DergiZan

Yazı ve Sanat Ülkesi

Kurbağa Öpücüğü / Ceylan Mumoğlu


2018 yılında Bakü’de basılmış ‘Kurbağa öpücüğü’ öykü kitabından

Ne hoştu köyünde yaşadığı günler. Kıymetini şimdi anlıyordu. Sabah erkenden çer-çöp, sıcak-soğuk, yağmur-çamur demeden, yorulmadan koşardı. En sevdiği eğlence; tepelerdeki taşları kaldırmak, altından çıkıveren kertenkeleleri takip etmek, köyün aşağısındaki gölde kurbağaları top gibi atıp tutmaktı. Hava kararıncaya kadar oynardı. Hey gidi kaygısız, sevimli günler… Büyüyünce büyük şehirde yaşamak sevdası köyün diğer gençleri gibi onu da sardı. Bu sevdayla köyden çıkmanın en iyi yolunun yüksekokula gitmek olduğunu gördü. Çok çalışarak, ter tökerek sınavlarda yüksek puan aldı. Ama nereden bilebilirdi ki, can attığı büyükşehirde kabusa dönüşecek bir hastalığa yakalanacağını.

O illet gelip boğazından yakalamıştı sanki. Her gün yıkanıyor, yıkanıyor:

– Ya Rabbim, insan ne kadar yıkanır? diye de söylenirdi. “Kimi kandırıyorum? Beynimin içinde bir şeyler oluyor. Ne olması gerektiğini biliyor muyum? Nereden bileceğim? Son umutlarım da bataklığa düşünce diğer dünyada olacağım. Yıkanmaktan da kurtulacağım. Benden sonra fıskiye altında heykelimi yapsalar, avunmam olur. Yıllar önce beraberimde getirdiğim hayallerin çürümüş hatırası midemi bulandırıyor. Onlarla ne yapsam, bir zamanlar şehrin en sevdiğim güzel yerlerinde ki müzelere mi koysam, ya da her hangi bir sevgi köprüsünde levha olarak mı assam? “Bu bir gencin hayatta geçiremediği hayalleriydi, burada dursunlar, belki başkaları bulur, yararlanır.” diye… “Neden böyle oldum? Nereden beni buldu bu hastalık? İnsan bir günde kaç sefer yıkanır? Kaç sefer elbise değiştirir?”

Yorgunluktan çökmüştü, oturuyordu. Karşısına ayna koysalar haline bakıp hıçkırarak ağlayacak kadar kötü görünüyordu. Düşüncelerden de bu kadar yorulmak oluyormuş demek ki. İstemeden akla geliyorlar, keyiflerini sürüyorlar, ne kadar kovsan da gitmiyorlar, sadist gibi yaptıklarından zevk alıyorlar. Dert buydu ki, ondan kaçış yoktu, yüzlerce çıkış yolları denedi, bana mısın demediler. Her seferinde başka şekilde yeniden geldiler, sanki onunla dalga geçiyorlardı. Devamlı söylenip duruyordu…

İnsan kendini ne kadar didikler, parçalar, halden hale sokup “deney tavşanı” gibi test eder? En büyük derdi bu söylediklerinin farkında olan bir hasta olmasıydı. O kadar psikolog, psikiyatrist gezmişti ki, sonda kendisi de bir “Psikolog” olmuştu.

Kaçınılmaz ihtiyaçlarını karşılamak için banyonun kapısına yaklaştı. Kapının tutacak yerine “bir, iki, üç” dokunarak içeri girdi. Çıkarken yine lanet olası, bıktırıcı düşünce yakalamıştı onu:

– Orada, sanki üzerime bir şey sıçradı, akşama mutlaka yıkanacağım. Tuvaletin boruları apartmanın boru hattında birleşirler, başkalarının pisliklerinin oraya akma ihtimali büyük. Akşama kesin yıkanacağım! Hayır, hayır, akşama kadar duramam, şimdi yıkanacağım!

Banyoya geri döndü, delirmiş gibi başını şampuanla yıkadı, vücudunu da sabunlayıp, sertçe keseledi. Derisi kıpkırmızı oluncaya dek yıkandı. Keselediği kısımlar sızlıyordu. Banyo havlusuna bürünüp çıktığında, kendi kendine “Ya Rabbim, insan ne kadar yıkanır?”, diye söylenirdi her seferinde. Hali kötüydü, gözleri doldu, artık yıkanmaktan da bıkmıştı. Sık sık yıkanmanın etkisinden derisi kurumuştu. Kaşınmaları rahatsız ediyordu. Bayanlar gibi derisini kremle nemlendirirken küfür edip yatak odasına gitti. Yıkanmaktan yorgun düşmüş halde yatağına uzandı. Tavana bakıp gözlerini yumdu. Uyuyamadı. Yerinden kalkıp televizyonu açtı. Kanalları değiştirdi, bir yerde film vardı, orada durdu. Telefon çaldı. Yerinden kalkıp telefonu açtı. Köydeki akrabalardan biriydi. Amcasının rahmetli olduğunu, babasının ona iletmesini rica ettiğini söyledi. Yerinde donakaldı, amcasının ölüm haberinden çok, şu karlı çamurlu havada köye nasıl gideceğini düşündü. Sabaha kadar uyumadı, köye nasıl gideceğini ve oradakilere hastalığını nasıl anlatacağını düşündü. Şehirden çıkış sorun değildi, arabayla çıkacaktı, ama orada… Ya orada ne yapacaktı? Yağmur, çamur veya hayvan kesilmesi manzarası… Düşüncesi bile deli ediyordu.

Sabah kahvaltısından sonra arabasını hazırlayıp, yola çıktı. Yolu uzun.. Müzik dinliyor, kafasındaki hastalıklı düşüncelerden kaçmaya çalışıyordu. Müzik onu geçmişe götürüyor, zihninde bazen hoş, bazen de hoş olmayan hatıralar canlandırıyordu. İçinde anlamadığı garip rahatsız edici bir his vardı. Ama her şey normaldı, arabayı temizlemişti, kendisi de çıkmadan önce bir kez daha yıkanmıştı, otoban yolu da cam gibiydi. Bu nasılsa, başka bir duyguydu, müthiş bir şey olacakmış gibi yürek çarpıntısı…

Rahatsız edici o duygu hakkında düşünürken, direksiyon başında olduğunu da unuttu. Otobanda bugün trafik de yoktu, o yüzden yoluna rahatça devam etse de, düşünceleri anlaşılmayan heyecan ve lanet olası hastalığına bağlıydı. Düşüncelere daldığından ileride tamirat için yol kenarına konulmuş yol bitişi ve sağa dönüş işaretini görmesini engelledi. Düşüncelerinde kaybolmuş vaziyette yüzyirmi kilometre hızla gidiyordu. Gerçek dünyaya döndüğünde karşısındaki metal barikatı gördü, ama artık çok geçti… Şimdi hızı azaltmak da bir işe yaramayacaktı. Yolun bir kısmı tamirat için kapatılmıştı. Şimdi iki seçimle karşı karşıyaydı.  Ya beton barikatla çarpışacaktı, ya da direksiyonu çevirip yandaki gölete girecekti. Barikat fiziksel ölüm, gölet psikolojik ölüm, düşünmek için ise sadece beş saniyesi vardı…

“İntihar için güzel fırsat”, dese de fiziksel ölümü göze alamadı ve direksiyonu çevirdi. Fakat bir kaç saniye geç kaldı, araba barikatın kenarına dokunup yana fırladı, oradan da kah sağa, kah sola sendeleye sendeleye hareket edip göletin tam ortasına düştü. Arabanın içi çamur dolmuştu. Gözlerinde dehşetli ifade vardı. Bir kaç dakika böyle kaldıktan sonra gözlerini kırpıp etrafına bakındı. Önceki korkuları, heyecanı, hastalığına bağlı rahatsızlıkları sanki yok olmuştu. Neler olmuştu? Bu bir mucize miydi, ya bir peri sihirli çubuğuyla kafasına mı dokunmuştu?

Anlayamıyordu. Arabanın kapısını açıp üstü başı çamur içinde dışarı çıktı. Derinden nefes alıp, gölet havasını ciğerlerine çekerken uzun seneler hissedemediği o rahatlık hissi tüm vücuduna yayıldı. O kadar mutlu oldu ki… Doya doya bu mutluluğun tadını çıkardı. Yakınında zıplayan küçük kurbağayı eline alıp, çamurlu çamurlu okşadı ve sevgiyle öptü.

Yıllar sonra rahatlığa kavuşmanın verdiği huzurla, gelen yardım ile göletten çıkardığı ve hâlâ çalışan arabasına binip yoluna devam etti…

Bu yazıyı paylaş:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu yazarın toplam 4 eseri bulunmaktadır.

Yazarın diğer yazıları