DergiZan

Yazı ve Sanat Ülkesi

İki Ses Arasında İnsan / Mehlika Tuğba Türküm 


Dünya üzerinde söylenmemiş bir söz yoktur, işitilmemiş sözler vardır. İnsanın belki de tüm gâyesi bu: sesini duyurmak, “yaşıyorum ve ben de varım.” diyebilmek… Eylemlerimiz, tüm bu heyula, tüm bu debdebe bundan. Topuklarımıza vurarak yürüyoruz; bizi adımlarımızdan tanısınlar istiyoruz. Dünyaya iz bırakma peşinde değil çoğumuz, işitildiğimiz belli olsun diye, sadece sesimize bir ses istiyoruz, o kadar. “Her şey ben yaşarken oldu, bunu bilsin insanlar.” diyor ya şair, ancak, ölünce yaşadığı biliniyor insanın. Ölüm, yaşamın sonu olduğu gibi yaşamın ispatı oluyor ama ölene bunun faydası kalmıyor artık… Adı üstünde; âdemoğlu… Varlığı bile iki insana bağlı olan, doğduğu an ağlayıp sesini karşısındakine duyuran ve kendi başına bir gün bile hayatta kalamayan insan evladı… Hayatı boyunca da kelimelerle veya hâl diliyle konuşan ve kendine bir muhatap arayan insan… Parmak izi gibi her sesin, her sözün envaı nasıl bir cevap bulsun?  Yaşamın lezzeti hep tatlı değil, biraz da buruk. Kimse hakikatin kekremsi tadını almıyor ağzına. Hakikat şu ki: biz söyledik, haykırdık diyelim. Ya muhataplar duymuyorsa? Ya aynı dili konuşmuyorsak? Ya biz anlatamadıysak… Ne olursa olsun, insan kendi varlığının altını çizmek için bir aks-i seda bekliyor şu hayatta: Ahfeş’in keçisi gibi olsa da bir muhatap arıyor.

Biz muhatabımızı arıyoruz da, peki biz kimin muhatabıyız? Evvela bizi bir aile ve millet olarak ayakta tutan sistemin ve o sistem içindeki irili ufaklı bütün çarkların muhatabıyız. Bu genel olarak devlet sistemidir. Çocukluktan itibaren aldığımız eğitim, bu sistemin temel taşıdır. Bizi ipe dizilmiş boncuklar gibi tek nizam ve yan yana görmek isteyen bir sistem olduğu gibi, imamesi kopmuş bir tespih gibi oraya buraya savrulmuş olarak görmek isteyen sistemler de vardır. Reklam şirketleri, düşman devletler, bankalar, dünya ekonomisi tümüyle bizi muhatap alır. Seslerine ses geldiği müddetçe de büyürler. Muhataplarının “fanatik” bir biçimde onlara cevap vermesini beklerler ve muhatap kitlesi “tek ses” “tek tip” olunca da gâyelerine ulaşmış olurlar.

Bizim muhatabımız onlar mı peki? Biz bu sunî sistemde onların sesine ses verince vâr olmuş mu oluyoruz? Ancak onların bize gösterdiği yaşam biçimine uyarsak, kendimizi şu hayatta gerçekten “yaşamış” sayıyoruz. Eski zaman kölelerin damgaları gibi, evimiz, eşyamız, kitabımız, bizi yalnız bir grubun muhatabı yapıyor. Böylece insanları ve fikirleri tasniflemek, kategorilere ayırmak kolay oluyor. Düşünmeye vakit bulamamak değil bu bilakis bizim yerimize düşünenlerin vaadi, zaman ve enerji tasarrufu. Mesela A grubu B grubunun muhatabı olmuyor. Ona sesini ulaştırmadığı gibi, sesini ulaştırmaya da –önyargı ile- lüzum görmüyor. Böylece kendine bir muhatap aramakla uğraşmayan insan sesine ses veren herkesi gerçek muhatabı sanıyor.

Eskilerin “bilgelik” dediği bir haslet var ki, bu vakitte çok ihtiyacımız olan “ihtiyarlık” yani kelime manâsı ile “iki durum arasında tercih yapabilme, karar verebilme” hasleti, öyle yaşla değil, evvelâ kendini bilip, ihtiyacın kadar ilme vakıf olduktan sonra da gerçek muhatabı bilme kabiliyetidir. Hayat, her şeyi bir başına tecrübe edip yaşayacak kadar uzun değil…  Her gün haber bültenlerinde, elimizdeki telefonlarda, milyonlarca insanın ve hadisenin haberi akıp geçiyor. Bu kalabalık içinde zihnimiz hangi birini analiz etsin, hangi birini depolasın. Hangi bilginin ilim, hangi bilginin de “çoban kavalı” olduğunu bilmek gitgide güçleşiyor. Bir kısım insan her zaman her şeyden haberdar olmak zorunda hissediyor kendini. Bir kısım insan da “tüm dünya benden haberdar olsun” diye teşhirci bir üslup takınıyor. Evini, ocağını, yatağını herkes bilsin istiyor.

En başta söylediğimi sonda söyleyeyim: Dünya üzerinde söylenmemiş bir söz yoktur, işitilmemiş sözler vardır… Bu gürültüde kim kimin gerçekten muhatabı olabilir, kim kimi gerçekten duyabilir ki…  Bu gürültülü sistemden kaçtık diyelim. Bilgi, bizim muhatabımız, biz de onun muhatabı isek, neyi ne kadar bilmeliyiz; bunu nasıl bileceğiz? Neyle dolup-taşmalıyız? Sanırım bunların cevabı bilmek değil, “bilmemekte”. İnsanı bilmeye iten kuvvet bilmediğini merak etmesidir. Dünya üzerinde çok az insan bir şeyi gerçekten bilmediğine kanaat getirir. Bilge bir kişi, bilgisizliğinin ve bilmesi gerekenin sınırlarını bilir. İşbu sebepten, “bilen” insanda merak kalmaz ve bilgiye dair bir muhatap bulamaz kendine.

Bu yazıyı paylaş:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu yazarın toplam 1 eseri bulunmaktadır.