Taze Otlar Yeşerirken / Nüşabe Esat Memmedli

Rüyasında onu kalıba koyduklarını görüyordu. Hangisine koysalar bir türlü sığmıyordu. Sert mizaçlı, gözlüklü adamlar birbirlerine bakıyor, kafalarını sallıyorlar. Her birinin yüzü kah tanıdık geliyor, kah farklılaşıyor. Sonuncu kalıba koyduklarında gözlüklülerden birisi söylüyor:
– Bu, geçici bir kalıptır, şimdilik burada kalsın, zamanla diğerlerine geçer.- Eliyle nispeten büyük kalıpları gösteriyor. Ancak o, bu kalıba bile sığmıyor. Bu yüzden büyük bir kapının diğer tarafını işaret ediyorlar. Artık etraftakiler onunla ilgilenmiyorlar. Herkesin bakışları, dikkati kalıplara konulacak diğer insanlara yönelmiş.
Bir an insanların ilgisizliğinden bozuluyor. Ancak belli etmiyor. Gülümseyerek kapıdan geçiyor. “Umurumda bile değil” düşüncesini kendine aşılamak istiyor.

Telefon zili rüyasını yarıda kesiyor:
-Alo, alo…
Her kimse onun uyanmasını beklemeden telefonu kapattı. Kim acaba? İçinde bir sıkıntı vardı. Camı açtı. Daha doğmamış güneşin kızıl şafağı odayı aydınlattı. ”Bugün ya iyi olacak ya da kötü. Bir şeylerin olacağı içime doğdu.” Saate baktı. Daha çok erken. Yeniden yatağına uzandı. Düşündü. Bugün sanat topluluğunun toplantısı olacaktı. Acaba nasıl geçecek? Hemen bakanlık çalışanı belirdi gözünün önünde.
-Siz piyes mi getirdiniz? – diye sormuştu çalışan. – Sizin gibi güzel kız piyes yazmamalı. Sadece aşk şiirleri yazmalı. O kadar!
– Piyesimi okumanızı çok isterdim. Eğer uygunsa tiyatroya sunsanız, uygun değilse, – omuzlarını kaldırdı.
– Ben bizim tiyatrolarımızdan birinde böyle güzel sanat müdürü olduğunu bilmezdim. Ailen var mı? – diye sordu ve tepeden tırnağa kadını süzdü. Nuriye de başını eğip kırmızı ojeli ayak tırnaklarına baktı. Sonra başını kaldırıp –Hayır, ailem yok, – dedi.
Adam Nuriye’nin sol elinin parmağında parlayan alyansına baktı.
Nuriye derhal:
– Ayrıldım eşimden, – dedi.
Adamın yüzünde sevinç benzeri bir ifade belirdi. Hemen Nuriye’nin getirdiği dosyayı eline aldı.
– Bunu ben okumasam da olur. Sizin kötü bir şey yazmayacağınızı bilirim zaten.
– Teşekkür ederim. Her halde okumanız iyi olurdu.
– Okurum, okurum.
Adam ayağa kalktı. Güzel vücudu, yakışıklı yüzü vardı.
“Biraz Alain Delon’a benziyor ” – diye düşündü.
-Bakü’de ne kadar kalacaksınız?
-Bugün dönmek isterdim.
-Akşam boş musunuz?
– Şimdilik bilmiyorum.
– Ben sizi akşam yemeğine davet ediyorum, olur mu? Nerede kalıyorsunuz?
– Arkadaşımda.
– Telefonu var mı?
– Hayır.
– O zaman benim telefonumu alın. Telefon numarası yazılı küçük kağıdı Nuriye’ye uzatıyor.
– Akşam eski İnturist’te buluşuruz. – Bir süre sessiz kalıp:
– Piyesi şimdi okurum, akşam sizin yanınızda onayını yazarım, tamam mı? Prömiyere davet etmeyi unutmayın.
Nuriye ayağa kalktı. Beyaz ipek elbisesinin eteklerini düzeltti. Adam Nuriye’ye yaklaştı – elini tutup dudaklarına götürdü.
– Akşam saat yedide İnturist’in önünde, bekleyeceğim.
Nuriye nedense sıkıldı. Bütün vücudunu ter kapladı.
– Hoşça kalın.
Başını kaldırmadan odayı terk etti. Hafif rüzgar esiyordu. Haziran güneşi en çok saçlarını ısıtıyordu. Sanki kuzguni siyah saçları güneşin tüm sıcaklığını kendine çekiyordu. Birden, eğer akşam bu “Alain Delon” la İnturist’e gitmezse adamın bu piyesin onayını yazmayacağını aklından geçirdi. O zaman direktör de, baş (aktörler ona boş diyorlardı) yönetmenleri de tantana yapacaklar. Bu durumda Nuriye’nin başı belalı piyesine elveda! Bu durumda elveda, mert, kahraman atamızın hatıra yazısı!
… Tanrım, ne dehşetler yaşanıyordu o zamanlar! Atlarla insanlar birbirlerine karışmıştı. İnsanların narasından, at kişnemelerinden kulak zarı patlıyordu. Kan su gibi akıyordu. Kadınlar da erkek kıyafetiyle düşmanla savaşıyordu. “Önemli değil, kayıplar beni korkutmuyor. Bırak yüzlercemiz, binlercemiz ceset olalım. Yeter ki millet cesede dönüşmesin. Yeter ki şehir düşmesin” – diye düşündü hükümdar. Düşmanlar kaleyi alamıyordu. O tarafta da ölen çoktu, bu tarafta da. Ancak düşman sayısızdı. Onlar için yüz bin insan kaybetmek bir zerre, hükümdar içinse kadim şehrin büsbütün yitirilmesiydi. Eline silah aldı. Milleti peşinden sürükledi. Toz dumana dönüşmüştü. Onun atı kanlı cesetlerin üzerinden geçiyordu. Nehrin suyu sanki yükselmişti, kırmızı renkten dolayı derin görünüyordu.
“Düşman ancak benim cesedimi çiğneyip girer şehre”, diye düşündü hükümdar. Şehir– mert oğullar, namuslu kızlar, gelinler, okullar, halkın tarih, edebiyat kitapları. Nizami Gencevi’nin ruhuydu. O, bütün bunların mahvoluşunu göreceğine ölmeyi tercih ediyordu. Yabancılar ve yabancılaşmış kendininkiler çoktu. Onlar hükümdarı da kendileri gibi görmek istiyorlardı. Mutlu mesut hayat vaat ediyorlardı ona. Hükümdar yabancılaşmadı. Çünkü o, bu toprağın ruhuydu. Yabancılar onu cesedini çiğneyerek şehre girdiler. Onlar ruhun öldüğünü sandılar. Ancak ruh, savaşı hala kabus sanan şehirdeki bebeklerin kalbine çöktü. İyi ki çocuklar var. İyi ki çocuklarla savaşılmaz…
Yabancılar eski kitapların sayfalarını karıştırdılar, hiçbir şey anlamadılar, yabancılar eski kalelere, medreselere baktılar, hiçbir şey anlamadılar. Onların düşünceleriyle örtüşmezdi bu binalar.
Onların alfabesiyle örtüşmedi bu yazılar. Bu yüzden de gördüklerini mahvettiler. İnsanları tek tek kalıplara soktular – din kalıbına, giyim kalıbına, düşünce kalıbına.
Bir tek ruh kalıbı bulamadılar. Çünkü hiçbir şekilde kalıba sokulmayan komutanın ruhu bebeklere çökmüştü. Çocuklar da büyüyordu, kocaman adama veya kadına dönüşüyordu.
Bu, efsane mi, hakikat mi?
Nuriye bunu bilmiyordu. Baş yönetmen Nuriye’nin kahraman atamızın mertliği hakkında yazdığı piyesi okuduğunda neredeyse sinirinden delirecekti.
– Bize çok güncel sahne eserleri gerek, Nuriye Hanım. Kendiniz sanat müdürüsünüz. Günümüzde sadece inşaatlar, başarılı emekçiler hakkında yazılması gerektiğini bilmiyor musunuz?
Direktör de onun fikrini onayladı. Nuriye piyesini Bakü’ye götürdü.
Telefon zili Nuriye’yi düşüncelerinden ayırdı.
– Alo.
– Doktor, siz misiniz?
– Evet, benim. Nasılsınız? Dün ambulansla hastaya gidiyordum, tiyatronun yanında sizi gördüm. Maşallah, çok değişmişsiniz. O zamanlar çok kötüydünüz.
O an Nuriye’nin beyni uğuldadı.
– Duyuyor musunuz beni? Birkaç aydır Moskova’daydım. Uzmanlık kursunda. Sizi görmek istiyorum.
– Buyurun.
– Sizi görmeye geleceğim.
– Tamam… görüşürüz.
Nuriye ahizeyi yerine koydu. Kalbinde bir ağırlık vardı. Yüzünü yıkadı. Soğuk suyun altına uzun süre tuttu yüzünü. Alnına düşen saçlarını topladı. Sonra taze çekilmiş kahve pişirdi. Sıcak sıcak içti. Sonra bakanlığa giderken giyindiği en güzel elbisesini giyindi. Yeni parfüm şişesini açtı. Parfümü yüzüne doğrulttu. Uzun süre nefesini tuttu. Sonra küçük el çantasını alıp şişeyi içine koydu. Camdan sokağa baktı. Güneşin kırmızı, sarı ışınları gözlerini kamaştırdı. Hızlı hızlı merdivenleri indi, önce yeşil ışıklı taksi geliyordu. Gayri ihtiyari durdurmak istedi, sonra vaz geçti. “Yürürüm.” Doktorun cümlesi beynine dönüyordu. “O zamanlar çok kötüydünüz.”
O zamanlar çok ağır günlerdi. Annesinin iniltisi yere göğe sığmıyordu. Doktor gelip ona morfin yapıyordu. Annesi bir iki dakika sonra uykuya dalıyordu, doktor da işine dönüyordu. Sonra annesi uyanmadan az önce doktor tekrar geliyordu. Doktor o zaman da acil serviste çalışıyordu. Bu yüzden arabayla 3- 4 defa gelebiliyordu.
Yerde, büyük, kırmızı halının üzerine yapılmış yer yatağında yatan annesinin kangrenli bacağını açıyordu.
– Revanol, aletleri getirin.
Sonra simsiyah olmuş bacağın çürüyen kısımlarını kesip biçiyordu. Anne bacağını görmüyordu, etinin kesildiğini bile hissetmiyordu.
– Su ver bana, – diyordu. Su içerken yüzünün kasları seğiriyordu. Ağzı bardağa değince tit tir titriyordu.
– Bitirdim, Nuriye Hanım, toplayabilirsiniz.
Birden doktor Nuriye’ye sordu:
– Siz hep yalnız mı kalıyorsunuz burada?
– Evet.
– Hiç akrabanız yok mu? Tek başınıza çok zor olacak sizin için.
– Biliyor musunuz, akrabamız çok. Eskiden ben boşanmadan önce hepsi gelirdi bize, daha doğrusu benim yaşadığım eve. Sanıyordum ki annemin yanına taşındıktan sonra her gün gelecekler… ancak gelmediler.
Doktor istemsizce annenin sararmış yüzüne baktı, sonra bakışlarını Nuriye’ye çevirdi. Bir şey söylemek istedi fakat sözlerini yuttu.
– Çok zor olacak, Nuriye Hanım.
– Keşke annemin acılarını görmeseydim, keşke bütün bu günlerim rüya olsaydı doktor, acı veren bir rüya.
– Er ya da geç bu olacaktı. Ebediyet diye bir şey yok. Bir şekilde kendimizi sona hazırlamalıyız, – doktor aletlerini toparladı.
– Kendinizi yalnız hissetmenizi istemiyorum, Nuriye Hanım. Zor zamanlarınızda benim olduğumu düşünün. Çok rica ediyorum, Nuriye.
– Çok teşekkür ederim, doktor. Çok sağ olun. – Sonra doktor ambulansıyla gitti.
Sonra annenin yüzü daha sık titremeye başladı. “Allah kimseye vermesin şeker hastalığını”, – diyordu anne. Neredeyse on beş gündür tanıdığı en nüfuzlu doktorlar bakmıştı anneye.
– Zehirlenme başlamış onda.
– Çaresi yok mu?
– Allah bilir.
Birkaç gün önce anne yer yatağı yaptırttı.
– Ama böyle rahatsız olmaz mısın, anne?
– Böyle daha iyi. Yastığımı Kıbleye çevir. Yönünü biliyor musun?
– …
– Evet, doğru koydun. Yastığı biraz yüksek yap. Hadi sağ olasın.
– …
– Şimdi yardım et ineyim.
Sabah böyle başladı.
– Rüyamda babanı gördüm, Nuriye, – dedi anne.
Nedense babasının hatırası zihninde savaşla birleşiyordu. Belki de babasının sürekli acı veren otuz yıllık makineli tüfek yarası yüzünden mi? Bilmiyordu. Bir kere babasının durumu ağırken (o zamanlar Nuriye küçüktü) Nuriye onun yatağına oturmuştu.
Elini babasının bacaklarından çekmiyordu.
– Git oyna, kuzum, ben hastayım, oturma yanımda.
– Ya ben gidince sen ölürsen?
– Ben ölmem, ömrüm günüm. Çünkü sen varsın. Babanın kalbi uçup senin kalbine konmuş. Elini koy, bak nasıl çarpıyor…
– O zaman bırak senin kurşun yaran da bana uçsun…
– O yara Melitopol’ün hatırası, kuzum. Hatıralar başka yerlere uçmazlar.
Nedense ölüm döşeğindeyken babası ancak savaş anılarıyla yaşıyordu. Sanki bitin ömrü savaşta kalmıştı… Bir keresinde savaşın en şiddetli anında babası genç Alman onbaşısıyla birebir çarpışmak zorunda kalmıştı. Tam ateş edecekken, onbaşı ağlayarak:
“Öldürme beni. Annem yalnız”. – Sonra onbaşı diz çökmüştü. Babası Almanca:
– Korkma, kalk ayağa, öldürmem seni, – demişti.
Onbaşı:
– Yarından itibaren izinliyim. Annem ağır hasta.
– Ben öldürmeyeceğim seni, git annenin yanına.
Babası tüfeğini indirip giderken arkasından aniden ateş açılmıştı. Babası yere yığılmıştı. Gözleriyle Alman onbaşıyı arıyordu. Onbaşı kaçıyordu. Melitopol hatırası böylece kazınmıştı hafızasına. Şimdi uzun yıllar sonra, kızı onu kendi kalbine uçurmak istemişti.
Akşama annenin acıları dayanılmaz oldu.
“- Allah’ım öldür beni, hemen öldür beni, yavruma eziyet etmeyeyim. Kaç gündür uykusuz. Allah’ım hemen öldür beni” – fısıldıyordu. Sesini içine atıyordu. Yatağın içinde çırpınıyordu.
– Anne, korkma, şimdi doktor gelecek. Şimdi.
– Sen uyumuyor musun?
– Uyuyordum, şimdi uyandım, – yalan söyledi Nuriye. Sonra doktoru beklemeden iğneyi kendisi yaptı.
“En azından yarım saat sakinleşir. En azından on dakika…”
– Morfin, – istemsizce söyledi.
– O zaman hepsini yap! Çabuk yap! Ne acımasızsın, evlat olacaksın bir de! – gözleri aktı, uyudu. Akşam çok kar yağdı. Rüzgar uğulduyordu. Nuriye kanepede büzülmüştü, titriyordu. Annesinin zayıf sesi duyuldu.
– Yavrum, çabuk birisini çağır yanında kalsın. Yalnız başına korkarsın.
– Sen yanımdasın anne, korkmam.
– Zaten benden korkacaksın. Ölü ölüdür, anne bile olsa. Odanın havası yetmiyordu ona. Nuriye hemen camı açtı. Eve ayaz doldu. Camın önünden insanlar geçiyordu, ellerinde çam ağaçları. Yılbaşına az kalmıştı.
– Bari doktor çağır.
Nuriye 03’ü aradı. Şansına doktor nöbeti yeni devralmıştı.
– Doktor, çabuk gelin!..
Çok geçmeden doktor geldi. Annenin bakışları sabitlenmişti. Sanki sadece kendisinin gördüğü birisiyle konuşuyordu.
– Anne, anneciğim, bir bana baksana.
Anne irkildi. Bakışlarını Nuriye’ye çevirdi. Dudakları seğirdi. Doktor elini annenin alnına koydu. Anne sol elini doktora uzattı, sanki:
– İğne yap, ölmeme izin verme… – der gibiydi.
Doktor annenin elini tuttu. Annenin bakışları bir noktaya sabitlendi. Az önce sanki birileriyle konuştuğu noktaya…

***

Yolda, eski han defterhanesinin önünde çocuklar yakalamaca oynuyorlardı.
– Naile, koşma, düşersin! – Erkek sesiyle Nuriye irkildi. “Ne kötü oldu. Keşke taksiye binseydim”. Bir an bakışları karşılaştı. Hemen yüzünü çevirip hızlıca karşı kaldırıma geçti.
“Bir şeyler olacağı içime dolmuştu işte.” – Nuriye’nin yıllar sonra sıcak bir haziran gününde en yakın, en değerli olanıyla böyle karşılaşacağı, selam bile vermeden karşıya geçeceği o zamanlar aklının ucundan bile geçmezdi.
“Tanrım, dünyada ne mutlu günlerim varmış… Keşke o günler geçmişte değil, geleceğimde olsaydı”.

***

Orkestranın sesi her tarafı kaplamıştı. Oginski’nin Polonez’iyle neredeyse herkes dans ediyordu.
Yan masadaki gencin gözlerini Nuriye’den ayırmadan sigara üstüne sigara içtiğini genç kız hissediyordu. Gencin öğrenci olup olmadığı anlaşılmıyordu. Çok temkinli görünüyordu.
“Biraz asık suratlı”. – Nuriye istemsizce o yöne baktı. Kalbinde ışıklı bir heyecan hissetti. Orkestra hala Polonez’i çalıyordu. Birden genç sigarasını kül tablasına atıp hızlıca ayağa kalktı ve tam Nuriye’nin önünde durup gülümsedi.
– Hadi dans edelim.
– Ben… Ben dans etmeyi bilmiyorum bile.
– Önemli değil. Ben öğretirim. – Nuriye nasıl ayağa kalktığını, nasıl dans ettiğini fark etmedi bile. Hayatında ilk kez eli erkek eline değiyordu. Saçlarının bazen onun yüzüne değdiğini hissediyordu.
– Bu gece ömrümüze altın harflerle yazıldı, Nuriye, – dedi genç adam, – Şu mavi ışıklardan falan hiç hoşlanmam. Babamın misafirleri geldi, ben de iyi ki çıktım evden.
– Ne iyi olmuş… – gayri ihtiyari söyledi Nuriye.
– Okuduğumuz bunca yıl boyunca seni nasıl görmediğime şaşırıyorum.
– Her halde fakültelerimiz farklı binalarda olduğundan.
– Hayır, onunla ilgisi yok. Ben seni mutlaka görmeliydim. Yurtta mı kalıyorsun?
– Evet.
Müzik bitti. Aziz Nuriye’yi masasına götürdü. Elini öptü. Etraftaki kızlar, “Bravo Aziz”, dediler. Yine müzik başladı. Aziz Nuriye’ye el sallayıp gitti.
Kızlardan birisi:
– Bu sene hukuku bitiriyor, dedi. “Ben seneye mezun oluyorum” diye düşündü Nuriye.
Nuriye onun gitmesini istemiyordu. Bu mavi ışık gecesini, bu sade, gösterişsiz öğrenci şenliğini Aziz’in herkesten sonra terk etmesi gerektiğini düşünüyordu. Ancak daha iki gün bile geçmeden Aziz yurda taşındı. Hemen de Nuriye’nin yanına geldi.
– Biliyor musun uzun zamandır yurda çıkmak istiyordum. Neyse… sonunda geldim. – sonra biraz susup, – Annem uzun zaman önce öldü. Babamın da yeni ailesi var. Ben de ister istemez engel oluyorum, – dedi.
– İyi de sen üniversiteyi bitiriyorsun ama… Bir iki ay için mi taşındın yurda?
Aziz direk Nuriye’nin gözlerinin içine baktı. – Senin için geldim buraya. Benim atamam bile yapıldı. Demiryolları Savcılığına, Gence’ye. Gence’ye gittin mi hiç?
– Ben Geceliyim.
Nuriye sanki hayatının güneşle dolduğunu hissetti. “Ne mutlu günlerim varmış, Tanrım”.
“Naile, koşma, düşersin” – beyninde yankılandı.
Bırak Aziz Naile’nin onun tek çocuğu olduğunu sansın. Nuriye’nin ve onun belki de ilk çocuklarının daha dünyaya gelmeden mahvolduğu Aziz’in aklının ucundan bile geçmezdi. Aziz bunu hiç bilmedi. Eğer bilseydi…
Mutluluk saçan ne güzel günler varmış, Tanrım! Aziz’le Nuriye daha üniversitede öğrenciyken birlikte yaşlanacaklarını hayal ediyorlardı.
Düğünleri çok sade, gösterişsiz olmuştu. Ancak herkes kıskanıyordu onları. Aziz’in Gence’de üç odalı kooperatif evi vardı. Aziz Nuriye’nin annesinin de onlarla kalmasını çok ısrar etse de anne kesinlikle itiraz etti. Aziz Nuriye’yi Filoloji Fakültesinin açık öğretim şubesine aldırdı. Zar zor onu tiyatroda işe aldırdı. “Sonunda senin gönlünce olacak.” demişti. O zamana dek Nuriye’nin tiyatroyla ilgili bazı yazıları basılmıştı.
– İyi ki sen varsın, Aziz. Ya birbirimizi tanımasaydık ne olurdu… hayır hayır, Allah korusun.
Aziz her gece tiyatronun önüne gelirdi. Nuriye’yi beklerdi. Birlikte tek tük insanın geçtiği, yarı karanlık sokaklardan evlerine dönerlerdi. Herkes uyumaya hazırlanırken onlar Leyla ile Mecnun’un, Ay Işığı Sonatı’nın, Shastakovich’in 14. Senfonisinin plaklarını koyup dinlerlerdi. Dinlerken ışığı kapatırlardı. Gece lambasını yemek masasına koyarlardı. Aziz Akhşeni, Gizmarauli bulup getirirdi. Nuriye gündüz yaptığı yemeği ısıtırdı, her zaman temiz, küçük örtü sererdi. Meyve ve peynir getirirdi. Gece saat ikiye kadar otururlardı.
– Evimizde küçük bebek olunca biter bizim gece oturmalarımız, – derdi Aziz.
– Hayır, bitmez. Ben onu erkenden uyuturum, biz de otururuz.
– Ya onu beslemek, kıyafetlerini yıkamak?
– Ben vakit bulacağım.
– Korkarım o zaman sabaha kadar otururuz, Nurişka, – gülerdi Aziz.
Sonra Nuriye’yi ellerinden tutup kaldırırdı, gece lambasını kapatırdı.
Bir keresinde Aziz diğer illerden birinde iş seyahatindeyken güzel, sevimli bebek kıyafeti alıp getirdi.
– Nurişka, ne olur ne olmaz diye aldım. Her zaman bulunmuyor bunlar. – Derin bir ah çekip Nuriye’nin gözlerinden öptü.
– Bir çocuğumuz olsa arzunun sınırına varmış olurum, Nuriye, – dedi Aziz.
– Sorun yok, bir gün olacak, çocuklar önüne koşturup, baba, baba diyecekler. Sonra da eline, ayağına yapışıp diyecekler ki masal anlat. Sen de annemiz gibi onlara yiğit, cengaver atalarımız hakkında masal, efsane, gerçek ya da masalımsı bir gerçek anlatacaksın.

***

Aziz hayatında böyle güzel manzara görmemişti:
– Sanki ay gölden doğuyor. Şu güzelliğe bak. Keşke fotoğraf makinesi getirseydik, aylı gölü böyle çekseydik. Ne dehşetli güzelliktir, baksana! – Aziz gözünü gölden ayıramıyordu. İçtiği sigaranın kırmızı ışığı yüzünü aydınlatıyordu. Ses çıkarmaktan korkuyordu. Sanki konuşursa sonsuzluğu hatırlatan sessizlik mahvolacaktı. Sık ağaçlarla kaplı karanlık dağlar, muhteşem kayalar sanki onlara bir şeyler hatırlatıyordu. Sanki asırları yolcu etmiş geçmişten, onların göremeyeceği bin yıllık, milyon yıllık gelecekten haber veriyordu. Kayalar – sonsuzluğun simgesiydi.
Çok yakınlarda kurbağaların sesi duyuluyordu.
– Göy Göl’ de kurbağa olacağını bilmezdim, dedi Nuriye.
Aziz bir eliyle Nuriye’nin kafasını göğsüne bastırdı, saçlarından öptü.
– Çok seviyorum onların sesini, Nurişka. Sanki bir yalnızlık, keder var onların bu ötüşlerinde.
Gölden serin rüzgar esiyordu.
– Nurişka, sen üşürsün ama keşke hırka alsaydık yanımıza.
Dikkatlice Nuriye’nin başını kaldırıp ceketini çıkardı, bebek giydirir gibi ona giydirdi.
– Şimdi de sen üşüyeceksin, Aziz.
– Hayır, bir şey olmaz.
Uzun süre böyle sessizce oturdular, kurbağaların kederli nağmelerini dinlediler. Ay akıp gitmişti. Gölün üzeri sisle kaplanmıştı. Aziz Nuriye’nin omuzlarına dökülen simsiyah saçlarını örüyordu.
– Günün birinde Nurişka, küçük kızımızın saçını böyle öreceğiz, kurdele takacağız.
– Ben kurdele sevmiyorum, özelliklede kocaman takıyorlar ya küçücük çocuklara.
– Biz en küçüğünü takacağız. Hiç dikkat çekmeyenini. Tamam mı Nurişka?
– Peki, peki, dediğin gibi olsun.
Sonra kalktılar. Aziz’in arkadaşından bir günlüğüne ödünç aldığı Jiguli’ye doğru gittiler. Aziz iş arkadaşından arabayı akşama kadar istemişti. Ancak göle gelince sabah dönmelerinin daha iyi olacağını düşündü. Şehirde hava dayanılmayacak kadar sıcaktı. Geceleri bütün camlar açık yatıyorlardı.
Gölün etrafı sessizlikti. Ara sıra uyumayan gece kuşlarının sesleri geliyordu. Nuriye eğer tesadüfen böyle bir yerde tek başına bulunursa çok korkacağını düşündü.
– Yemeğe neyimiz kaldı, Nurişka?
– Bakayım.
Nuriye arabadaki küçük sepeti aldı, naylon poşeti çıkardı. İçindekileri Aziz’in arabanın üstüne serdiği gazetenin üzerine dizmeye başladı.
– Peynir, biraz tarhun, kiraz, kayısı, bir parça ekmek, bu da yarılanmış Akhşeni. Başka da yemek yok.
– Bunlar yeter, Nurişka.
– Bardağımızın biri de kırıldı.
– Sırayla içeriz, bir yudum sen alırdın, bir yudum ben.
– Pekala.
Aziz bardağa şarap doldurdu. Nuriye’ye uzattı, Nuriye lezzetli Akhşeni’den bir yudum içti, bardağı Aziz’e geri verdi. Nuriye şimdi kurbağaların sesinde gerçekten de bir keder hissetti. Sanki Nuriye’nin şu anki sevincinin, saadetinin geçici olduğunu haber veriyorlardı onlar. Karanlık gökyüzünde yıldızlar parlıyordu. Sanki gölde milyonlarca ışık dans ediyordu. Sabaha daha çok vardı. Ancak Nuriye uyumak istemiyordu. Aziz hala bardak elinde duruyordu. Şarabı yudum yudum içiyordu. Çok dalgın görünüyordu. Gökyüzünde yine ay göründü. Arabaya yaslanan Nuriye’nin solgun yüzünü aydınlattı.
Aziz arabanın yanındaki taşın üstüne gazete koyup oturmuştu. Bakışları istemsizce Nuriye’nin yüzüne yöneliyordu. Bir anda o, Aziz’e o kadar yabancı, o kadar uzak göründü ki…
Bu ani yabancılığı yok etmek için Aziz Nuriye’yi yanına çağırdı.
– Nurişka, gel yanımda otur.
– Nuriye Aziz’in ceketine sarındı.
– Sanki hava soğudu, biraz üşüdüm, Aziz.
Aziz arabanın koltuğunu açtı, mis kokan otlardan yastık yaptı.
– Yatağın hazır, Nurişka. İstersen camın birini açık bırakalım. Ceketimi üstüne örterim, üşümezsin.
– Peki ya sen?
– Ben senin korumalığını yapacağım, Nurişka.
– Her zaman mı?
– Bütün ömrüm boyunca.
Nuriye bacaklarını toplayıp uzandı. Otlar mis kokusuyla birlikte nem de kokuyordu. Aziz ceketini onun üstüne örttü, elini öptü. Sonra arabanın üstüne serdiği gazeteleri toplamaya başladı. Ay sanki Nuriye’nin gözlerine doğru yol yapmıştı. Onu kalbi de ay gibi aydın, sakindi.
Son kez aklından “bütün ömrüm boyunca” cümlesini geçirdi ve uyudu. Ay, Nuriye’nin gözlerine doğru yol yapmıştı.

***
Ay, babanın gözlerine doğru yol yapmıştı. Uyumuyordu. Sanki bu yol yüzyılları aşıp geliyordu, asırlar boyunca bu toprağa, onun yaşadığı toprağa ışık saçacaktı.
-Neden uyumuyorsun, baba?
-Uykum yok, oğul bala.
Nedense, baba bu ay ışığına benzeyen kızına da oğul diyordu.
-Aydınlıkta seni gördüm, baba onun için geldim.
Kız tepeden tırnağa nur içindeydi.
-Ne düşünüyordun, baba?
-Birçok şeyi, oğul bala.
Baba, dünyada kendisi için iki kutsal anlayışın var olduğunu – bir uğrunda kanlar dökülen, vatan saydığı bu toprağı, bir de bütün evlatlarının en değerlisi saydığı kız evladını düşündü. Nedense, sırf bu evladı Han Baba’nın düşüncesini, ümitlerini temsil etmekteydi. Oğulları daha çok annelerine benziyorlardı.
-Ömrüm, git uyu, hasta olursun.
-Hayır baba, senin yanındayken beni soğuk bile etkilemez.
Kız, küçük tabureyi getirip babasının yanına oturdu. Şimdi her ikisi de sel gibi akan ay ışığına boyandılar. Han Baba’nın gözleri daldı. İki, üç, on… ve sayısız silahlı süvariler geçti gözünün önünden. Çatlamış toprakta yeşeren otu çiğneyeceklerdi neredeyse. İlginçtir, ot ezilmedi.
Hükümdar her gün heyecan içindeydi. Savunmayı sıkılaştırmıştı. Orduyu seferber etmişti. Ancak her an bu çatışmanın hayatının son çatışması olacağını hissediyordu.
-Onlar ne zaman geliyor, baba?
-Bunu bilip de ne yapacaksın, oğul bala? – Baba ay ışığı kadar zarif, güzel kızının saçlarını okşadı.
-Ya onların sayısı daha fazlaysa, baba?! Senin gücün onları def etmeye yetecek mi?
-Yetecek, oğul balam, yetecek. Onlar bizden ancak sayıca güçlü olabilirler…
Kız, babasının elini öptü.
-Seni anladım, baba.
-Git yat, ömrüm, senin hayatta farklı kaygıların olmalı.
-Biliyorum, baba. Bugün Fuzuli’yi okudum, yine de şaşırdım, uzak ülkede yaşamış, bu toprağın dilinde konuşmuş… İlginç değil mi?
-Ömrüm, günüm, ilginç değil. Aslında böyle olmalı… Git yat.
Kız, istemeden de olsa kalktı.
-Gecen hayra, baba.
-Hayra karşı, oğul.
Han Baba uyumadı. Onun düşünceleri hayli uzaklarda idi. Bir zamanlar vatanına uzaklardan getirilen Vizantiya sanatçılarını düşünüyordu. Onların yaptıkları birbirinden güzel kasırları, abideleri düşündü. Emsalsiz sanat örnekleri üreten Tebrizli sanatkarları düşündü. Asırlar da insanlar da çok acımasızlarmış – sanat, yerle bir olmuştu. Eski illerini düşündü. Onlardan da geriye taş üstünde taş kalmamıştı. Kim bilir, belki bir gün gelecek, savaş yapmayan halklar bu topraklarda sanat hazneleri keşfedecekler. Kim bilir, şimdiyse… yarın saldırı bekleniyor. Yarın şehir dumana bürünecek. Yarın nice insanın ömrü, nice insanın arzusu toprağa karışacak.
Düşman beklenmeyen yönden geldi. “Bu yolu onlar nereden bildiler? Her halde birileri yabancılaşmıştı! Kendimizden birisi haber vermiş olmalı. İhanet de her zaman var olmuştur, ihanet de katmanlara ayrılmaz”. Hükümdarın ordusu gittikçe azalıyordu. Hükümdar da herkesle birlikte savaşıyordu. Onun atı kanlı cesetlerin üzerinden yürüyordu. Nehrin suyu sanki yükselmişti, kırmızı renginden dolayı derin görünüyordu.
“Düşman ancak benim cesedimi çiğneyip girer şehre”- diye düşündü hükümdar.
Düşman, onun cesedini çiğneyip girdi şehre. Meydanın tam ortasında hükümdarın cesedinin etrafı sarıldı. Şehirde hala çatışmalar devam ediyordu. Ay ışığı kadar güzel kız erkek kıyafetiyle savaşıyordu. Artık onun göğsünden kan akıyordu. Gözleri alacalanıyordu. Kırmızı, sarı, siyah renklere boyanıyordu bakışları. Artık sonunun geldiğini hissediyordu, bu yüzden de atını hızla meydana sürdü. Hiç kimse onun gibi inatla düşman içine dalmazdı, hiç kimse böyle ustaca düşman kuşatmasını yarmazdı.
Ay ışığı kadar güzel kız son nefesinde yere düştü, elini babasının soğuk eline uzattı.
… Kuruyup çatlamış topraktan taze otlar yeşeriyordu…

***
Sabahın alaca karanlığında Aziz uykudan uyandı. Aslında hiç uyumamıştı. Direksiyonun arkasında kestirmişti. Sakin sakin uyuyan Nuriye’ye baktı. Saçları birbirine karışmıştı. Bir elini gözlerinin üzerine koymuştu. Aziz sessizce arabadan inip göle doğru gitti. Gölün buz gibi soğuk suyuyla yüzünü yıkadı. Sonra isimlerini bile bilmediği çiçekleri topladı. Arabada uyuyan Nuriye’ye yaklaştı. Çiyle kaplı çiçekleri onun yüzüne değdirdi.
-Al, Nurişka, bu da Göy Göl’ün hediyesi.
Nuriye’ye sanki bütün dünyayı sundular.
-Tanrım, ne kadar güzeller, nereden topladın bunları? Hayatımda bu kadar güzel çiçek görmemiştim!
Sonra el ele tutuşup birlikte çıplak ayak gölün kıyısına gittiler. Güneşin doğmasına az kalmıştı…
Su maviyle karışık pembe renkteydi. Gölün kıyısında iki adam ateş yakmaktaydılar. Her ikisi de Nuriye’yi baştan aşağı süzdüler.
-İki aşık olduğumuzu sanacaklar. – Aziz’in kulağına fısıldadı Nuriye.
-Gidelim buradan, – diye suratını astı Aziz.
Ateş yakan adamlardan epey uzaklaştıktan sonra Aziz Nuriye’ye sordu:
-Kebap yemek ister misin?
-Hayır, hayır. Bu saatte kebap mı olur?
Nuriye Aziz’in parasının çok az kaldığını biliyordu.
-İstersen çiçeklerimizi de alıp eve gidelim. Evde pilav yaparım, dolma yaparım. İster misin?
-Evet, Nurişka, çok isterim, – Nuriye’nin omuzlarına sarıldı. – hem pazar günü burada o kadar çok insan oluyor ki…
Dönüşte Hacıkent’teki Soğuk Pınar’dan kaplarına su doldurdular. Hava yavaş yavaş ısınmaya başlıyordu. Şehir insanla doluydu. Erkekler sepetler dolusu karpuz, kavun taşıyorlardı. Gazete bayilerinde taze gazeteler satılıyordu. Aziz arabadan inip gazete aldı. Sıcak pide aldı ve hiç arabayı eve doğru sürdü. Nuriye taze çekilmiş kahve pişirdi, limon dilimledi.
-Azıcık konyak da getirmemi ister misin?
-Yok, Nurişka, çok sıcak. En iyisi çay demle.
-Hemen.
İkisi de çay içtiler, sıcak pideyle peynir yediler.
-Sen dinlen Aziz. Ben pilav yapayım. Hangisinden biliyor musun? Kıymalı. Hemen pişecek.
Aziz gazeteleri alıp yatak odasına geçti. O uyurken Nuriye biraz da yaprak sarması yaptı. Masanın üzerine bembeyaz kolalı küçük örtü serdi. Domates, salatalık koydu. Saate baktı. Tam öğle yemeği saatiydi.
-Yaşasın pazar günleri, – dedi Aziz. – Ne güzel bir rahatlık. Yarından itibaren yine çilemiz başlayacak. Ah Nurişka, eve gelince dinleniyorum. Ya su tanklarından birinin kapağını açarlarsa, alkol yerine su taşırlarsa nakliyeciler. Ya vagonun kapısını kırarlarsa. Geçen haftakibir sefer yüzünden demiryolları savcılığı dava açmış.
-Seninle bir ilgisi yok, değil mi?
-Yok, benim nöbetimdeyken olmamış. Şu bize yeni atanan sarışın müfettiş var yasaha müvekkili olan, işte onun nöbetindeyken su tankının kapağını açmışlar.
-Ona bir şey olacak mı şimdi?
-Yok, hem o adam kalıplanmış artık.
-Ya sen Aziz? Sen kalıba sığar mısın?
-Ne yapabiliriz ki, er ya da geç herkes kendine uygun bir kalıp bulur.
-Aziz, seni hiç kalıba konulmuş hayal edemiyorum. Sen öyle olmazsın.
-İnsan mecbur kalıyor.
-Peki ya neden başkaları mecbur kalmıyor? Eğer herkesin kalıba sokulması şartsa o zaman biliyor musun, dünyada kahramanlık, mertlik, insanlık olmazdı. O zaman Michelangelo, Nesimi yahut Jeanned’Arc, dekabristler olmazdı.
-Onlar farklı şahsiyetler.
-Onlar bütün bir halkı temsil ediyorlar. Bence insan atıklarını bir yere topluyorlar, hamur gibi yoğurup kalıba sokuyorlar. Hiç insanın mantığı, insanın arzusu kalıba sığar mı?!
Aziz sigara yaktı. Tabağına koyduğu pilav soğuyordu.
-Biliyor musun, Nurişka, güncel meseleler büyük arzularla yaşamamızı engelliyor. Neyse, Nurişka, tartışmayalım, Şeb-i Hicran’ı koy da dinleyelim. Böyle daha iyi olmaz mı?
Nuriye kaç gün, kaç ay geçtiğini bilmiyordu bile. Ancak bir kere Aziz’i sabaha kadar bekledi. Aziz gelmedi. Nuriye gece de eve yalnız döndü. Aziz gelmedi tiyatronun önüne. Her halde çok işi var, unuttu, diye düşündü Nuriye. Eve geldi, yine de masaya bembeyaz kolalı örtü serdi. Sonbahardı ama havalar sıcaktı. Nuriye hırka bile giyinmiyordu.
14. Senfoniyi açtı. Bazen dinledi, bazen dinlemedi, bazen müziği şaşırtıcı derecede kendine yakın buluyordu. Bestecinin onun düşüncelerini, duygularını müziğe çevirdiğini sanıyordu. Sonra Nuriye radyoyu kapattı. Odaya sonsuz bir sessizlik çöktü. Aziz’in sabah yorgun argın, gözleri kızarmış halde eve geleceğini sandı. Ancak Aziz öyle gelmedi.
Duruşundan tok olduğu belli oluyordu. Nuriye bozuldu. Kalbinde bir şeyler kırıldı.
-Bana temiz kıyafetler getir, Nuriye. Ceketimin temiz mi, kirli mi olduğunun farkında mısın hiç?
-Ceketin temiz, Aziz.
-Taze çay getir, bir zahmet, Nuriye.
-Hemen.
Evlendikleri günden beri Nuriye ilk kez Aziz’e çay koydu, kendine koymadı. O da teklif etmedi.
Kadın, aralarında bir şeyler olduğunu anladı ama hissettiği düşünceyi ısrarla aklından kovdu. Sonra Aziz daha sık geceleri eve gelmemeye başladı.
Bir keresinde Nuriye gündüz tiyatrodan eve gelirken Aziz’in onu beklediğini gördü. Çok içkili olduğu her halinden belliydi.
“Seni çok seviyorum. Böyle olabileceği aklımın ucundan bile geçmezdi. O, bizim sekreter. Bebek bekliyor… Benim manevi borcum… Sen alçak gönüllü bir kadınsın.” ve saire. Nuriye’nin beyni zonkladı bu sözlerden. Aziz söylediklerini bitirip gittikten sonra Nuriye de pılını pırtısını toplayıp annesinin evine gitti. Aziz’i bir daha görmeyeceği aklına bile gelmezdi. Aziz’i sonra bir kez mahkemede gördü. Çok durgundu. Rengi beyazlamıştı. Sigara içtikçe elleri titriyordu. Nuriye yanına pembe pudra almıştı. Beş dakikada bir yüzünü pudralıyordu.
-Çocuğumuz olmadığı için -dedi sesi kırıla kırıla, Nuriye kafasıyla onaylıyordu.
Artık çocuğunun olabileceği aklının ucundan bile geçmemişti. Bunu ancak 2-3 gün sonra jinekoloğa gidince öğrendi.
-Bebek mi?.. Siz benimle dalga mı geçiyorsunuz? Şimdi mi bebek? İstemiyorum! – bağırdı Nuriye.
Doktor durumu biliyordu.
– Şansa bak ya. Neden önce gelmiyordun? Şimdi ayrılmazdınız.
-İstemiyorum, istemiyorum, kasten yaptığımı sanacak… Hayır, her şey birbirine girecek… Dünya dönecek büsbütün doktor.
-O zaman hazırlan. – hemşirelere dönüp dedi: – Aletleri hazırlayın.
Her şey bittiğinde Nuriye’ye bütün dünya boşalmış gibi geldi. Sanki birdenbire gençliğini yitirdi, adını yitirdi, kimliğini yitirdi. Kalbinde dehşetli uçurum oluştu. Sessizce için için ağladı. Doktor fiziksel acıdan ağladığını zannetti Nuriye’nin…
Aziz’i en son annesi öldüğünde gördü. Aziz yalnız gelmemişti. Babası da yanındaydı. “Allah sebep olanın evinin yıksın, yavrum. Böyle olmamalıydı. Allah annene rahmet eylesin”.
Aziz’in yüzü bembeyazdı. Aynı mahkemedeki gibi peş peşe sigara içiyordu. Gözleri doluyor, hemen de kuruyordu.
Sonra babası büyük masanın üzerindeki beyaz örtünün altına para bıraktı. “Diğer her şeyi aldık, yavrum” ve gittiler. Nuriye annesinin sırf o anda öldüğünü hissetti…
“Naile, koşma, düşersin”.
“Keşke görmeseydim, keşke duymasaydım”.
Nuriye, Aziz’in hiçbir zaman onun geçtiği yollardan geçmeyeceğini, hiçbir zaman tiyatroya gelmeyeceğini zannediyordu. Zaten hep, tiyatroyu uzaktan seyretmek daha iyi, derdi. Nuriye, Aziz’in bir daha asla Polonez’i, Leyla ile Mecnun’u, 14. Senfoniyi, Ay Işığı Sonatı’nı dinlemeyeceğini sanıyordu. Asla Akhaşeni, Kiz-Marauli içmeyeceğini düşünüyordu. Tesadüfen bir yerlerde görürse şişeleri kıracağını zannediyordu. Bir de hiçbir zaman Göy Göl’de sabahlamayacağını. Eğer sabahlarsa, eğer bu parçaların yarısını dinlerse o zaman dünyadaki en büyük ihaneti etmiş olurdu. Bir de Aziz o zamanlar aldığı bebek kıyafetini de kızına giydirmeyecek. Belki de hepsini sarıp, gece hiç kimse görmeden atacaktır. Bir de Aziz asla kızının saçlarına küçük, küçücük kurdele takmayacak. Karısı takmak isterse diyecek ki, takma, ben sevmiyorum.
Tiyatroya vardığında kapının önünde birkaç aktörün toplanıp konuştuklarını gördü. Nuriye’yi görünce sustular. Nuriye selamlaşıp içeriye girdi. Onların duruşunda Nuriye bir yabancılık sezdi. ”Sanırım haberleri kötü, her halde iyi haber olsaydı hepsi yaklaşıp gülerek selamlarlardı…”
Sanat topluluğunun üyeleri oturmuşlardı bile. “Acaba nasıl olacak?” Bir an aklından geçirdi.
-Evet, geldiniz mi, Nuriye Hanım? – dedi direktör. Görüyor musunuz, boşu boşuna gittiniz bakanlığa, direktörün çenesi biraz daha uzadı. – Bizim için yazmış üzerine: “Rassmotret.” Yine kendimiz hallediyoruz.
Nuriye hemen bir hafta önce gördüğü Alain Delon’a benzeyen nüfuzlu çalışanı hatırladı. Düşündü ki eğer o zaman onunla İnturist’e gitseydi şimdi direktör konuya böyle girmezdi. O zaman direktör yine de çenesini uzata uzata yalnız bu sefer gülümseyerek söylerdi:
“Bakanlığın kendisinin bize bu piyesi yolladığı çok iyi oldu. Zaten benim de çok hoşuma gitti. Biraz korkuyorduk doğrusu ama olsun çok iyi.”
Başyönetmen de onun sözünü onaylayıp şöyle derdi:
“Tabii, tabii, yoldaşlar, bakanlığın yollaması daha iyidir.” Sonra da topluluk üyelerinin hepsi öveceklerdi.
Ancak şimdi direktör farklı konuştu:
-Yoldaşların hepsi piyesi okudular. Herkes de kendi fikrini bana açıkladı.
Şimdi size söylemediklerine aldırmayın. Biz sadece muhabbet ediyorduk. Biz bu piyesi sahneye koyamayız. Ne toprağı? Ne çatışması?
-Doğru, doğru, – dedi başyönetmen. Aktörlerse susuyorlardı. Ne evet, ne hayır. Direktör onlara dönüp:
-Konuşun, konuşun, yoldaşlar. Tutanak tutulmalıdır.- dedi.
Neyse, sonunda konuştular. Nuriye gece gördüğü rüyayı hatırladı.
Tiyatrodan çıktığında güneş iyice ısıtıyordu. Sıcaktan yürüyemiyordu ya da yürümek istemedi. Durakta otobüs, troleybüs veya taksi bekledi. İki kadın konuşuyorlardı. “Birilerinin nişan alışverişi telaşı falan filan.” Dünyanın en büyük problemi nişan telaşıymış.
“Allah’ım, neden bana yazma yeteneği verdin ki? Ne gereği vardı, neden bana fikir, düşünce verdin? İstemiyorum, istemiyorum bunları. Keşke benim de derdim nişan telaşı bilmem ne filan olsaydı.”
Nuriye taksi durdurdu. “Bir an önce eve varsaydım. Kimseyle karşılaşmak istemiyorum.” Ev sessizlik içindeydi. Nuriye kalın perdeleri kapattı. Odaya karanlık çöktü. “Naile, koşma, düşersin”, “Görüyor musunuz, Nuriye Hanım, boşu boşuna gittiniz bakanlığa.”
Nuriye kendini yüzükoyun kanepeye attı. Sanki bütün ömrü paramparça olmuştu. Ağlayıp ağlamadığının farkına bile varmadı. Biran için gözlerini kapattığında kuruyup çatlamış toprakta taze otların yeşerdiğini gördü…

Türkiye Türkçesine çeviren: Aynur KAHRAMAN

Bu gönderiyi paylaşın:

Yazar: ramazan

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir