Aşk Bezirgânları / Ayşe Rahşan Gürel

Bir Ülküye Çağıran Dev Adamlar…

“Tarih, sıradan ve sorumluluk sahibi insanların yazdığı bir kitaptır” denilmiştir. Doğrudur; ümmetler, milletler, devletler, kendi nefislerini değil, milletini kurtarmaya sevdalı birkaç iyi adamın hürmetine ayakta kalır. Onların bizden farkı, her şart altında sorumluluklarına sahip çıkmayı bilmeleridir. İnsan ancak bağ kurarak yaşayabilir. Bu zihne konan ilahi bir programdır âdeta. Her ruh, kendi hikâyesini anlatmak ister. Hikâyeleri başkalarına değsin, coşku olsun, umut olsun, onlarda çoğalsın ister.

İnsanı aziz bilmek bu dünyanın cennetidir. Ne güzeldir ki her geceyi Kadir, her gördüğünü Hızır bilmek kayıtlıdır köklü tavsiyelerimizde. Bu bir insanlık algısı, bir medeniyet tasavvurudur. Yaşlı görsem; kim bilir benden ne çok güzel iş işlemiştir diye düşünürüm. Genç görsem; önünde nice uzun yıllar var güzel işler yapmaya derim…

İnsanı aziz bilmek, Hak katındaki en büyük ibadettir. En Aziz insan hürmetine yaratılmıştır bütün kâinat. Yeniden kendi cümleleriyle, tecrübeleriyle konuşan bir millet olmamız mukarrerse bunda ruhumuzun önünde yürüyen Azîzân’ın ayak izlerini takip etmemizin payı büyük olacaktır.

Kimdir Azîzân? Peygamberine aşk ile bağlı, O’nun izinden, yolundan, şiarından bir nefes ayrılmayan er kişilerin genel adıdır ‘Azîzân.’ Onlar, bugünün üniversitelerinde hocalık yapıyor olsalardı, hayat algımız elbette ki çok farklı olurdu. Çünkü onlar, merkezine Hâlık Bâri Musavvir olan Yaratıcı’nın yerleştiği bir âlem nizamını kâim etmek için gelmişlerdir.

Bugün insanlık, büyük çoğunluğuyla ben-merkezli bir dünya algısına tâbi. Allah’ın mülkünde O’nun izniyle gezindiğini unutan, nefsini ilah edinmiş anlamını kaybetmiş varlığın adı ‘insan’… “Kullarımdan şükreden azdır” (34/13) hitab-ı ilahisi içimizi titretmesi gereken bir beyan. Lâkin Kitap, Peygamber, Din denildiğinde ortalık birbirine karışıyor. Niye? Çünkü o zaman nefsinin emrettiklerine göre yaşayamayacaksın. Hayatında bir takım ilahi müeyyideler olacak. Mahallî âdetlerini ibadetmişçesine huşuyla yerine getiremeyeceksin. O zaman bir içses bize diyecek ki: Sen sınırlı bir varlıksın ey insan! O halde haddini, hududunu bil!.. Bu sınırlardır ki seni yeniden gerçek insan olma şerefine yükseltecek. Yitik anlamını bulduracak. Ne için yaratıldığının şuuruna vardıracak…

O muazzam kâinat planı içerisinde hepimizin bir yeri ve görevi var. Bize düşen ‘Nizâm-ı Âlem’ denilen bu muhteşem çarkın hangi dişlisi olduğumuzu bulmak… İnsan, evrendeki yerini ancak kendini daha iyi tanıdıkça bulabilir. Evrende kendimize ait yeri doldurmamız önemlidir. Bize ait olmayan bir yere yerleştiğimizde bu ilahi dengeyi bozarız. Çünkü oranın asıl sahibi başkasıdır. Yanlış bir dişliye yerleştiğimizde, kendi hayatımızı yaşayamayız, iğreti şekilde bir başkasının hayatına ilişmiş oluruz.

Bugünkü dünya algısına bakalım; gece gündüz bizi olduğumuzun dışında bir insan yapmak için çırpınan, insana aslını unutturmak için velvele çıkaran sürekli kaostan beslenen bir dünya düzeni…

İnsanın kendi olarak kalma savaşı yeryüzü tarihinin en büyük mücadelesidir. Ve bu savaşı ancak kendi kalmayı başarmış gerçek insan modellerine uyarak gerçekleştirebilir.

İşte Azîzân dediğimiz, bu gerçek insan güzelleridir. Onlardan birinin bir sözü üzerinden dünya algımızı yeniden gözden geçirelim istiyorum. Sözün sahibi Ubeydullah Ahrâr Hazret… İsmi bile bir başka güzel; Allâh’ına kul olarak hürleşmiş zat… İstanbul’un fethinde herkes Akşemseddin sultanın rolünü bilir. Fakat fethin gerçek mimarı Ubeydullah Ahrârî hazrettir; bu pek bilinmez. Hakikatin hurafe, hurafenin hakikat yerine geçtiği yeni dünya algımıza göre artık bu tür şeylere çok da şaşırmamayı öğrendik.

Şöyle diyor Hazret:

“Ya senin kendinde yok olacağın ya da sende yok olacak kimse ile sohbet et.

Veya hem senin hem de onun birlikte Allâh’ta yok olacağınız biriyle sohbet et. Ne sen kalasın ne sohbet ettiğin… Sadece Allâh kala!..”

Şimdi, uzay çağındayız, Mars’ta maden Jüpiter’de su arıyoruz… Meşgalemiz çok. Lâkin yukarıda zikredilen oturduğumuz yerde gerçekleşen bugünün insanının idrâk sınırlarını aşan hâller, uzaysal faaliyetlerimizden çok daha ele geçmez değil mi?

Sohbet nedir? Kiminle sohbet edilir? ‘Sahabe’ ne demekti? Sohbet neden bu kadar önemli? Telekominik muhteşem uzay çağımızda bu sorular ne kadar da anlamsız kalıyor…

Senin kendinde yok olacağın kişiyle sohbet et… Yani kendin dışında sana hiçbir şey vaat etmeyen manevi bir dinamiğe sırf seni kendi hakikatine eriştireceği kastıyla tabi olacağın insanla… Gönlünde Allah Peygamber Ehlullah sevgisini coşturacak insan… Yanında dünyayı unutacağın insan… Yanında sonsuza kadar seni idare edecek yol azığı biriktireceğin insan… Bir araya geldiğinde gururunun kibrinin kırılıp vakarlanacağın insan… Eskiler ‘kibrît-i ahmer’ dermiş. Binde bir bulunan öyle bir iksir ki çaktığında kalbindeki bütün dünya ilgilerini tutuşturup yakan efsane bir kibrit…

Şimdi bir dakika… Ben modern dünya çarkında yanlış dişliye sıkışmış insan; tükettiğim kadar var değil miyim? Sen bana dünyaya tamah etmemekten bahsediyorsun. Bir duruşun olacak diyorsun. “Dışarı gel de sanatı seyret!” diyen hizmetçisine ‘’İçeri gel de Sanatkârı temaşa et!” diye seslenen Rabia sultan gibi beni iç hazinelerimi keşfe davet ediyorsun… Yok; ben bu sohbet âdâbını kaldıramam, whatsapp bana yeter… İronik ama böyle!…

Ya da sende yok olacak kimse ile sohbet et… Bu demektir ki… Yukarıdaki korkutucu hâllere çağıran kişi ben oluyorum. Veya hem senin hem de onun birlikte Allâh da yok olacağınız biriyle sohbet et. Ne sen kalasın, ne sohbet ettiğin… Sadece Allâh kala!..”

Birlikte Allâh’ta yok olacağın kimse ile sohbet… İşte bu, kutuplar birbiriyle yer değiştirse gerçek olması bundan daha kolay görünen hâller…

“Azîzân diyor ki”… diye başlayan sağlam cümleler üzerinde yürümeye çalışan her kişinin,

“Bu yol uzundur/Menzili çoktur/Geçidi yoktur/Derin sular var” kadim tembihlerini hatırda gönülde tutması gerekir. Yürüyemese de yolda olma nimetine şükr ile nefes tüketmeyi göze alması gerekir.

Cahil cesaretiyle demekteyim ki: Ey Benim Canım Allâhım! Ben senin yanlış dişliye sıkışmış 20. Asır çocuğu olan aciz kulun, üzülerek beyan ederim ki; Senin bu aziz kulların pek güzel hâller yaşamışlar ve bu hâlleri aktarmışlar. Lâkin bunlar şimdi bana hayâl gibi, masal gibi, ninni gibi gelmekte. Senden muallimi Ehlullah olan, senin has dostun sağlam adamlar olan Külliyeler niyaz etmekteyim. Şimdilerde bütün dünya, Senin dostun olana düşman kesilmiş durumda. Hep olmuş, yine olacak. Yüce Katından İslamlık sancağını, İnsanlık sancağını taşıyacak er kişiler diliyoruz. Ve biliyoruz ki cihanda şer tükense Oğuzda er tükenmez!..

 

 

Bu gönderiyi paylaşın:

Yazar: ramazan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir