İki Uç Arasında Kaybolan Ebeveynlik / Yelda Kılıçarslan
Çocuğu merkeze almakla dünyayı onun etrafında döndürmek arasındaki ince çizgi
Bir Uçtan Diğerine

Eskiden çocuklara yeterince değer verilmedi. Çocuk, çoğu zaman söz hakkı olmayan, büyüklerin dünyasına uyum sağlamak zorunda bırakılan küçük bir insan olarak görüldü. “Büyü de adam ol.” denildi; çocuk sustu, bekledi, itaat etti. Duyguları çoğu zaman önemsenmedi, fikirleri sorulmadı, ihtiyaçları “çocukluk” denilerek geçiştirildi. Büyük ne derse o oldu. Çocuğun görevi uyum sağlamaktı.
Sonra zaman değişti.
Çocukların duygularını önemsemeyi, onları dinlemeyi, fikirlerine değer vermeyi öğrendik. Bu elbette çok kıymetliydi. Fakat bir yerlerde, çok önemli bir şeyi daha yaparken ölçüyü kaçırdık: Çocuğa değer vermekle, çocuğu hayatın merkezine koymak arasındaki ince çizgiyi kaybettik.
Ve bir gün, başka bir ebeveynlik biçimi çıktı: Prens-Prenses Ebeveynliği.
Prens-Prenses Ebeveynliği
Çocuğun üzülmesine tahammül edemeyen, “hayır” demekten korkan, sınır koyduğunda kendini suçlu hisseden, travma yaşayacağını düşünen; çocuğun her isteğini karşılamayı sevginin göstergesi sanan, her davranışının altında üstün bir yetenek arayan, en küçük başarısını bile gelecekteki büyük kariyerinin fragmanı gibi yorumlayan bir ebeveynlik…
Eskiden çocuk büyüklerin dünyasına sığmak zorundaydı. Şimdi ise bütün evren çocuğun dünyasına sığdırılmaya çalışılıyor.
Bir uçtan diğerine savrulduk.
Çocuğu yok sayan bir anlayıştan, çocuğu neredeyse dokunulmaz ilan eden bir anlayışa geçtik.
Oysa çocuk ne susturulması gereken küçük bir yetişkindir ne de bütün dünyanın etrafında dönmesi gereken küçük bir hükümdar.
Çocuk çocuktur.
Sevilmeye, dinlenmeye, anlaşılmaya ihtiyaç duyar. Ama aynı zamanda sınırları, sorumlulukları, beklemeyi, sabretmeyi, kaybetmeyi, özür dilemeyi, paylaşmayı ve yaptığı yanlışın sonucuyla yüzleşmeyi de öğrenmek zorundadır.
Sevgi Sınırsızlık Değildir
Yeni nesil ebeveynlik bazen beni gerçekten ürkütüyor. Çünkü artık bazı çocuklar yetiştirilmiyor; adeta üzerinde sürekli Ar-Ge yapılan, her davranışı analiz edilen, her isteği karşılanması gereken, evrenin merkezine yerleştirilmiş nadide projeler gibi büyütülüyor.
“Benim çocuğum çok özel.”
Elbette her çocuk özeldir. Ama her çocuğun özel olması, her yaptığı şeyin doğru olduğu anlamına gelmez.
Çocuğa “hayır” denmiyor. Sınır konulmuyor. Konulan sınırlar çocuk tarafından zorlandığında geri çekiliyor. Çocuk anne babaya göre değil, anne baba çocuğa göre şekilleniyor.
Ve bütün bunların adı “bilinçli ebeveynlik” oluyor.
Oysa çocuk, sınırlarla karşılaşmadan sınırlarını nasıl bilecek?
“Bunu yapamazsın.”
“Bu davranış doğru değil.”
“Arkadaşının canını acıtamazsın.”
“Bu eşya sana ait değil.”
“İstediğin her şeyi elde edemezsin.”
“Hayır, çünkü bunun bir nedeni var.”
Bunları söylemek çocuğu kırmak değildir. Tam tersine, hayata hazırlamaktır.
Her Davranış Bir Yetenek Değildir
Çocuğun gelecekte CEO olacağı ihtimali üzerinden bugünkü bütün davranışlarını aklamaya çalışmak da başka bir gariplik.
Çocuk eline telefonu alıyor, birkaç uygulamayı açıp kapatıyor.
“Bizimki teknoloji dehası! Tableti benden iyi kullanıyor.”
Arşimet doğmadı sevgili anne babalar…
Kullandığı işletim sistemi zaten zekâ düzeyi ne olursa olsun insanların kolayca kullanabilmesi için tasarlandı.
Bir çocuğun telefonu rahat kullanabilmesi elbette güzel bir beceridir. Ama onu dahi ilan etmek yerine, elindeki teknolojiyi ne için ve nasıl kullandığına bakmak daha değerlidir.
Daha da tuhafı var.
Sizin kıyamadığınız bir eşyayı çocuk eline alıyor, çat çat yere vurup kırıyor. Anne baba hayran hayran bakıyor:
“Bak bak, akustik mekân algısı oluşuyor!”
Hayır.
Belki de çocuk sadece bir eşyayı kırıyor.
Ve çocuğunun o davranışına hayranlıkla bakarken sizden de aynı hayranlığı bekliyor. Çünkü ona çok uzun zamandır davranışlarının sonucundan çok, davranışının kendisine hayran olunması gerektiğini öğretiyoruz.
Zorbalık Liderlik Değildir
Parkta arkadaşını itiyor. Oyuncağını elinden zorla alıyor. Başka bir çocuğu oyundan dışlıyor.
Anne baba gururla izliyor:
“Liderlik özelliği müthiş!”
Hayır.
Bu liderlik değil. Bu, akran zorbalığı.
Bir çocuğun başkalarının sınırlarını ihlal etmesini “güçlü karakter” diye alkışlarsak, ona güç ile zorbalık arasındaki farkı kim öğretecek?
Bugün parkta arkadaşını ezen çocuğun davranışını alkışlayıp yarın “Neden bu kadar bencil?” diye şaşırmayalım.
Çocuğu Hayata Hazırlamak
Çocuğun her isteğini yerine getirmek sevgi değildir.
Çocuğun her davranışını onaylamak özgüven kazandırmak değildir.
Çocuğun hiç üzülmemesini sağlamak onu hayata hazırlamak değildir.
Çocuğun önündeki her engeli kaldırmak, onun güçlü olmasını sağlamaz.
Tam tersine, hayatın ilk küçük engelinde ne yapacağını bilemeyen yetişkinler ortaya çıkacaktır.
Çünkü cam fanusta, pamuklara sarılarak büyütülen bazı özgüvenler; gerçek hayatın ilk sert esintisinde yerle bir olabilir.
Sıkılmaya, Beklemeye, Kaybetmeye İzin Vermek
Bir çocuk bazen sıkılmalı.
Evet, gerçekten sıkılmalı.
“Anne, sıkıldım.”
“Ne yapabilirim?”
demeli.
Çünkü sıkıntının içinden oyun çıkar. Oyunun içinden hayal gücü çıkar. Hayal gücünün içinden üretmek çıkar.
Her boş anını ekranla, yapılandırılmış oyun odalarında doldurursak çocuğun kendi dünyasını kurmasına ne zaman fırsat vereceğiz?
Her isteğini anında gerçekleştirirsek beklemeyi ne zaman öğrenecek?
Her kaybettiğinde “Aslında kazanmış sayılır” diyerek teselli edersek yenilgiyi nasıl karşılayacak?
Her düştüğünde hemen kaldırırsak yeniden ayağa kalkmayı nasıl öğrenecek?
Her öğretmen eleştirisini “Benim çocuğuma nasıl böyle söylersiniz?” diyerek karşılayacaksak çocuk yaptığı yanlışla ne zaman yüzleşecek?
Çocuğumuzun öğretmeni olduğumuz kadar, avukatı olmaya başladığımızda bazen ona iyilik yaptığımızı sanırken kötülük ediyor olabiliriz.
Alkışlayalım Ama Her Şeyi Alkışlamayalım
Çocuklarımızın her başarısını alkışlayalım. Ama her davranışını alkışlamayalım.
Onlara “Sen harikasın.” demek kadar, “Bu yaptığın doğru değildi.” demeyi de bilelim.
Üstelik bunu bağırmadan, aşağılamadan, korkutmadan…
Nedenini anlatarak.
Çünkü iyi ebeveynlik çocuğun önündeki bütün taşları kaldırmak değildir. O taşlara takıldığında nasıl ayağa kalkacağını öğretmektir.
Çocuğun yerine hayatı yaşamak değildir. Hayatı yaşayabilecek donanımı ona kazandırmaktır.
Çocuğun her istediğini vermek değildir. Neye ihtiyacı olduğunu anlayabilmektir.
Dünya Onun Etrafında Dönmeyecek
Ve belki de en önemlisi: Çocuğa dünyayı onun etrafında dönüyormuş gibi öğretmemektir.
Çünkü dünya onun etrafında dönmeyecek.
Bir gün büyüyecek.
İş görüşmesinde “hayır” duyacak. Bir sınavda başarısız olacak. Bir arkadaşı onu reddedecek. Bir ilişkisi bitecek. Bir işi istediği gibi gitmeyecek. Birileri onu eleştirecek. Birileri onunla aynı fikirde olmayacak.
Ve o gün yanında sürekli “Benim çocuğum haklıdır.” diyen anne babası olamayacak.
Kendi ayakları üzerinde durması gerekecek.
İşte bu yüzden çocuklarımızı hayattan korumak yerine, onları hayata hazırlayalım.
Dengeyi Yeniden Bulmak
Eskiden çocuğa değer vermedik. Şimdi de çocuğa o kadar fazla değer veriyoruz ki, çocuğun dünyadaki herkes kadar değerli olduğunu değil, dünyadaki herkesten daha değerli olduğunu öğretiyoruz.
Oysa çocuk da insan.
Yanılacak. Kızacak. Üzülecek. Kaybedecek. Sıkılacak. Bekleyecek. Bazen istediğini alamayacak. Bazen yanlış yapacak.
Bırakın yapsın.
Bırakın biraz beklesin.
Bırakın biraz sıkılsın.
Bırakın bazen düşsün.
Ama düştüğünde yanında olun.
Yanlış yaptığında aşağılamayın; doğrusunu gösterin.
Sınır koyun ama sevgiyi eksiltmeyin.
“Hayır” deyin ama nedenini anlatın.
Çocuğunuzu küçültmeden sınırlandırın, sınır koyarken sevgiyi büyütün.
Gerçek Ebeveynlik Nerede Başlıyor?
Çünkü çocuk yetiştirmek, dünyanın merkezine küçük bir hükümdar yerleştirmek değildir.
Çocuk; dünyanın merkezinde olmadığını bilse bile kendisini değersiz hissetmeyecek, başkalarının sınırlarına saygı duyarken kendi sınırlarını da koruyabilecek; kazanmayı da kaybetmeyi de öğrenmiş, güçlü ama kibirli olmayan, özgüvenli ama zorba olmayan, özgür ama sorumsuz olmayan bir insan olmalıdır.
Belki de ihtiyacımız olan şey daha mükemmel ebeveynler olmak değil.
Daha dengeli ebeveynler olmak.
Çünkü çocuklarımızın ihtiyacı kusursuz bir anne babaya değil; sevgiyi de sınırı da, özgürlüğü de sorumluluğu da, şefkati de “hayır”ı da aynı anda gösterebilen yetişkinlere ihtiyacı var.
Çocuklarımızı hayatın bütün zorluklarından koruyamayız.
Ama onları hayatın zorlukları karşısında ayakta kalabilecek insanlar olarak yetiştirebiliriz.
Ve bence gerçek annelik, gerçek babalık tam da burada başlıyor.

