Allah, Bir Serçenin Bile Yere Düştüğünü Görür ve Onu Gözetir / Ağalar İdrisoğlu*

Hz. İsa
Bu ilginç olayı, bu rivayeti bana, artık her şeye büyük bir merak duyduğum ergenlik yıllarımda babam anlatmıştı. O zamandan bu yana nice aylar, nice yıllar geçti. Dünyayı sarsan büyük tarihî olaylar, facialar yaşandı… O olayların, faciaların bazılarını unutmuş olsam da babamın anlattığı bu rivayet, çok ilginç olduğundan hafızama sonsuza dek kazındı; belleğimin en derin katmanlarına yerleşti.
Bu rivayeti, büyük ihtimalle babama da babası, babasına da dedesi anlatmıştı. Böylece bu rivayet, bir hayat okulu, bir hayat dersi olarak kuşaktan kuşağa aktarılmıştı…
İşte bu nedenle, uzun yıllardır ailemizin bütün fertleri tarafından benimsenmiş, beğenilmiş bir öğüt, bir vasiyet niteliği taşımaktadır. Çünkü ben de bu olayı, bu rivayeti kendi çocuklarıma ve torunlarıma anlattım. Hatta torunlarım da artık bu olayı, bu rivayeti çok iyi biliyor ve okuldaki sınıf arkadaşlarına anlatıyorlar.
En ilginç olanı ise şudur: Nesiller değişse, yıllar ve yüzyıllar birbirini takip etse de bu rivayet hiçbir zaman eskimiyor. İnanıyorum ki her zaman güncelliğini de koruyacaktır. İnsanlar yeryüzünde var oldukça bu rivayet de daima güncelliğini koruyacaktır. Hak ve adalet henüz tam anlamıyla yerini bulmadığı sürece, bu rivayet onu dinleyenler tarafından her zaman ilgiyle karşılanacak ve insanlar arasında kuşaktan kuşağa aktarılacaktır. Yeter ki insanlar bu rivayeti dinlesin, kavrasın, ibret alsın ve hafızalarına kazısınlar…
… Evet, sevgili dostlar, şöyle anlatılır:
Dağlık, kayalık bir bölgede, küçük bir düzlükte yalnızca bir ulu ağaç varmış. Ağacın dibinden, yerin derinliklerinden yeryüzüne çıkan, dupduru sulara sahip büyük bir pınar akarmış. Kendine küçük bir yatak açarak kayaların arasından hızla ilerleyen bu pınarın suları, sonunda vadiye dökülürmüş. Pınarın aktığı küçük derenin çevresi, şifalı yeşil otlarla, rengârenk çiçeklerle kaplıymış. Bütün bu güzellikler, kayalık bölgeye ayrı bir güzellik, ayrı bir ihtişam katarmış. Bu eşsiz manzaranın başyapıtı ise yüzyıllara meydan okuyan, dalları göğe uzanan o ulu ağaçmış.
Yılın bütün mevsimlerinde yemyeşil kalan bu ağaca, nerelerden uçup gelen nice kuşlar konarmış. Ancak içlerinden yalnızca bir serçe, bu dallı budaklı ağacı kendisine sıcak bir yuva, gerçek bir yurt edinmiş ve oraya yuva kurmuş.
Serçe, kurduğu yuvaya yumurtalarını bırakmış ve yavrularını dünyaya getirmek istiyormuş. Ne var ki her defasında bu pınardan su içmeye gelen devasa bir Fil, suyunu içtikten sonra sırtını ağaca sürtermiş. Bunu da sırtındaki ve bedenindeki kaşıntıyı gidermek için yaparmış. Ancak Fil çok güçlü olduğundan ve kendisini ağaca iyice sürttüğünden, koca ağaç sarsılır, Serçe’nin yuvası yerinden koparak yere düşer, içindeki yumurtalar da kırılırmış.
Serçe, kendi dilinde söylene söylene, feryat edip ağıtlar yakarak yeniden yuva yapar, yumurtalarını bırakırmış. Hiç değilse bir kez olsun yavrularını dünyaya getirebilmeyi umarmış. Ayda en az bir kez bu pınardan su içmeye gelen Fil ise ağaca her sürtündüğünde Serçe’nin yavrularını dünyaya getirme umutlarını, hayallerini yerle bir edermiş…
Böylece yuvası her defasında dağılan, yumurtaları kırılan Serçe feryat figan eder, Fil’e yalvarırmış. Hiç değilse bir kez olsun kendisine fırsat vermesini, yavrularını dünyaya getirerek muradına, hayaline ve arzusuna kavuşmasını istermiş.
Serçe’nin bu yalvarışlarını, feryatlarını duyan Fil ise onun bu hâline gülerek, kibirli bir edayla şöyle dermiş:
— Vay canına! Sanki senin de yavruların olsa dünya düzelecek! Sen kimsin ki? Alt tarafı küçücük bir serçesin. Senin yaşamanla, yavrular dünyaya getirmenle bu koca, uçsuz bucaksız dünya ne kazanacak? Ne fayda görecek? Hiçbir şey! Bak, ben Fil’im. Kocamanım, güçlüyüm. Şunu da iyi bil ki dünya, güçlülerin dünyasıdır; senin gibi güçsüz serçelerin değil! Dünyayı her zaman filler gibi güçlüler, devler yönetir. Senin gibiler bu dünyada hiç kimseye, hiçbir şeye lazım değilsiniz. Bu yüzden sizin soyunuzun tükenmesi çok daha iyi olur. Böylece yeryüzü de sizin gibi değersiz yaratıklardan biraz olsun kurtulur, rahat bir nefes alır… Doğada bu kadar çok olay yaşanmaz!
— Peki, ne olmuş yani? Dünyayı güçlüler yönetiyormuş! Biz güçsüzlerin, serçelerin Allah’ı yok mu sanıyorsun? Siz varsınız diye biz güçsüzler bu yeryüzünde yaşamamalı mıyız? Bizim yaşamaya, soyumuzu sürdürmeye hakkımız yok mu? — diye sorarmış Serçe. Kayaların, taşların üzerine düşmüş, kırılmış yumurtalarına acıyla bakar, gözyaşı dökermiş.
— Hayır! Yaşamamalısınız! Daha fazla çemkirirsen seni de ayağımın altına alır, ezer geçerim! — diye sertçe karşılık verirmiş Fil ve kendinden son derece emin bir tavırla oradan uzaklaşırmış.
Yıkılmış yuvasına, kırılmış yumurtalarına bakan Serçe, yeniden ah vah ederek yuvasını kurarmış. Belki Fil’in yüreğine biraz Allah korkusu, biraz Tanrı sevgisi düşer de bir daha yuvasını dağıtmaz diye umut edermiş. Fakat ne Serçe umutlarından vazgeçermiş ne de Fil kötü davranışlarından…
Artık canına tak eden, umutları paramparça olan, elinden hiçbir şey gelmeyen ve yavrularını dünyaya getirebilme umuduyla gece gündüz yaşayan Serçe, bu işe bir son vermeye karar vermiş. Bir çare bulmalıymış. Madem ölüm ölümse, peki bu çileyi daha ne kadar çekebilirmiş? Yoksa Fil gerçekten haklı mıymış? Onun bu zorbalığına, böbürlenmesine, kendini beğenmişliğine bir son vermek mümkün değil miydi?
Bunun üzerine uçup kuşların padişahı Kartal’ın yanına gitmiş. Her defasında başına gelen o acı ve hüzünlü olayı bütün ayrıntılarıyla ona anlatmış.
Serçe’yi dikkatle dinleyen, her zaman hakkı, haklıyı ve adaleti savunan Kartal, Fil’in bu davranışına, bu acımasızlığına çok öfkelenmiş. Saksağanların başkanını yanına çağırarak şöyle demiş:
— Fil artık aklını yitirmiş. Şimdi de biz kuşları yok etmek istiyor. Ama biz buna izin vermeyeceğiz! Çabuk ol, iki yüz saksağan topla! Gidip Fil’i bulsunlar. Nerede uyuduğunu öğrensinler, üzerine saldırıp gözlerini gagalayıp onu kör etsinler! O zaman Fil, bu uçsuz bucaksız dünyanın yalnızca fillere değil, serçelere de ait olduğunu anlayacaktır. Filleri yaratan yüce, güzel Allah, serçeleri de yaratmıştır. Onlara da bu yeryüzünde yaşama hakkı vermiştir. Demek ki Yüce Yaradan, serçelerin de Allah’ıdır!
— Emredersiniz, yüce Kartal! Sizin emriniz bizim için kanundur! — diye cevap vermiş Saksağanların başkanı. Hemen iki yüz saksağan toplamış ve onlara Fil’i bulup Kartal’ın emrini vakit kaybetmeden yerine getirmelerini söylemiş.
Saksağanlar, Serçe’yle birlikte Fil’i aramaya koyulmuşlar. Serçe, bir kayının yanında uzanmış, güneşin tadını çıkararak uyuyan Fil’i görmüş. Onu saksağanlara göstermiş.
İki yüz saksağan hep birlikte öfkeyle Fil’e saldırmış, ona yerinden kalkma fırsatı bile vermeden iki gözünü de gagalarıyla kör etmişler. Kibirli, heybetli Fil’in gözleri kör olmuş; aydınlık dünya onun için zifiri karanlığa dönüşmüş. Gözlerinden akan kan, hortumundan yere süzülmüş.
Fil feryat etmeye başlamış. Kendi kendine şöyle düşünmüş:
“Ben kime ne kötülük yaptım ki başıma böyle bir felaket geldi? Beni kör edip aydınlık dünyaya bakmaktan mahrum bıraktılar!”
Ancak Fil bu sorularına hiçbir cevap bulamıyormuş. Bir yandan da şuna şaşıyormuş: Kendisi gibi güçlü, bütün hayvanların onu gördüğünde korkudan titrediği bir varlığa sıradan saksağanlar nasıl cesaret edip saldırabilmiş, üstelik gözlerini bile çıkarabilmişlerdi? Yoksa yeryüzünde kendisinden daha güçlüleri de mi vardı?
Fil’in kör olmasıyla öfkesi dinmeyen Serçe, bu zalimin, bu cahilin, bu vahşinin yıktığı yuvasının, kırdığı yumurtalarının, ayakları altında ezdiği etten taze yavrularının intikamını şimdi nasıl alacağını düşünmeye başlamış. Onu sonsuza dek ortadan kaldırmak için daha ne yapmalıymış?
Bir süre düşünmüş; aklından türlü türlü yollar geçirmiş. Sonunda aradığı çareyi bulmuş. Aklına yeni bir fikir gelmiş…
Serçe uçup kurbağaların padişahı Timsah’ın yanına gitmiş. Fil’in kendisine yaşattığı o acı ve hüzünlü olayı Timsah’a da anlatmış… Ağlamış, feryat etmiş, gözyaşı dökmüş.
Serçe’nin başına gelen bu acı olay Timsah’ın yüreğine dokunmuş. Ona mutlaka yardım etmek gerektiğini düşünmüş. Bırakın bu olay, aklı olmayan, kendini beğenmiş, dünyada “ben” diyen herkese bir ders olsun!
Kurbağaların başkanını yanına çağırıp emrini vermiş:
— Hemen yüz kurbağa topla! Zıplaya zıplaya gidin, Fil’in yattığı yere ulaşın. Gerisini Serçe size anlatacak; ne yapmanız gerektiğini o söyleyecek. Allah’ını tanımayan, güçsüzlere zulmeden bu Fil’e biz de gücümüzü göstermeliyiz! Bu olay, bütün güçlülere layıkıyla verilmiş bir ders olsun ki bundan sonra güçsüzleri incitmesinler!
Evet, sevgili dostlar…
Kurbağalar zıplaya zıplaya, Serçe de uçarak Fil’in bulunduğu yere gelmişler. Serçe, kurbağalara ne yapmaları gerektiğini anlatmış:
— İkişer ikişer sıralanın. En sondakiler ise uçurumun hemen yanındaki kayanın tepesine otursun. Fil artık susamış durumda. Su içmek istiyor. Susuzluk ona çok ağır geliyor. Ancak kör olduğu için hangi yöne gideceğini bilmiyor. Bu yüzden önce onun yakınında bulunan kurbağalar ses çıkarmaya, vıraklamaya başlasın. Fil ayağa kalkıp su arayacaktır. Kurbağaların bulunduğu yerde su olduğunu sanacaktır. Orada su bulamayınca, önündeki kurbağalar vıraklamaya başlasın. Siz ses çıkardıkça Fil, su araya araya kayanın tepesine kadar ilerleyecektir. Tam o sırada kayanın başındaki kurbağalar vıraklasın. Ondan sonrasını artık bana bırakın.
Kurbağalar, Serçe’nin arzusunu canıgönülden yerine getirmişler. Her kurbağa ses çıkardıkça su içme umuduyla ilerleyen kör Fil, kayanın tam tepesine kadar gelmiş. Son kurbağalar da vıraklamaya başlayınca su içme umuduyla ayağını ve hortumunu ileriye uzatan Fil, büyük bir gürültüyle kayadan aşağı, çok derin ve sarp bir uçuruma yuvarlanmış. Bütün bedeni paramparça olmuş, kemikleri ezilmiş.
Artık can çekişmeye, son nefeslerini almaya, ömrünün son anlarını yaşamaya başlamış. Allah’a yalvarıyormuş; kendisini öldürmemesi için dua ediyormuş. Kör kalsa bile yeter ki yaşasınmış!
Çünkü Fil artık hayatın, yaşamanın ne kadar tatlı ve değerli olduğunu anlamış…
Oysa yeryüzündeki canlıların çoğu, hayatın güzelliğini ancak ömürlerinin son anlarında kavrar. Ne yazık ki o zaman da artık çok geç olur… Çok geç…
Tam o sırada Serçe uçup gelmiş, bir taşın üzerine konmuş ve can çekişen, son nefeslerini alan Fil’e seslenmiş:
— Fil, nasılsın?
Sesinden Serçe’yi tanıyan Fil, son gücünü toplayarak şöyle demiş:
— Serçe, beni affet! Aptallık ettim, cahillik ettim, vahşice davrandım ve sana kötülük ettim. Eğer sen beni affedersen, belki Allah da bana merhamet eder ve beni öldürmez.
— Peki, ben seni nasıl affedebilirim, ey Fil? Sen benim büyük emeklerle kurduğum yuvamı kaç kez dağıttın, hiç düşündün mü? İçindeki yumurtaları kırdın. Daha yeni dünyaya gelmiş, etten taze, körpe yavrularımı ayakların altında ezerek öldürdün. Ben seni affetsem bile o körpe yavrularım, yumurtadan henüz çıkmış yavrularım senin gibi bir zalimi asla affetmezler.
Unutma ki yeryüzüne gelen her canlının, kendisine ayrılan ömrü yaşama hakkı vardır…
Hatırlıyor musun, sana defalarca ne diyordum? Bana fırsat ver, ben de arzuma kavuşayım! Ben de yavrularımı büyütüp kanatlandırayım, daldan dala uçurayım. Ben de onlarla gurur duyayım, onların sevincini yaşayayım!
Sen ise bana gülerek şöyle diyordun: “Serçe de kimmiş ki yeryüzünde yaşasın? Dünya güçlülerindir. Allah dünyayı güçlüler için yaratmıştır ki yalnızca onlar yaşasın ve hüküm sürsün. Güçsüzler ise ölmeli. Onların yaşamaya hakkı yoktur.”
Oysa sen bir türlü şunu anlayamıyor, kavrayamıyordun: Allah, güçsüzlerin de Allah’ıdır! Eğer Allah güçsüzleri de yaratmışsa, onları da var etmişse, güçlülerin gazabına uğramamaları için elbette onlara da yardım edecektir.
İşte bu yüzden bil ki Serçe’nin de Allah’ı vardır!
Senin başına gelen bütün bu olayların sorumlusu benim, Serçe! Elbette bu kutsal mücadelede Allah’ım bana gerektiği gibi yardım etti. Bana yol gösterdi, akıl verdi. Bana yardım edenlerin yüreğine de sevgi, merhamet ve iyilik duyguları yerleştirdi.
Şimdi iyi bak! Bu yaşananlar, bundan sonra senin gibi akılsız, kendini beğenmiş, cahil ve kibirli güçlülere bir ders olacaktır. Artık güçsüzleri incitmemeleri, onlara zulmetmemeleri, onları öldürüp yok etmemeleri gerektiğini anlayacaklar.
Çünkü güçsüzlerin de Allah’ı vardır.
Yeryüzünde yaşayan her canlının ve her cansız varlığın yaratıcısı Yüce Yaradan’dır. O’nun yarattığını öldürmek, yok etmek isteyenleri ise Yüce Tanrı er ya da geç cezalandırır…
Bu, tarih boyunca kanıtlanmış bir gerçektir… Hayatın gerçeği…
Serçe’nin bu sözlerini duyan Fil, ne büyük bir hata yaptığını nihayet anlamış. Ancak artık çok geç kalmış. Son nefesini almış ve ruhunu teslim etmiş…
Fil’in öldüğünü gören Serçe, uçup o ağacın yanına gelmiş. Ağacın en yüksek dalına konarak çevreyi bir zafer kazanmışçasına seyretmiş. Ardından gece gündüz çalışıp yerden çer çöp toplamış ve kısa sürede kendisine yeniden bir yuva yapmış. Sonra o yuvaya yumurtalarını bırakmış ve yavrularını dünyaya getirmiş…
Böylece Serçe de arzusuna kavuşmuş, muradına ermiş.
Kısa bir süre içinde dünyaya getirdiği yavrular büyümüş, onlar da kendi yavrularını dünyaya getirmişler…
Serçe ile Fil’in hikâyesi, oradaki bütün canlılar arasında yayıldığından ve hiçbir canlı Fil’in kaderini yaşamak istemediğinden, bundan sonra hiç kimse Serçe gibi güçsüz canlılara dokunmamış, onları rahatsız etmemiş.
Çok geçmeden o dallı budaklı ulu ağaçta sayısız serçe yuvası kurulmuş…
Uzaktan bu dallı budaklı ağaca bakıldığında, ilk insanların kayalıklarda kurdukları oyukları, mağaraları, yurtlarını andırıyormuş…
Böylece bu rivayet de kuşaktan kuşağa, yüzyıldan yüzyıla aktarılarak güçsüzleri güçlülerden korumak için bir öğüt, bir vasiyet hâline gelmiş…
Peki, böylesine derin anlamlar taşıyan bir öğüt, güçsüzleri güçlülerden koruyabiliyor mu?
Ne yazık ki henüz hayır!
Güçlüler hâlâ yeryüzünde güçsüzleri eziyor, savaşlar çıkarıyor, kan döküyorlar. Belki de o güçlüler bu rivayeti bilmiyorlar…
Onlar, güçsüzlerin de Allah’ı olduğunu bilmiyorlar. Er ya da geç onların Allah’ı da bu güçlülerin cezasını verecektir. Mutlaka verecektir!
Ben de buna inanıyorum. Ve düşünüyorum ki hayat böyle devam edemez. Böyle devam etmesi mümkün değildir… Eğer böyle sürüp giderse dünya yörüngesinden çıkar. Yeryüzünü felaketler, hastalıklar sarar…
Nitekim tarih boyunca, yüzyıllar, çağlar boyunca böyle olmuştur. Nice insanlar, nice canlılar yok olup gitmiştir…
Bütün bunları gören ve hayatta kalmayı başaranlarda bir Allah korkusu, bir merhamet duygusu uyanmıştır. Herkes birbirine yardım etmeye çalışmıştır. İşte ancak bundan sonra insanlar ve diğer canlılar arasında bir sevgi, bir dayanışma, bir kardeşlik doğmuştur.
Ama, ama şimdi uzun yıllardır insanlar, hayattaki bütün kutsallıkları, temiz ve yüce duyguları unutmuş durumdalar…
Güçlüler yeniden güçsüzleri eziyor, yok ediyor…
Demek ki o güçlüler bugün de şunu kavrayamıyorlar: Zaman zaman güçsüzlerin Allah’ı, onların intikamını güçlülerden almış ve yine alacaktır.
Sadece, sadece her şeyin bir zamana ihtiyacı var…
Evet, evet… Zamana ihtiyacı var…
Zaman ise hayatta her şeyi yoluna koyan bir nehirdir.
Sumgayıt şehri
Yazıya geçirildiği tarih: 29-30 Kasım 2009
*Çeviren: Fatime Eli Huseyin

