DergiZan

Yazı ve Sanat Ülkesi

Fanilerden Biri / M. Nuri Bingöl


Bir Fani, ne kadar zor olduğunu kabullense de kişiyi anlamanın, fertleri fehmetme gayretinin “insanı insan eden” yüceliklerden olduğunu iyice benimsemiştir.

Zavallı bakışlar kitap satırlarındaydı. Titreşimlerin iteklemesiyle sakince, görünmeyen dış kapıya döndüler.
“Zamanın adımları bak neler getirdi?” dedi içinden.
Doğruldu, kitabı sehpaya bıraktı. Ardına kadar açık balkon kapısı yüreğine davet çiçekleri serpiyordu. Bakışları bir defa daha, göremeyeceğini bildiği dış kapıya çevrildi. His ve zihin dünyası da kilitli; oda kapısıyla birlikte hevesinin pencereleri bile gaybi bir el tarafından örtülmüştü. Burun kıvırdı içinden:
“Görmeyi istemem.” diye içlendi…
Terliklerini giydi, elinde olmaksızın balkona yürüdü. Karşı tepeler akşam güneşiyle tatlı, canlı kanlı bir kırmızıya boyanmıştı. Kısacık çam fideleri –ileride koca çam olacaklar- tam bu vakitlerde insanlara bir şeyler fısıldardı; şiire ya da “nesib”e benzer bir şeyler…
Hakim his dalları an an değişik kıyafetlere bürür; fertten ferde değişerek, vakitten vakte savrularak o defile sürüp giderdi bitevi.
“Peki, ya şimdi?..”
Evet, o an ne eylemedeler?
“Kün” emriyle başlayan serüvenin insanlık destanı kısmı ile ömür törpüsü zamanın hikâyesini ve bir sürü düğümleri mırıldanıyorlar gibi…
“ Ne kadar zor!”
Zor olan da ne?
Şiire benzer görünüşleri bir çırpıda çözüvermek mi?
Bakışlarına hakim olan iradesi nihayet “nakavt” oldu; başına buyruk hislere düşüp ilçe merkezine bağlanan caddeye kaydı:
“ Ne zor…” diye düşündü yine.


Bir Fani, ne kadar zor olduğunu kabullense de kişiyi anlamanın, fertleri fehmetme gayretinin “insanı insan eden” yüceliklerden olduğunu iyice benimsemiştir. Bunu daima başarmak mümkün müdür ama?
“Hayır ve asla.”
Şunu tasdik cesaretine de sahip. Öylesi bir demde, çok kabarık bir hesapla karşılaşma cür’et zirvesinde olunmalıdır.
“Tam bugünkü gibi işte…”
Anladığı sayılı insanlardan birinin o olduğunu zannederdi.
“Yanılmışım.”
Ya ondaki?
“İpsiz sapsız bir his.”
Tıpkı şu kısacık çamlar ile kırmızı tepeciklerin içinde uyandırdıkları gibi. Hayat balkonlarından birinde “tefelsüf”e dalmış fanilikler kumkuması Nureddin, hüzün ile şakalaşan insanlardandır. Geçici haller için çekilen hüzünler ile saklambaç oynamayı pek sever. Başkalarının türlü dertleri onu daha fazla uğraştırır. Yüreğinde “teferrüce” çıkmış hislerin cinsinin elvan elvan olduğunu anlar anlamaz rahatladı. Şiiri “yavanlaştıran” da galiba onlar…
En iyisi dönüp içeri girmeli. Düşündüğünü hemen tatbik sahasına koyuyor. Koridorda küçük kardeşi… Yapmacık bir zorlamayla kalıbını kırmak istiyor. Şakacıktan takılıyor ona. Bahsedilen türdeki hüznü yine:
“Ben daima buradayım.” diyor.
Salona geçtiğinde annesi de orada. Nasıl da memnun, sevinçli… Onu çok kere hayat dolu görmüştür ama bu seferki bambaşka. Işıl ışıl gözlerle bir şeyler anlatıyor. Pek çok duruma karşı takındığı “rindane” tavrı gösteriyor yine, acınılacak hislere esir düşmüyor.
“Her şeyin hayırlısı anacığım.” deyiveriyor.
Neyin ne olduğunu, nereye varacağını; yolların nerede çözülüp, nerede düğümleneceğini fezaya tırmanan çağ insanı dahi bilemiyorsa, ondan başka diyecek ne vardır?


Kimi defa Bir Vatandaş’ın bir takım duygu yalpalamaların düştüğü olmuştur, her şeye rağmen yolunu çizmiş erlerdendir o. Hedef ufuklardan el etmekte, kendini göz ve gönüllere hissettirmektedir. O “değerler silsilesini” ders veren “bahtiyar daireyi” tanıdıktan sonra hayat ve düşünce dünyası o ufka yetişme üzerine kurulmuştur.
Onun da gönlünü çiğneyenler olacak elbet. Bir Vatandaş buna ancak kalbini kıranlar hesabına üzülür. Kızgınlık mı? “Mecazi”dir o; “esas” değil. “Muhabbet fedaisi” payesi her şeye değer. Ama layık olana… “Feta’kilıl düreri” mısraı gönlünün baş köşesinde asılıdır. Kendisi gibi olanları birilerinin “aptal” saymaması mümkün müdür? Kırgınlıkları onlara değil, bünyelerine çökmüş sinsi tortularadır.
Hiç sevmediği, hatta “sinir aldığı” kişilerin doğru, haklı ve “müstakim” olabileceklerini; pek sevdiği, bel bağladığı kimselerin ise en çirkin bataklara yuvarlanabileceğini hesaplamış, kendini buna hazırlamıştır.
En umulmadık, en keşmekeş oyunlar… Hayatın türlü sahne gerisinin, türlü kulisinin insana bunları hediye edebileceğinden haberlidir. Hiç istenmeyen haller bile ona göre çok çok alışılması gereken hakikatlar değil midir? Sukutu hayale düşmemek için;
“Kabul etmesen, ne kazanacaksın?” diye düşünür.
Kimileri sivrilik diye görse de değil insanın, değil milletin, değil yaşlı başlıların; duyguları ağır basan gençlerin his, seziş, anlayış, düşünce ve isteklerine hürmet gerektiğini, onları anlamak lazım geldiğini, hiç kimsenin bir diğerini kırma hakkına sahip olmadığını ve olamayacağını kavramıştır.
Ancak öylesi durumların baş gösterebileceğini, hayatın insanlara öyle hallerle karşılayabileceğini de bellemiştir; mizaçların tersyüz olduğu şartlarda, ufukta dikili emellere ulaşan “yol”dan ayrılmamak namına birilerinin kırılmasına, yıkılmasına göz yumabilir. Tenkit edilen bazı abartılı kızgınlıkları, onu ya da bunu sevmediğinden değil, duyduğu “muhabbetten” ileri geldiğini düşünüp “Sen de mi Brütüs?” cinsinden sayılmaları gerektiğini hissederdi.
“Yek ahenk” ya da tekdüzelik mi? Geç bir kalem. Ahenkli olmaya baş koymuştur o. Gün ışığının bütün renklerinin, renk perdelerinin görünebilmesi, “alaimisema” haline gelmesi için yağmur ve yağmurlara muhtaç oldukları daima idrakindedir. Hayat yağmurlarının gerekliliğine inanması sadece bundandır.
“Ne şundan, ne de bundan…”
Zorlu olmamaları için dilekleri depderindir. Uzadı ama eklemeden de olmayacak. İyi’nin ve değerli’nin ölçüsü kendi yüreği, kendi hisleri olabilir mi hiç? Sevdiği insan ya da “birilerinin” yere göğe sığdıramadığı kişiler? Asla!
“Hiçbir müfsit ben müfsidim demez. Daima suret-i haktan görünür. O halde siz mihenge vurmadan almayınız.”
İfadesi bir şehrahtı hayatında. Daima mırıldanırdı. “Müştebih ağaçları gösteren semereleridir.” diye…
“Yahu” derdi bazen kızarak, “sabrınız yok mu sizin, mevsimine kadar bekleyince o ağacın ne olduğunu meyveleri zaten gösterecek.”


Güneş battı, batacak.
Bu hatırlama bile üşüten cinsten o hüznü kapı dışarı edememişti.
En iyisi tekrar, şöyle bir uzanmak. Balkona çıkıp ufuktan el eden güneşi de seyredebilir? Ama neye yarayacak?
Vicdanındaki rahatlık fosfor gibi parıl parıl; öylesine ışıklı… mülevven.
En doğrusu neyse bütün kayıplarına, bütün hüzün tüllerine rağmen, işte onu yaptığına inanıyor.
“Kişileri anlamak onun için de zormuş demek…”
Veya:
“Onu anladığımı sanmıştım, yanılmışım.” Dünya bu; yanılma da bir “realite.”
Yaşadığı muhitte böyle derler: “Dışı kalaylı, içi vayvaylı…”
“Demek ki hepimiz öyleyiz.”
Aslına bakarsanız, Vatandaşlardan Biri bugün bir zafer kazandı. Gözü duvardaki tablolardan birine kayıveriyor:
“Zafer benim değil ilkelerimin” diye nefesleniyor.

Bu yazıyı paylaş:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu yazarın toplam 2 eseri bulunmaktadır.

Yazarın diğer yazıları