Ayran Aşı / Ramazan Seydaoğlu

Anadolu’nun birçok yerinde farklı soğuk çorba kültürleri vardır. Bunların içinde en yaygın olanı ayranla yapılan çorbalardır. Yörelere göre bu çorbalara farklı isimler verilir: “ayran aşı”, “yayla çorbası”, “ayran çorbası” ve kim bilir daha başka hangi adlar…
Benim burada bahsetmek istediğim, bu çorbanın Anadolu’daki isimleri değil; çocukluğumda içtiğim ve her hatırlayışımda içimde nostaljik bir rüzgâr estiren ayran aşının lezzetidir. Lezzet derken elbette her yörenin kendine göre tarifleri ve damak zevki vardır. Ancak benim içtiğim ayran aşı biraz yoksullukla yoğrulmuş, tamamen dağ ve köy kokan bir lezzetti. Tadı köy kadınının emeğini, kokusu ise kekik kokulu dağlarımın havasını taşırdı.
Köy kadınlarının ellerindeki nasırları daha da belirginleştiren dibeklerde dövülen yarma buğday, ayıklanıp temizlenen iri taneli nohutlarla birlikte ayrı ayrı haşlanırdı. Sonra sıra o lezzetli köy ayranına gelirdi. Ayran, haşlanmış nohut ve yarma buğdayın üzerine dökülür, birlikte kaynamaya bırakılırdı. Ancak ayranın kesilmemesi için içine yeterince un ve yumurta karışımı eklenirdi. Kaynama sırasında ayranın, buğdayın ve nohudun lezzetini iyice içine alabilmesi için sürekli karıştırılması gerekirdi. Karışım kıvamını bulup hafifçe koyulaşınca ateşten indirilirdi.
Baharat konusunda da farklı uygulamalar vardı. Ayran kaynarken içine taze nane atanlar olduğu gibi, kaynadıktan sonra kurutulmuş nane, kekik veya fesleğen ekleyenler de olurdu.
İşin bu kısmı çoğunuza oldukça tanıdık gelmiş olabilir. Belki hâlâ evlerinizde yapılmaya devam ediyordur. Asıl ilginç olan ise bundan sonraki bölümdür. Bu, bizim köyümüzün yoksulluk ve imkânsızlıklarla mücadele ettiği yıllara özgü bir uygulamaydı.
Bu çorba, ateşten iner inmez kaşıklanıp hafif hafif üflenerek içilebildiği gibi, asıl lezzetine soğuk olarak ulaştığı düşünülürdü. İşte onu soğutmak için yapılanlar oldukça dikkat çekiciydi.
Köylülerin çeşmeden su taşımakta ya da tarladaki ırgatlara ayran ve su götürmekte kullandıkları, türkülere konu olmuş testilere doldurulurdu. Hani “Çoban kızı suya gider, su testisi elinde vay vay…” diye söylenen türküler vardır ya, işte o testilere…
Ayran aşı dökülmesin ya da dışarıdan su almasın diye testilerin ağızları naylonumsu bir bezle veya tulumlardan çıkarılmış deri parçalarıyla sıkıca bağlanırdı. Ardından buz gibi akan pınarlara ya da bazı köylerde bulunan, köylünün ortaklaşa abdest aldığı ve hayvanlarını suladığı havuzlara bırakılırdı. Bazen birkaç saat, bazen de bir gün bekletilen testilerdeki ayran aşı iyice soğurdu.
Daha sonra kâselere doldurulan bu yayla çorbası, kimi zaman kaşıkla, çoğu zaman ise kâse başa dikilerek içilirdi. Ancak her seferinde yanında mutlaka ekmek bulunurdu; çünkü amaç sadece serinlemek değil, aynı zamanda karın doyurmaktı.
İşte bu çorbanın tadını bugün hiçbir yerde bulamazsınız. Modern evlerde annelerin pişirip buzdolabında soğuttukları çorbalar, ne kadar özenle hazırlanırsa hazırlansın, eskilerin o kendine has lezzetini tam olarak veremez. Yine de kullanılan malzemelerin doğallığına bağlı olarak farklı ve güzel tatlar elde etmek mümkündür.
Eskiden aynı yöntemle, sıcak yaz günlerinde kavurucu sıcağın etkisini azaltmak için kavun ve karpuzlar da bahsettiğim havuzlara ya da köy meydanındaki buz gibi suyu akan çeşmelerin yalaklarına bırakılırdı. Saatler sonra çıkarılan o meyvelerin tadı da bambaşka olurdu.


Her yemeğin insana bıraktığı maddi ve manevi faydalar ve hisler vardır. Sizde bu durumu çok iyi anlatmışsınız hocam. Bizde yayla çorbası deriz. Saygılar.
Hocam “tam yerine gelmiş manzarayı koymuşsun.”
Yüreğine sağlık. Bizde de akşamdan dışarı bırakılır, Anadolu’da gün ne kadar sıcak geçerse geçsin bazen gece ayaz olur ya… gecenin ayazını yiyen çorba öğlene doğru, güneşin altında yanmış sinelere şifa olurdu…
kaleminize sağlık hocam çok güzel olmuş
Okurken sanki masal dinliyorum gibi gözümün önünde canlandı öğretmenim. O kocaman testilerin içine çorba koyup suya bırakmak çok eğlenceliymiş. Keşke o zamanki çocukların yanında olsaydım da kaseyi kafama dikip o çorbadan içseydim, üstüme dökülünce de hep beraber gülüşseydik
Yazınızı okuyunca burnuma buram buram kekik ve taze nane kokusu geldi Ramazan bey. Anadolu’nun o güzel kadınlarının el emeğini ne güzel dile getirmişsiniz. Testide pınar suyuyla soğuyan o çorbanın yerini bugünün hiçbir lüksü tutamaz.Bizim oralarda, benim memleketim Kütahya’da da yayla çorbası bir başkadır, pirinçli yapılır. Canım annem ayda en az iki kez pişirir o eşsiz çorbayı. Onun o elinin hünerini, çorbaya kattığı o derin lezzeti bugün bizler ne yapsak zor tuttururuz.Kaleminize, yüreğinize sağlık.
eee boşuna dememişler anamın ayran aşı
yaylada tandırın başı.
afiyet olsun
Ben şehirlerin, köy hayatı yaşamadım, bilmem o lezzetleri. Bildiğim ve senelerce arazi çalışmalarımda gözlemlediğim şey, köylü yapmacık ve sun’i değil, fıtri ve hakiki olanı yapıyor, yeyip ve içiyordu.
Bir vakitler öyleydi.
Şimdilerde öyle mi?
İnşaallah öyledir…