Bayrak Yarışı / Zeynep Yılmaz

Onu ilk gördüğümde ikinci dönem başlayalı birkaç hafta olmuştu. Şubatın soğuğu yanaklarını pembe pembe yapmıştı. Titremesi soğuktan mıydı yoksa sevgisizlikten mi tam anlayamamıştım.  Gözlerinde ürkeklikle karışmış öfke vardı. Sığınacak bir liman aradığını göz göze geldiğimizde hissettim. Hırçın dalgaların yorgunluğu omuzlarına baskı yapıyordu. Adını sorduğumda sesi ağzının içinde kaybolup gitti.

“İnsanlar birbirlerini en çok yaralarından tanırmış.” Böyle okumuştum çok sevdiğim bir kitapta. Ben  de onu yarasından mı tanımıştım? Aramızdaki bu çekim ondan mı kaynaklanmıştı? Biraz daha yakından tanımak için teneffüste bahçeye çıkardım onu. Merdivenlerden inip bahçeye çıkarken söze nasıl başlayacağımı düşünüyordum. Onu incitmeden konuşabilmek için dua ediyordum. Nasılsın, diye sordum alışabildin mi arkadaşlarına? Gözlerime, çok uzaklarda kaybolmuş da sesimi duyamıyormuş gibi anlamaya çalışarak baktı. Ne fark eder ki, dedi. Nerde olduğumun ne önemi var? Parçalanmış ruhum nereye gitsem benimle olduktan sonra mekân silinip gidiyor. Sesler sadece birer uğultudan ibaret. Rüzgâr nereye savurursa işte, dedi. Teselli etmek için söylediğim sözler acısının yanında çok hafif kalıyordu. Yarasını deşmeden onu sarmak istiyordum. Aslında biliyordum bunun ne kadar zor olduğunu sadece ona yalnız olmadığını, çoğu insanın yaralı olduğunu anlatmak istiyordum…

Bu hayattan yara almadan geçebilen var mıydı sahi? Kimi çocukluğunda kimi gençliğinde kimi son demlerinde…

Hayat bir bayrak yarışı gibi… Herkes kendi gibi olan insanların çekim alanına giriyor ve onlarla birlikte bir yarışa başlıyor. İyi olma ve iyi etme yarışı…

Herkese iyi gelecek ama özellikle ona merhem olacak hikâyeler anlatarak derse başlamaya çalışıyordum… Bir gün yine sınıfa girdiğimde göz göze geldik. Bakışları yine derin kuyulardan çırpınarak geliyordu… Selam verip sessizce yerime oturdum. Bir an geçmişe götürdü o bakışlar beni, yıllar önce beni anne şefkatiyle kucaklayan, yaralarımı saran kıymetli hocamın odasına gitmiştim. Çare arayan, hayatı anlamak için çırpınan ben, bana gerçek hayatın aydınlık kapısını aralayan kıymetli hocam… Zaten ne zaman yaralı bir kuş görsem yıllar öncesine gidip o küçük kıza sarılıp göz kırpıyorum. Kendimi avutuyor, kendime her şeyin güzel olacağını söylüyorum. Oldu da, yaranı saran hemşire iyi olunca yaran da öyle güzel iyileşiyor ki… İz kalıyor tabi, kalmalı da.  O ize baktıkça ne kadar zor yollardan geldiğini unutmamak ve hayata sımsıkı sarılabilmek adına bu gerekli. Unutursan, düşersin. Unutmak değil yaranı her hatırladığında yaranı saran gibi olma duası uzanmalı göklere. Ben hocamın odasına çare aramak için girmiştim öyle güzel tutmuştu ki elimi öyle güzel öyle karşılıksız sevmişti ki beni odadan çıkarken bambaşka bir amacım vardı artık: Çareye vesile olanların safında olmak…

Bazı insanlar vardır ki yarasından tutar öper de iyi eder insanı. Onlar sanki bu dünyaya ellerinde kandil ile gönderilmiş gibi. Kendi karanlığında boğulmak üzere olanları bulmak ve iyi etmek için. Kendi aydınlığından vererek senin içinde bir köşeye sıkışmış aydınlık tarafını gün yüzüne çıkarmak için… O seni yarandan tanır sense onu pamuk ellerinden tanırsın. Pamuk ellerinden ve sözlerinin yüreğini saran sıcaklığından…

Allah’ın ‘halifem’ dediği insan kim? Çaresizliği altında ezilen mi? Yoksa çareyi kendi içinde bulmana yardımcı olan mı? Öylesine yarayla meşgulüz ki bize bunun niye verildiğini düşünmüyoruz bile! Bu hayata niye geldiğimizi, mutsuzluğumuzun sebeplerini, halife olabilmenin şartlarını… Sahi biz de halife olmanın sırrına erebilecek miyiz? Gerçekten razı olduğu, kulum dediği insanlardan olabilecek miyiz? Bilemiyorum? Ama bildiğim bir şey varsa o da bir bayrak yarışında olduğumuz. Küçücük adımlar belki bizim yaptıklarımız ama olsun bize düşen karınca gibi safımızı belli etmek değil mi zaten. Safımızı belli etmek ve gerekirse o yolda canımızı teslim etmek…

 

Bu gönderiyi paylaşın:

Yazar: ramazan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir