Yarası Yâr Olanın Yâr Sarar Yâresini / Ayşe Rahşan Gürel

Hepimizin, hayat şartlarının ve bünyemizin kendini çevreye karşı koruma güdüsünün yapılandırdığı bir iletişim dili vardır.

Bilince çıkmamış en yitik en yenik yanımızdan beslenen bir dil…

Onu bir ‘tampon’a benzetebiliriz; derin yaralarımıza koyduğumuz…

Her zaman birileri; tamponu gördüğünde, muhatabına iyilik yaptığını düşünerek çekip almak ister vücudundan.
Bu bez parçasının ne işi vardır ki orda?!..

Bağırır muhatap: -Canımı yaktın; diye…
Bir yarayı saklıyordur çünkü o tampon.
– Sana yardım etmekti niyetim; diye dil dökeriz lakin yara kanamaya başlamıştır bir kere.
Sonra anlarız ki o tampon yani iletişim tarzı, yaraya uygun geliştirilmiş bir bez parçasıdır. Ve benim göremediğim derin yaraları saklamaktadır.

 

HER İNSAN BAŞKA LEHÇE KONUŞUR

Bunun içindir ki bir insanı hayatımıza kabul ettiğimizde onun iletişim dilini de kabul etmiş oluruz.

O iletişim tarzı onun varoluşunun ifadesidir.
Tamponu gereksiz görmem, muhatabımın varlığını reddetmem demek olur bu yüzden…

‘Benim gibi’ olmasını beklemem, kendi hayatımı onun hayatına dayatmam demek olur.

 

HER YARA SAHİBİNE ÖZELDİR

Halbuki…
Her yara, sahibine özeldir ve yaralarıyla güçlenir insan. Ve insan en çok da yaraları sebebiyle sevilesidir.

Kalbe atılan bir “seni anlıyorum” çentiği kadar yaraları saran bir şifa tarzı yoktur.

Nasıl diyor Koca Yunus:

“Ben gelmedim dava için
Benim işim sevi için
Gönüller Dost evi için
Gönüller yapmaya geldim.”

Bizim diyarlarda muhatap eğri bir iş etse bile dua niyetine “Evin yapıla” denir.
Evin yapıla; yani Allah gönlünü mamur ede; derbederlikten kurtara…

YAVRUM YÂREN NERENDE

Eskiler, tamponun ardındaki yarayı görürdü. Bunun içindir ki “Yavrum yâren nerende/ Merhem olmaya geldim” diyerek yakılırdı türkülerin ucu…

Şimdilerde yollar beller tampon atıklarıyla dolu. Kanayan yaralardan sökülmüş…

Mazhar Abi gibi diyorum gene de:
“Benim hala umudum var!”

Birbirimizi yargılamak için değil, sorgulamak için değil; sadece ve sadece anlamak için dinlediğimizde ne mi olur?..

Kızıl Deniz yarılıp geçmesi gibi Musa’nın (as) bir hal olur herhalde…
Velhasıl olmazlar olur…
Her suya hasret çorak gönül yemişli bağa döner. Çiçek açar meyveye durur.

Ben sana ayna olurum o zaman; sen bana ayna kesilirsin. Birbirimize baka baka kararmışız bakarsın; olgunlaşmışız.

Demem o ki…
İnsan ancak bir diğerini anladığında ‘insan’ olur!..

 

RABBENA ETMİM LENÂ NÛRENÂ

Kâinat, tanınmak, anlaşılmak murad eden Rabbi zülcelâlimizin eseridir.

“Ya Rabbi nurumu arttır” diye dua ederiz. O yarım nur uzaktan tanıdığımız Allah’ımızı ve Habibini şeksiz şüphesiz anladığımızda yani sevdiğimizde tamamlanır.

Anlamak, hamd etmeyi gerektirir ve en güzel hamd eden “Muhammed” olur. En güzel hamd edene baka baka kararan da “Muhammedî”…

Rabbi en çok da yaralarından gülümser kuluna. Hayata yaralarının penceresinden bakabilenler sarar en güzel yaraları.

Bunun içindir ki Niyazi Mısrî Sultanın dediği gibi:

“Dünya vü ukbayı ta’mir eylemekden geçmişiz
Yıkılıp her yanadan vîran olan anlar bizi”

diyebilenler, her asırda gücün ahlâkı yerine ahlâkın gücünü kâim kılmışlardır.

YARAM YÂRİMDİR YÂRİM YARAMDIR

Zira onların yaraları Yârı, Yârı yaralardır.
Onlar, “Hoş olayım olmayayım O Yâr benim kime ne” diye diye yaşarlar…
Olanı olmayanı Yâr’dan bilirler.
Bunun için kınamaz, yadırgamaz, yargılamazlar.
Yâr’ları da onlara feraset kapılarını ardına kadar açar.
Doya doya anlar, basiretle severler…
Onları en çok da yaralarından tanırız.

“Yarası Yâr olanın Yâr sarar yâresini” ne demek; Onları görünce anlarız…

Bu gönderiyi paylaşın:

Yazar: ramazan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir