, bölüyor göğü bir uçtan bir uca. Güvercinler kanatlanıyor birden. Serçeler ağaçlara saklanıyor. Kedilerden hiç ses yok. Zihnimi diyorum, maviye boyayayım. Bir ayet okuyorum, bir duaya koyuluyorum.

Bir iş gibi maneviyata dalıyorum. Zihnim değişmiyor. Dünya değişmiyor. Bir iş gibi güne başlıyorum. İş bitmiyor. Namaz kılınca bir iş bitiriyorum. Zihnim değişmiyor. Bir sigara yakıyorum. Aklıma düşüyor nice sonra: Kıyısından köşesinden kulluk etmek, diyorum, bir işe dönüştürmek olsa gerek maneviyatı. Zihnim değişiyor; aydınlık, umut sonra, huşu ve şükran.

İçimin kapısı açılıyor, havalanıyor içim. Dışarda yağmur başlıyor, toprak kokusu. Salyangozlar duvara tırmanıyor. Ellerim beni kendime çekiyor ve soruyor: “Kimin boyasıyla boyandın?”

Dışıma karşı edilgenken, içime karşı etken olamıyorum. Dışıma karşı etkenken, içime karşı da etken oluyorum. Herkes kapısının önünü süpürmeli. O halde içimi süpürmeliyim. Kimin boyasıyla boyandım, bunu bilmeliyim. Sonra, bir başkası… Sonra bir başkası…

 

 

Bu gönderiyi paylaşın:

Yazar: ramazan

1 thought on “Boya / H. Havva Ergün

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir