DergiZan

Yazı ve Sanat Ülkesi

Bir Fotoğrafın Anımsattıkları / Abdülbari Karabeyeser


               Henüz ilkokuldaydım. Solhan YİBO’da okuyordum. Köyümüzle ilçe arasındaki mesafe on beş kilometre kadardı. Yolu şimdiki gibi işlek değildi. Köy arabası da yoktu. Genelde yürüyerek gidip geliyorduk.

               Cuma günü İstiklal Marşı’nın okunmasından sonra iki günlük tatilimiz başlardı. Önemli bir yazılımız ya da sıra dışı bir durum yoksa haftasonlarını köyde geçirmeye çalışırdım. İstiklal Marşı okunur okunmaz düşerdim yola. Şimşirpınar ile Eşmetaş köylerinden sonra ver elini Xaçir. İki günüm o pastoral kırlarda bir masal gibi geçerdi.

               Dönüş günüm pazardı. Pazar günü akşam ezanından önce okulda olmaya çalışırdım. Yolculuğum takriben bir buçuk ile iki saat sürerdi. Fakat bu sefer öyle olmadı. Bir yol arkadaşım vardı:  Rabia Teyze. Onunla birlikte dönecektik. Cumartesiden annemi sıkı sıkı tembihlemiş:

               “İlçede işlerim var. Pazartesi günü orda olmam lazım. Sizin oğlan ile birlikte gideriz. Sakın teyzesini almadan gitmesin!” demiş.

               Sırtıma alacak değildim ya! Benim için bir mahsuru yoktu. Hem çocukken konuşmayı, paylaşmayı çok severdim. Birlikte lafların belini kıra kıra yol alırdık! Öyle de oldu. Ancak dönüş günü saatiyle alakalı bir sıkıntı yaşadık. Ben pazar günü ikindi vaktine odaklanmışken Rabia teyze sabahın köründe elinde asasıyla kapımıza dayanmasın mı? Gün henüz aydınlanmış, kırlar, tepeler henüz ışımıştı! Kahvaltı sofraları ya serilmiş ya da serilmek üzeredir! Oldukça erken bir vakit!

               Bir günlük tatilim heba olup gidecekti. Daha arkadaşlarla buluşup alıç toplayacaktık, annemle, kardeşlerimle hasret giderecektik. Tüm sevincim kursağımda kaldı. Fakat yapılacak bir şey yoktu. Yaşlı dendi mi akan sular dururdu o zamanlar. Kapıda duran Rabia teyzeydi çünkü. Merhum Hacı Said amcamızın eşi, Abdülkadir’in, Abdulkudüs’ün annesiydi o! Çocuğun çocuk, büyüğün büyük olduğu zamanlardı! Annem de göz kırpınca düştük yola. Allah’ım ne bitmez, tükenmez bir yolmuş! Sabahın dokuzunda başlayan yolculuğumuz akşam ezanına kadar sürdü.

               Öğle menüm annemin çantama koyduğu kavurma, helva ve tandır ekmeği idi. Şimşirpınar köyünün tam üstünde Rabia teyze ikindi namazını kılarken ben de yemeğimi yemiştim. Nefis bir ziyafet olmuştu. Yanlış hatırlamıyorsam kendisi oruçluydu. 

               Oruçlu olması bir tarafa hem yaşlı, hem de ayağından sakattı. Onun için acele etmiyorduk. Yavaş yavaş yürüyorduk. Bu da bolca konuşma fırsatı veriyordu bize. Eski günlerden çokça hatıra dinledim o gün. Mesela Hacı Derviş dedemizin Xaçir köyünü Çapakçurlu Mustafa Bey’den iki defa satın aldığını ilk defa bu yolculuk esnasında öğrendim. Mustafa Bey çaldırdığı tapu ve senetleri ayarladığı yalancı şahitlerle birlikte mahkemeye sunarak Hacı Derviş dedemizden iki defa para alıyor. İşin ilginç yanı hem senedi çalan, hem de şahitlik yapanlar akrabalarımızdı! Neyse geçelim bunları. Onlar şimdi gerçek dünyada, biz yalancı dünyadayız! Mevla görelim neyler, neylerse güzel eyler. Lakin boynuzsuz koçun hakkını boynuzlu koça bırakmayacak kadar da adildir Rabbimiz.

               Evet, bol sohbetli güzel bir arkadaşlığımız olmuştu. Ne o anlatmaktan, ne ben dinlemekten yorulmuştum. Yol uzun sürdü diye ima yoluyla da olsa tek bir söz çıkmadı ağzımdan. Büyük bir sabır ve hürmetle rahmetliye yol arkadaşlığı yaptım. Onu şehirde ikamet eden köylümüz Mela Abdulsamet gilin evine bırakıp okula döndüğümde akşam ezanı okunuyordu. Sırtımda çantam, içinde öteberim yatakhaneye gittim. Çantamı dolaba koyup yemekhaneye dönecektim ki dolabımın kilidinin kırıldığını, eşyalarımın hoyratça karıştırıldığını fark ettim.

               Kırk beş kişilik kalabalık bir koğuşta kimseden şüphelenmek gelmedi aklıma. Çünkü öğrenci çoktu. Üç katlı bir binanın en üst katında kalıyorduk. Her katında iki koğuş olmak üzere toplam altı koğuşumuz vardı. Kırk beş kişinin kaldığı koğuşlardaki öğrenci sayısını topladığımızda ortaya iki yüz yetmiş kişi gibi bir sayı çıkıyordu. Diğer binalar ise cabası! Ara ki hırsızı bulasın! Bunu hep yaparlardı ve her defasında yapanların yanına kar kalıyordu. Ne müdür, ne öğretmenler buna bir çare bulamıyorlardı. Olan biz öğrencilerin eşyalarına ve paralarına oluyordu. Ta ki okulumuza Kel Hoca gelene kadar! Onun gelmesiyle nasıl oldu bilmiyorum ama hırsızlık olayları neredeyse bitme noktasına geldi.

               Dolabımdan bu seferlik bir şey almamışlardı sadece karıştırmakla yetinmişlerdi. İkinci bir hırsızlık vakasına tahammülüm olmadığından çantamı dolaba koyarken tedbiri elden bırakmadım. İçinde kavurmanın, helvanın ve tandır ekmeğinin olduğu poşeti başka bir poşetin içine koyup yatağımın içine sakladım. İyi ki saklamışım çünkü koğuşa döndüğümüzde dolabımın tekrar açıldığını, çantamın karıştırıldığını fark ettim.

               Evet, Rabia teyze ile unutamayacağım güzel bir yolculuk yapmıştık. Beni çok severdi. Hele bu yolculuk dolayısıyla bir başka sever olmuştu. Annemin anlattığına göre “İnsan yolculuğa çıkacaksa senin oğlan ile yola çıkmalı. Bu yaşa geldim, ondaki saygıyı, hürmeti az kişi de gördüm. Ben ondan razıyım, Allah’ta ondan razı olsun” diye dua edermiş.

               Bu dualar bana yeter. Allah kendisinden de razıolsun. Kırşehir’de bulunduğum yıllarda, 2001’de emaneti teslim etti. O çok sevdiği eşi Hacı Said’e, babası Musa’ya, erken kaybettiği oğlu Abdulkudüs’e, gelinleri Leyla ile Dilşah’a kavuştu. Ruhu şad, menzili cennet olsun inşallah.

Bu yazıyı paylaş:

2 thoughts on “Bir Fotoğrafın Anımsattıkları / Abdülbari Karabeyeser

    1. Teşekkür ederim Mahmut Hocam.
      Galiba biz de artık yaşlandık.
      Çünkü eskiye dair anlatacaklarımız çoğalıyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu yazarın toplam 13 eseri bulunmaktadır.