Azız Isa Elkun: Bir Halkın Kolektif Hafızası / Prof.Dr. Lütviyye Asgerzade

2024yılında Doğu Türkistanlı Uygur şair, yazar ve akademisyen Aziz İsa Elkun’un kitabı Türkiye Türkçesine çevrilerek Türk okurun istifadesine sunulmuşdu. Antalya'da kaldığımız otelde düzenlenen bir etkinlikde o kitaba sahip olma şansım oldu; 17 ülkede örgütlü olup Türk dünyasında dil, kültür ve sanat birliğini sağlamayı hedeflemekte olan Avrasya Sanat, Kültür, Edebiyat ve Bilim Federasyonu, ASKEF aracılığıyla ben de o etkinlikteydim. Ben de o kitaba sahip olduğum için çok şanslıydım. Şimdi o kitap, Uygur Türkü İnsan hakları savunucusu, şair, yazar ve akademisyen Aziz İsa Elkun‘un “Çimenkuş" kitabı karşımda duruyor. Kitabın iç sayfalarının ilkinde yazıyor: “Sevgili Lütfiye Hanıma gönül bağlarımız hep beraber sevgimle: Amine”. Amine hanım (Amina Wayit/Sedef) Aziz İsa Elkunun “Çimenkuş” kitabının çevirmeni ve kitabı bana taktim eden kişi. Kitabı aldığımda teşekkür ederek “Mutlaka kitab hakkında bir şeyler yazacam”. Demişdim. O gün bugündü. Kitaptaki şiirleri kaç kere okuduğumu unutmuşum. Ama her okuduğumda çok üzüldüğüm aklımda. İleride bu yazımı okuyacak olanlar için, Erkun'un edebi kimliğine ve kariyerine bir göz atalım. Aziz İsa Elkun “Uygur Türkçesinde yazan tanınmış şair, akademisyen ve yazardır. 22 haziran 1970te, Doğu Türkistanda, Taklamakan Çölünün doğusundakı Aksunun Sayar İlçesi Toyboldi köyünde bir doktor ailede dünyaya geldi. Sincan Universitesi‘nden Rusca dil anadalından mezun oldu. 2002den beri Londrada yaşıyor. Londrada Birkbeck Universitesinde okudu. Hem Uygurca hem de ingilizce olarak birçok şiir, öykü ve araştırma makalesi yayınlandı. 2012 yılında ilk kitabı “Tuna Nehrinden Orhun Vadisine Yolçuluk” adlı kitabını uygur
Türkcesinde yayımladı. Eylül 2014ten Eylül 2017ye kadar SOAS Londra Universitesinde “Sounding İslam China” adlı projede araştırma görevlisi olarak çalıştı ve proje için Orta Asyada birçok saha araştırması yaptı.
İnner Asia ve Central Asian Surveyde “İnvitation to a Mourning Ceremony”: Perspectives on the Uygur İnternet ve “İslam by Smartphone: the changing sounds of Uyghurreligiosity” başlıklı makaleleri yazmıştır. 2017 yılında bu saha araştırması sonucunda ortaya çıkan “Uygurlar Orta Asyada Lağmenleri ile tanınırlar” başlıklı Uygur Türkcesinde araştırma makalesi yayınladı. Sürgündeki Uygur Topluluğunun aktif bir üyesi ve Uygur müzik grubu olan Londra Uygur Ensemblenin kurucusudur. Eylül 2017-Aralık 2020 arasında Uluslararası PEN Uygur Merkezi Sekreteri olarak görev yapmıştır. Eylül 2018den itibaren SOAS Londra Universitesinde bulunan İngiliz Akademisi “Kazakistandaki Uygur Meşrepleri” isimli Sürdürülebilir Kalkınma Projesinde araştırmacı olarak görev alddı” Uygur ilindeki Kültürel miraslar ve soykırım” adındakı araştırma makalesi Amerika Uygur İnsan Hakları kuruluşu tarafından yayınlandı. Üzerinde üç sene çalıştığı “Uygur şiirleri” adındakı şiir antolojisi 2023te Büyük Britanyadaki
önemli yayın evlerinden biri olan Penguen yayın evi tarafından yayınlandı. Bu antolojide M.Ö. orta çağ ve 20. Yüz yılın başlarından şimdiye kadar olan Uygur şeriatına temsil eden birçok şairin şiirleri olup, her dönemin Uygur edebiyatı, kültürü ve şeriatında araştırma yapmak ve öğrenmek için çok önemlidir. Aziz İsa Elkun Eylül 2013ten şimdiye kadar Londra universitesi Oriyantalistlik ve Afrika Araştırmaları Enstütüsünde Avrupa araştırma konserni tarafından desteklenen
“Sinirden Geçen Mukam” araştırma projesinde araştırmacı olarak çalışmakta ve Londrada Türk edebiyatının bayrağını dalgalandırmaktadır.
“Şiirlerinin mürekkebi Taklamakan Çölü, ilham kaynağı ise özlem” olan Uygur Türkü İnsan hakları savunucusu, şair, yazar ve akademisyen Aziz İsa Elkunun “Çimekuş” kitabının Azerbaycanlı okuyucu için de bir pencere açacağına inanıyorum. Sürgün hayatını, şiirle kurduğu bağı ve Uygur edebiyatının direniş mirasını QHA’ya verdiği özel röportajda anlatan Aziz İsa Elkun, “Doğu Türkistan’ın edebî kimliğinde büyük bir etkiye sahip olduğunu kaydeden Aziz İsa Elkün, “Şiirlerimde Taklamakan Çölü benim mürekkebimdir; kum ise dizelerime dönüşür. Onlar olmadan yazmam mümkün değildir. Bu kökleri, yeryüzünde hiçbir güç söküp atamaz. Taklamakan var oldukça, ben de şair olarak var olmaya devam edeceğim. Biz Uygurlar, binlerce yıldır bu çölün kalbinde yaşadık. Bu kumların altında kadim uygarlıklarımızın izleri saklıdır. Benim görevim, şiir aracılığıyla o ölümsüz ruhu yeniden diriltmektir. Birçok ulusal edebiyat gibi, Uygur şiiri de toprakla iç içedir; Tarım Havzası, uçsuz bucaksız çöller ve Tanrı Dağları… Bu coğrafyalar kültürümüzün can damarıdır; hayal gücümüzü, direncimizi ve aidiyet duygumuzu şekillendirir.” ifadelerini kullanır. “Sürgün” kelimesinin kendisi için “ebedî özlem”le eş anlamlı olduğunu kaydeden şair, “Sürgünde geçirdiğim her yıl, hasret duygumu daha da derinleştiriyor. Bu özlem hem acımın kaynağı hem de ilhamımın temelidir. Bu anlamda şiir benim için bir tür ilaçtır diyebilirim; acımı hafifletmenin ve halkımın ortak yarasını tüm dünyayla paylaşmanın bir yoludur. Sürgünde yazmak kolay değildir. Londra’da yirmi yılı aşkın süredir yaşarken, kaçınılmaz olarak İngiliz kültürünün bazı yönlerini benimsedim. Artık bir zamanlar ilk şiirlerime ilham veren Türkistan’daki vahalar ve çöl rüzgârlarından uzağım. Fakat bu uzaklık, yeni bir yaratıcı sentezin doğmasına da vesile oldu: Şiirim artık iki dünyayı birleştiriyor; Uygur duygusunu, İngilizce okur tarafından da anlaşılabilen evrensel insanî deneyimlerle harmanlıyor. Şair olarak iç dünyam değişti ama özlemimin özü aynı kaldı.” Diye konuştu. Göründüğü gibi Aziz İsa Elkünun bütün çalışmaları Uygur kültürünü ve kimliğini korumanın, gelecek nesillerin bu mirası öğrenip devralabilmesi içindir.
Çin’in 2017’de başlattığı kitlesel tutuklama kampanyasından bu yana üç milyondan fazla Uygur ve diğer Türk halklarının toplama kamplarına kapatıldığı tahmin edildiğini anımsatan Elkün, “Aynı dönemde Çin yönetimi, Kur’an dahil olmak üzere Uygurca yazılmış dini ve edebî eserleri sistematik biçimde yok
edildiğine, “bu kültürel ve ruhsal yıkımın boyutunun tahayyül edilemez” olduğuna vurğu yaptı. Bu nedenle genç yaşlarından itibaren Uygur kitaplarını toplamaya ve restore etmeye başladığını söyledi. Bu ömür boyu süren çabanın sonucu olarak,1940’lardan 2015’e kadar yayımlanmış edebî, tarihî ve siyasî eserleri içeren Aziz İsa Elkun Uygur Edebiyat Koleksiyonu’nun 2024 yılında Amerika’daki Princeton Üniversitesi Kütüphanesi’nde kurulduğunu belirtti. “Çimenkuş” adlı şiir kitabında toplanan, “mürekkebi Taklamakan Çölü, ilham kaynağı ise özlem” olan şiirlere gelince, vatanından uzakta, işgal altında inleyen, insanlık onuru ve haysiyeti ayaklar altına alınan, hakları çiğnenen ve yabancı topraklarda vatan özlemi çeken Uygur şairin duygularını yansıtmaktadır. Öncelikle şairin kitabına verdiği Çimenkuş isminden ve “Çimenkuş” lakapı ile tanınan, Uygurun bülbülü, şair Çimengül Avitun özgürlüğüne bir an önce kavuşması dileğiyle, ona adanmış” Çimenkuş şiirinden başlayalım. Çimengül Avut, 1973 yılında Kaşgar‘da doğan Uygur Kadın Şair ve Yazarlar arasında önde gelen bir şair ve editördür. Kaşgar Pedagoji Enstitüsü Edebiyat Fakültesinden 1996 yılında mezun olduktan sonra Kaşgar Uygur Neşriyatı‘nda editör olarak görev yapmıştır. Geleneksel kalıplardan sıyrılarak Uygur şiirinde bireysel duyguları ve gerçek hayatı merkeze alan modern ‘Guñga Şiir‘ hareketinin en tanınmış temsilcilerinden biridir ”Guñga' kelimesi Uygurcada 'muğlak, anlaşılması güç ve derin' anlamlarına gelir. Şiirler doğrudan bir mesaj vermek yerine, okuyucuyu düşünmeye sevk eden çok katmanlı semboller üzerine kuruludur). Edebiyat dünyasına 1987 yılında Tarim Ğunçiliri dergisinde yayımlanan Asmanğa Garap (Göğe Bakıp) adlı şiiriyle adım atmıştır. Günümüze kadar yayımlanmış 500'den fazla şiiri bulunmaktadır. Çimengül Avit Çin'in Doğu Türkistan'da Uygur aydınlarına ve yazarlarına yönelik yürüttüğü asimilasyon ve baskı politikaları neticesinde gözaltına alınan veya kendisinden haber alınamayan çok sayıda Uygur entelektüel ve şairden sadece biridir. Şair yazıyor: “Bu şiir halkımıza “Çimenkuş” lakapı ile tanınan, Uygurun bülbülü, şair Çimengül Avitun özgürlüğüne bir an önce kavuşması dileğiyle, ona atandı. Çimengül Avut 2018. Yılında Çin toplama kampına alınmıştır” (Elkun, 2024, s.41).
Kaşgardakı Çimenkuş Eyyam-ı bahurun kokusu senden soğumayan Ahunlukta öterdin daha dün
Oradakı izlerin daha kurumayan
Diyorum ki-
Senin
Sonbaharda solduğun yalan
Senin
Kafese girdiğin yalan (Elkun, 2024, s.41).
Örnek olarak seçtiğimiz bu dizeler, oldukça etkileyici ve şiirsel bir ruha sahip. Şiirde Kaşgar, Ahunluk ve Çimenkuş gibi imgelerin kullanılması, okuyucuyu doğrudan Doğu Türkistan’ın kültürel, coğrafi ve siyasi atmosferine götürüyor.
Şair, “Çimenkuş” aracılığıyla bir sembolü yeniden canlandırıyor. Sonbaharda solması (ölmesi) veya kafese kapatılması (hapsedilmesi) fikrini kesin bir şekilde reddediyor. Bu, ruhun veya bir fikrin ebediliğinin bir işaretidir. “İzlerin daha kurumayan” ve “daha dün öterdin” ifadeleri, geçmişin aslında hala canlı olduğunu,
anılarda ve mekânda silinmez izler bıraktığını gösteriyor. Eyyam-ı Bahur terimi, aşkta veya mücadelede yaşanan sıcaklığın henüz soğumadığını, özellikle Kaşgar aksanı, oradaki kültürel mirasın ve özgürlük ruhunun asla “bir kafese sığmayacağını” vurguluyor.
Şiirlerin pervaz eder.
Sana ait gökyüzünde.
Çünki gökyüzü özgür.
Sana benzemez.
Seni pencereden girip ziyaret eder.
Başın dertte olan günlerde” (Elkun, 2024, s.42).
Bu dizeler, Aziz İsa Elkun’un şiirinde fiziksel esaret ile ruhun özgürlüğü arasındaki zıtlığın en zarif ifadelerinden biridir. Burada şair, insanın fiziksel sınırlamalarının üzerinde kelimelerin (şiirin) gücünü önceliklendirir. Şairin “Gökyüzü özgürdür, senin gibi değildir” ifadesi, o zamanın ve yerin (Doğu
Türkistan) yoğun siyasi baskısının bir işaretidir. Bir insan kafeste olabilir, ancak yarattığı şiirler “uçar” ve tüm sınırları aşar.
“O içeri girecek ve pencereden sizi ziyaret edecek” ifadesi çok derin bir anlam taşıyor. Özellikle zor günlerde, baskı ve yalnızlık anlarında sanatın insana verdiği manevi gücü simgeliyor. Kapı kapalı olabilir, ancak ruhun penceresi olan şiir her zaman açıktır. Gökyüzü bir şair için sığınaktır. Şair hapisteyken,
düşünceleri ve dizeleri gökyüzüne aittir. Aziz İsa Elkun bu şiirle tüm ezilenlere sanki şöyle diyor: “Sesiniz susturulmadı, şiirleriniz hala uçuyor ve yalnız değilsiniz.”
Aşağıdaki dizelerde keskin bir isyan, öfke ve intikam ruhu hakimdir. Şair artık sadece bir gözlemci değil, olaylara müdahale eden, “kafesin kilitini kırmak”, “rezilleri nefretiyle yakmak” isteyen bir kahramandır.
Ben o kafesin kilidini kırayım
Yokoluversin kilit dünyada
Rezilleri nefretlerimle yakayım
Kısas ateşleri assın onları darağacına (Elkun, 2024, s.42).
İzleyelim: Dizelerdeki “kafes”, belirli bir siyasi köleliği sembolize eder. “Şu kafesin kilidini kırmama izin verin” ifadesi sadece kişisel bir özgürlük arzusu değil; baskı, kölelik ve adaletsizlik sistemine karşı radikal bir isyandır. Ve kilidin dünyadan kaybolmasını istemek, bir daha kimsenin köleleştirilmemesini simgeler.
“Kafes Kilidini Kırmak” isteği, özgürlük uğruna atılan radikal bir adımdır.
“Kilidin dünyadan silinmesi” arzusu, sadece bir bireyin değil, genel olarak kölelik kavramının da yeryüzünden silinmesi arzusunu ifade eder.
“İntikam ateşi onları darağacında assın” ve “Alçakları nefretimle yakayım” dizeleri, ezilenlerin çektiği acılardan kaynaklanan büyük öfkeyi gösterir. Burada “adaletin yeniden sağlanması” yasal yollarla değil, duygusal ve keskin bir kısas duygusuyla talep edilmektedir. “Nefretleriyle rezilleri yanmak, “kısas ateşlerinin onları darağacına asmasını” isterken şair bunu bir ateş, bir alev olarak tanımlar. Bu,
ahlaki arınma ve adaletin yeniden tesis edilmesi eylemidir. “Cezalandırma” vurgusu şiire destansı ve dramatik bir renk katmaktadır. Burada sadece fiziksel ceza değil, doğru olanın bulunması ve zalimlerin kendi eylemlerinin kurbanı olması söz konusudur.
Genel olarak, şiirin bu bölümü “Zulme karşı sessiz kalmayan bir insan” imajını tamamlar. Kaşgar’da “Çimenkuş”u (özgürlük, ruh, vatan) kafese kapatanlara karşı duyulan bu keskin nefret, aslında büyük bir sevginin (vatan ve özgürlük sevgisinin) tam tersidir. Şiirin ilk bölümündeki özlem, ateşli, sert ve
uzlaşmaz bir şiirle yer değiştirir. Bu üslup genellikle, büyük tarihsel haksızlıklara, işgallere veya baskılara maruz kalmış halkların edebiyatında (örneğin, Doğu Türkistan şiirinde veya genel Türk mücadelesinde) sıkça görülen “isyankarlık estetiği” ile örtüşür. Bu dizeler, adaletsizliğe karşı içsel olarak biriken nefretin ve
“yeter artık, reziller” çığlığının şiirsel bir ifadesidir.
Çimenkuş
Mevsimlerden korkmamıştın sen
Mevsimlere asla aldanmamıştın
Sen kesin gelirsin
Ellerinde bir demet şişekle sonrakı baharda
Eger sen olmazsan
Nogaybasında kavak nasıl yeşersin Beşkiremde seftali nasıl çiçek açsın
Kaşgarın gök yüzüne kırlangıç bile konmaz sensiz bu hayat tekrardan gülmez (Elkun, 2024, s.42).
Şairin bu dizeleri, sarsılmaz bir vatan inancının yanı sıra derin bir özlemi de yansıtıyor. Şair, sevilen birinin yokluğunda doğanın ve vatanın (Nogaybaşı, Beşkirem, Kaşgar) anlamını yitirdiğini ve hayatın bir daha asla gülümsemeyeceğini vurguluyor. Bu şiirde, kişisel trajedi Doğu Türkistan'ın sembolüyle birleşerek, “kayıp cennetin geri dönüşü” için umutsuz ama kararlı bir çağrı gibi yankılanıyor. Bu yankıyı, acını Aziz İsa Elkunun “Babamın Ardından” adlı şiirinde de (tercüme Erol Özdemir) hissediyoruz. “Babamın Ardından” 2017’de vefat eden babasının anısına yazılmış hüzünlü bir ağıttır.
“3 Kasım 2017’de Aramızdan ayrılıp, bizi bu elemli dünyada bırakarak uçmağa varan, ruhu şad bulan sevgili babama”.
Birden dindi parlaklığı bir yıldızın hayat ağacında
Melekler ayetlerle uğurladı cennete
Bu son yolculuğa çıkarken, tabutuna omuz veremeyen
Oğlun Elkun
“Sevgili Babam” diye sesleniyor sana:
Tabutunda ebedi istiratgahına giderken
Yanında olamadığım için seni omzumda taşıyamadım
Toprağa karışan bedenine üç avuç toprak olsun atamadım
Çoktan aramızdan ayrıldığın o saatlerde dostların son vedalarını ederken.
Senin kaybetmenin üzüntüsünden ruhum ızdırap içinde yanıyordu
Bırak, seni son bir kez göremeyen oğlun Elkun ağlasın
Çok sevdiği babası can kuşunu uçurdu
Bırak ağlasın hüznüne çare bulamayan oğlun, ağlasın ardından kederli gözlerle…
Paylaştığımız bu dizeler, Aziz İsa Elkun’un babası İsa Abdurrahim’in ölümünden sonra yazdığı, mühaciret halindeki bir evladın babasının tabutuna omuz verememesinin ve veda edememesinin yarattığı derin vicdan azabını çaresizliği anlatır. Bu dizeler sadece bir oğulun babasına vedası değil, aynı zamanda bir
“sürgün trajedisi”nin ifadesidir. Bu şiirin ardındaki bağlam oldukça şok edici: Şair, 2017’de vefat eden babasının cenazesine katılamadı çünkü Londra’da yaşıyordu ve Doğu Türkistan’a dönemedi. Dizelerdeki “Tabutunu omuzlarımda taşıyamadım” ifadesi, bu fiziksel engelin manevi yükünü simgeliyor. Bu şiir, bireysel bir kayıptan ziyade, ailelerinden ayrılan ve sevdiklerine karşı son görevlerini yerine getiremeyen binlerce Uygur aydını ve göçmeninin kolektif sesi olarak kabul edilir. Daha sonra, uydu görüntüleri aracılığıyla babasının mezarının Çin hükümeti tarafından tahrip edildiğini öğrendiğinde, şiirindeki bu yara daha da derinleşti.
Elku’nun şiirlerinde, babasına adadığı dizeler gibi, vatanının doğasına ve tarihine olan bağlılığı da merkezi bir yer tutar. Şiirlerinden birinde şöyle der:
“Kollarında doğdum, suyunu içtim, /Kumun bedenim, gökyüzün ruhum./Uzakta
olsam da, kalbim Tarim Nehri gibi kıyılarına doğru akıyor…”
“Hasret çeken” şairin “Özlemden başka derdi yok”.
Aziz İsa Erkun’un “Gurbetteki Çocuğun Rüyası” adlı şiiri özlem kokuyor.
Gürbetçi çocuk bir rüya görmüş,
Rüyasında-
Kendine isyan eden geçmişleri
Yüreğine dolduran özlemleri
Dün ve bugünün arasında alevlenerek
Durmadan yanıyormuş bir ateş gibi
Sırat köprüsünde (Erkun, 2024, s.55).
“Gurbetteki Çocuğun Rüyası” şiiri, sürgündeki bir ruhun geçmişi ve bugünü arasındaki gerilimi sembolik olarak anlatır. Şiirdeki “geçmişin kendi kendine isyanı” ve “Sırat Köprüsü” imgeleri, şairin vatan özlemiyle iç içe geçmiş manevi acısını ve rüyası aracılığıyla ortaya çıkan gerçekliğini sembolize eder.
Gürbetçi çocuk şiirler yazmış
Şiirlerinde dünyayı güzel
İnsanları şefkatlı olarak tarif etmiş.
Ama kendi gözyaşlarını gizlemiş
“İnsanlar bana inanmıyor” diye (Erkun, 2024, s.55).
Aziz İsa Elkun’un bu dizeleri, sürgündeki bir şairin yaşadığı “içsel çelişkiyi” ve “yalnızlığı” çok çarpıcı bir şekilde ifade ediyor. Şiirin bu bölümünü birkaç noktada inceleyelim: Şair (sürgündeki bir çocuk), dünyayı güzel ve insanları şefkatli olarak tanımlayarak bir tür “şiirsel sığınak” yaratıyor. Gerçekliğin
acısından kaçmak için şiirlerinde ideal bir dünya kuruyor. Ancak bu güzellik, içindeki ateşi gizleyen bir örtü. Şair, kederini gizlemek zorunda hissediyor. Çünkü sürgündeki bir insanın acısı, başkaları için genellikle “anlaşılmaz” veya “aşırı” görünüyor. “İnsanlar bana inanmıyor” ifadesi, acısının kelimelerle ifade
edilemeyecek kadar büyük olduğunu ve çevresindekilerin bu acıyı hissedemediğini gösteriyor. İnsanların ona inanmaması, hem şairin acısı hem de yarattığı “güzel dünya” tasviri hakkındaki şüpheyi ifade ediyor. Bu, sürgündeki bir insanın topluma karşı hissettiği manevi yabancılaşmanın en yüksek noktasıdır.
Aziz İsa Elkun’un şiirlerindeki “Gurbetçi Çocuk” imgesi sadece bir karakter değil, şairin kendisinin ve sürgünde büyüyen bir neslin parçalanmış halini temsil eder. Sunduğumuz dizeler ışığında, bu imgenin derinliği şu şekilde özetlenebilir:
“Çocuk” ifadesi masumiyeti ve korunma ihtiyacını temsil eder. Ancak bu çocuk “gurbetçi” olduğu anda, çocukluğunu kaybetmiş ve omuzlarında vatan kaybı ve aile özlemi gibi ağır yükler taşıyan yaşlı bir adam olmuştur. Rüyalarında, geçmişi (vatan, baba, kökler) ve bugünü (yabancı ülke, yalnızlık) arasında “Sırat
Köprüsü”ndedir. Bir yanda yakıcı bir özlem, diğer yanda soğuk bir gerçeklik. Şiirlerinde dünyayı güzel göstermeye çalışsa da, gerçekte bu onun kendini teselli etme biçimidir. Gözyaşlarını saklaması, merhametsiz bir dünyada merhamet dilemeyi reddetmesini, içsel gururunu ve yalnızlığını gösterir.
Bu “Gurbette Yaşayan Çocuk”, aslında Aziz İsa Elkun’un Londra`dakı imajıdır; babasının tabutuna omuz veremeyen ama ruhuyla Doğu Türkistan’ın tozlu sokaklarında dolaşan çocuk. Gurbetçi çocukun son rüyasında gördükleri korkunc:
Gurbetçi çocuk son rüyasında
İnsanlar Taklamakan çölüne diri gömülüyormuş
Tarım nehrine sırat köprüsü yapılmış
Tanrıdağ Sayram gölünde yıkanıyormuş
Yalkundağ cehennem için ateş olup yanıyormuş
Aslında o kar altında kalmıştı (Elkun, 2024, s.57).
Aziz İsa Elkun’un bu şiiri, sürgündeki bir insanın ruhunda kopan milli ve kültürel kıyameti, apokaliptik bir rüya üzerinden tasvir eder. Taklamakan çölü, Tarım nehri, Tanrıdağ ve Yalkundağ gibi coğrafi simgeler, halkın yaşadığı acı, imha ve adaletsizlik korkusunu yansıtırken, “kar altında kalmak” finali rüyadan
buz gibi bir reallığa uyanışı ve donmuş ölümü ifade eder.
Hala hiç ne son deyil.
Yer ile gökyüzü arasında
Sanki pervane gibi
Hıçkıran arzularımı sırtıma alıp
Ağır addımlarımla
Düşüncele gözlerimi
Yer ile ufukların öpüştüğü yöne dikerek
Güneşe yürüyorum (Elkun, 2024, s.123).
Aziz İsa Elkünün bu dizeleri, şairin sürgünlük acısını ve derin özlemini manevi bir yükselişle aşıp, umuda doğru cesurca ilerlediğini yansıtıyor. Yer ile gök arasında hıçkıran arzularla, güneşin sıcaklığına ve hakikate yürüyüşü, şairin zorluklara rağmen umudu seçtiği, sürgündeki bir ruhun aydınlığa yolculuğunu
simgeliyor.
Ben güneşe yaklaşmak için
Ateşin dışında olsa da bir kere yanmak için
Ruhumu azaplardan temizlensin diye
Güneşe doğru gediyorum.
Güneş metaforu mitolojide Tanrı, teolojide tanrısal ışık, edebiyyatda güzellik ve adaleti simgeler. Güneşin yeryüzündeki bir simgesi olan ateş ise edebiyyatta aşkı, tasavvufda ilahi aşkı ifade eder. Güneşe yürüyen adam Şem ü Pervane hikayesindeki ateşe yolculuk eden pervaneyi anımsatır” Aziz İsa Elkun güneş metaforu ile vatanını, pervane metaforu ile vatan aşkını ifade etdiği aşıkardır.
Her defasında vuslat için
Baharımı özleyip, şiir yazsam
Aşkımı özleyip şarkılar söylesem de
Elkun`un kalbindeki
Hayatın üzüntülerini kendinde saklayan
Tüm varlığımın şahidi
Baharımın göbek bağı
Bugün
Düşüncelerimde masala dönüşün
Uzaktakı vatanımın dar sokakları
Hiç aklımdan çıkmıyor (Elkun, 2024, s.127).
Aziz İsa Elkun’un “Yürüdüğüm sokaklarda” şiirinden aldığımız bu dizeleri, şiirin başındaki “Güneşe Yürüyüş” kararlılığının ardından gelen çok hüzünlü ve samimi bir “insan dönüşü”dür. Şair ne kadar manevi olarak arınmaya ve kendini yüceltmeye çalışsa da, sonunda ruhunun bağlı olduğu o dar sokaklara geri döner. Göbek Bağı metaforu ile şair vatanı sadece bir yer olarak değil, varoluşunun ve hayatının başladığı nokta, onu anavatanına bağlayan “göbek bağı” olarak görüyor. Bu bağ kopmuş olsa bile, şairi manevi olarak beslemeye devam ediyor.
“Düşüncelerimde masala dönüş” ifadesi, sürgünün en büyük trajedisidir. Vatan artık gerçek bir coğrafya değil, masallarda kalan erişilemez, uzak bir hatıradır. Bu, bir yandan vatanın kutsallaştırılması, diğer yandan da “kaybı” anlamına gelir. Şair büyük ideallerden, Güneş’ten ve Sırat Köprüsü’nden bahsetse de, kalbindeki en hassas yer o “dar sokaklar”dır. Çünkü anılar, çocukluk, babası ve ilk aşkı o dar sokaklarda saklıdır. İnsan büyük dünyaları dolaşsa bile, ruhu her zaman başladığı o küçük sokağa sığınmak ister. Elkun, kalbini hayatın tüm acılarını barındıran bir sandığa, vatanını ise tüm varoluşunun tanığına benzetir. Vatan olmadan, şairin varoluşu eksik veya tanıksız görünürdü. Bu şiir parçası, kişisel acıyı ulusun kaderiyle o kadar ustaca birleştiriyor ki, okuyucu hem Londra’da sürgünde olan birini hem de Kaşgar’ın dar sokaklarında yürüyen bir gezgini hissediyor. Bir okuyucu olarak, bu öykünün mutlu sonla bitmesini çok isterdim. Aziz İsa Elkün gibi şairlerin “öyküleri” aslında bir halkın kolektif afızasıdır ve bu öykünün mutlu sonu, sadece bir kişinin değil, milyonlarca insanın evleriyle, babalarının mezarlarıyla ve çocukluklarının o dar sokaklarıyla yeniden bir araya gelmesi anlamına gelir. Bu öykünün mutlu sonu için şairin kendisi şiirlerinde bir yol haritası çiziyor: Eğer o dar sokaklar hafızada yaşıyorsa, “masal” olsalar bile, hâlâ var olmaya devam ederler. Unutulan ölürken, hatırlanan bir gün gerçek olma fırsatını bekler. Bir gözyaşını şiire dönüştürmek: Bahsettiğiniz o “gizli gözyaşları” bir kitaba dönüştürülüp (örneğin Penguin gibi büyük bir yayınevi tarafından) tüm dünyaya yayıldığında, bu öykü bireysel bir keder olmaktan çıkıp tüm insanlığın ortak vicdanı haline gelir.
Şair fiziksel olarak o sokaklarda yürüyemeyebilir, ancak onun dizelerini okuyan her okuyucu şairin ruhunu o sokaklara taşır. Belki de bu öykünün mutlu sonu, o dar sokakların bir gün yine rüya gören çocukların kahkahalarıyla dolacağına dair solmayan inançtır. Elku’nun “Güneşe Yürüyüş”ü bu inancın bir sembolüdür. Şair için en büyük “mutlu son” vatanına dönmekdir.
Bir insan için hiçbir şiirsel başarı veya dünya çapındaki şöhret, memleketine ayak basmanın ve o “dar sokakların” tozunu yutmanın verdiği huzurun yerini tutamaz. Aziz İsa Elkun için, anavatanına dönmek sadece bir yolculuk değil, aynı zamanda babasının ruhuyla barışmak ve yarım kalmış “göbek bağını” onarmak anlamına geliyor. Şiir, bazen bir ilaç bazen bu dönüş için manevi bir hazırlıktır. Umalım ki “Güneşe yürüyen” şairin bu “masalı” bir gün gerçek olsun! O gün gelsin, Aziz İsa Elkun vatanın dar sokaklarında yürüsün, özlem duyduğu o dar sokaklarda özgür şiirlerini yüksek sesle okusun!
Yazımı, sürgündeki her bir Uygur türkü için vatanın bir gün “masal” olmaktan çıkıp, yeniden dokunabilecekleri bir gerçekliğe dönüşmesi dileğiyle sonlandırıyorum!

